”

Vay üniversitem vay…

20 Ağustos 2019 Salı, 15:55

Türkiye ve Almanya, iç içe geçmiş iki ülke…

Bu tespite elbette Almanlar itiraz ediyor, ama kimi iddialara göre, Alman ekonomisini yaklaşık yüzde 20’sini gurbetçiler kontrol ediyor…

İş böyle olunca Almanya’yı da akraba topluluklar listesine almak gerek (!)

Malum, Türklerin Almanlara garip bir hayranlığı vardır…

Bu hayranlık ta Osmanlı döneminden bugüne kadar gelmiş…

Almanlar ise Türklerden her ne kadar hoşlanmasa da bizsiz yapamıyor(!)

Ama biz hep kendimize Almanya’yı örnek almışız…

Bu örnek almanın da nedeni bu garip hayranlığa mı bağlamak gerek, kestirmek güç…

Ayrıca nüfuslarımızda hemen hemen bir birine çok yakın…

Ama Almaya ile de gizli bir rekabette olduğumuz da saklanamaz…

İşte öyle bir an…

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Alman Şansölyesi Merkel’e sürüyor…

-Almanya’da kaç üniversite öğrencisi var…

-4 milyon kadar…

Erdoğan gururla cevap veriyor…

-Biz de 8 milyon üniversite öğrencisi var…

Cumhurbaşkanı Erdoğan bunu  şevkle anlatırken, sayının yeterli olamayacağını da fark etti ve dedi ki “kalite de sonradan gelir”

Gelir mi?

Evet gerçekten kalite sonradan gelir mi?

Neden olamasın.

Bir anekdot hatırlıyorum… Gazeteci Tanju Cılızoğlu,  dönemin başbakanı Süleyman Demirel ile Erzurum Üniversitesi’nin açılışına gider.

Dönüşte uçakta Tanju Cılızoğlu içindeki sol jargonun gereğini yapar ve Demirel’e “Şimdi bir tabela astınız üniversite mi açmış oldunuz” minvalinde bir eleştiri yöneltir…

Demirel, cevap vermez…

Yıllar içinde Cılızoğlu ile Demirel’in  ilişkisi gazeteci- siyasetçi ilişkilerini aşar.

Bir gün bir sohbette  Demirel, Cılızoğlu’na şöyle seslenir:

-Biliyor musun orada şimdi beyin ameliyatları yapılıyor..

-Anlayamadım efendim, nerede?

-O sadece tabelasını astığım üniversitede…

Not etmeden geçmeyelim, bu da bir Demirel inceliği, zekası ve sabrı…

***

Anektod güzel…

Bu çerçeveden bakarsanız, bir üniversite için yatırım yaparsınız meyvesini 10 yıl sonra alırsınız…

Elbette bu arada o geçiş döneminde oradan mezun olanları “kayıp kuşak” olarak kayda geçmek şartıyla…

Eğitimim en önemli şartı kaliteli eğitmenin varlığıdır…

Üniversitede ise kaliteli öğretmenin tanımlamaları vardır; eğer bu tanımlaya uymayan eğitmenler yoksa o diploma sadece bir kağıt parçasıdır… Aldatıcıdır..

Bu tanımlamanı en üst noktasındaki sıfatlar olarak ise, “doçent, profesör”ler yer alıyor…

İsterseniz şimdi gelin bir haber okuyalım, birlikte sorular soralım, kararı siz verin

***

 ÖSYM verilerine göre 78 üniversiteye bağlı 273 bölümde profesör, doçent veya doktor öğretim üyesi yok. Bu akademisyensiz bölümler toplam 14 bin 421 kontenjana sahip. Bölümlerin bin 434’ünde hiç profesör bulunmazken, 743 tanesinde ise doçent dahi yok.

Her tarafa üniversite açmakla övünen siyasi iktidarın yüksek öğretimde yarattığı tahribatın boyutları içler acısı. Üniversitelere e –kayıtlar başlarken Öğrenci Seçme Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) tercih kılavuzu verilerine göre 122 devlet üniversitesinden 78’inde 273 bölümde profesör doktor, doçent doktor veya doktor öğretim üyesi bulunmuyor. Akademisyensiz bölümler toplam 14 bin 421 kontenjana sahip. Bu üniversiteler arasında köklü geçmişe sahip Boğaziçi Üniversitesi, Ankara Üniversitesi, Marmara Üniversitesi gibi üniversiteler de var. Bunun yanı sıra bin 694 bölümde 5 kişiden az akademisyen bulunurken, bunların 642’sinde 3 akademisyen, 96’sında 2 akademisyen, 24’ünde ise yalnızca 1 akademisyen yer alıyor.

AKADEMİSYEN BAŞINA 70 ÖĞRENCİ

1.434 bölümde hiç profesör yok.
Bunların 743’ünde ise doçent dahi yok.
Bin 400 bölümde akademisyen başına 10’dan fazla öğrenci düşüyor.
444 bölümde akademisyen başına 20’den fazla, 50 tanesinde ise akademisyen başına 35’ten fazla öğrenci düşüyor.

Tüm bunların yanı sıra akademisyen başına 70 öğrencinin düştüğü bölümler de mevcut.

Birgün’den Anıl Ataş’ın haberine göre en çok akademisyenin tıp, diş hekimliği ve veterinerlik fakültelerinde olduğu gözlenirken, hemen ardından ise ağırlıklı olarak ilahiyat bölümleri geliyor. Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde ise hiç profesör, doçent veya doktor öğretim üyesi bulunmazken akademisyeni olmayan bölümler arasında ise hiçbir ilahiyat fakültesi yer almıyor. Bunun yanı sıra profesör, doçent veya doktor öğretim üyesi bulunmayan bölümler arasında birinci sırada ise hemşirelik bölümleri yer alıyor. Toplamda 98 tane bulunan hemşirelik bölümlerinin 26’sında akademik kadro bulunmuyor.

Akademik kadrosunda profesör, doçent veya doktor öğretim üyesi bulunmayan bölümler ağırlıklı olarak eşit ağırlıktan öğrenci alan bölümlerden oluşuyor. Bunlar arasında ise 21 tane bankacılık bölümü ve 20 tane uluslararası ilişkiler/ticaret bölümleri öne çıkıyor.

Toplamda 37 bankacılık bölümü bulunurken bunların 21’inde akademik kadro yok.

***

Bu nokta birkaç soru aklımıza geliyor..

Şimdi bu tabloya bakarak, kaliteli bir yüksek öğrenim için ne kadar beklememiz gerekecek…

Bu kayıp kuşak “ben üniversite mezunuyum. bu işin eğitimini yaptım diyerek yaşamımıza ne kadar müdahale edecek.

Diplomalı bu arkadaşlar nedeniyle eğitimli bir toplum olduğumuz kanısına varabilecek miyiz?

Veya Almanya’daki gibi az ama kaliteli üniversite kurum, hem lise düzeyinde kültür ve meslek liselerini eğitim düzeyini yükseltmek daha iyi olabilir mi?

Daha soruları uzatmak mümkün…

Hem o üniversite diplomalı gençlere, hem de neredeyse hiçbir şey öğrenmeden mezun olan liselilere yazık…

 

Son bir not.

Akademik eksikliği kapatacağız diye lisede öğretmen bile olmasına şüpheyle bakılacak prof’lar üretmenin de  akademik eğitime bir katkısı olmaz…

Hem o gençlere, hem de bu ülkeye yazık…

Yanlış mı?

ASIM DOĞAN

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz