Son Dakika
09 Aralık 2018 Pazar

02 Ekim 2013 Çarşamba, 19:05

Gong sesini duyuyorum derinden bir yerden…

Ancak;
‘ Saat kaçsa kaç… Önemli değil artık ‘

_____ & _____

Evlerin dışarıdaki dünya ile tek bağı radyo…
Radyolarda pür dikkat dinlediğimiz tadına doyulmaz reklamlar.
Tek eğlence radyo olunca ve can kulağı ile dinlenince hafızaya daha çok kazınıyormuş demek ki.

Reklam sonlarında yayınlanan Uğurlugil ailesini hiç unutmadım.
Tevfik Gelenbe’nin sesi ile tanıdığımız Arap bacı tiplemesi ve rahmetli Şükran Güngör ve Mübeccel Vardar ile Yıldız Kenter, Çolpan İlhan, Mehmet Birkiye, Mustafa Alabora’nın varlığını öğrendiğim o güzel radyo tiyatrolarının tadını, takip etme hazzını şimdilerde hangi dizilerde bulabilirim?

Tom Amca’nın Kulübesi, Seksen Günde Devriâlem romanlarını sesli olarak ilk dinlediğim Çocuk Saati programında bakkala göndermek isteseler bile kaçırırım korkusuyla gitmek istemediğim o günlerin ederini şimdi hangi romanda yakalayabilirim ki?

Yüreğimize işlemiş bir gong sesi ile irkildiğimiz ve spikerin
‘ – Saat… bilmem kaç … şimdi haberleri veriyoruz ‘ seslenişi ile radyo başına toplanıp, büyüklerin yüz ifadesinden neler olduğuna dair bir şeyler anlamak isterken kulak kabartmak ama anlamamak ne zor şeydi…
Enosis..
Makarios
…?
Kıbrıs …
Vietnam …
Kore …
Ecevit…
Demirel….?????
İkide bir bunların kim ve ne olduğunu sormak.
Ve tabi sürekli sus işareti yapan büyüklerin parmaklarını izlemek.
Ne güzeldi, ne hoş anılardı onlar.

Bütün çalışanların aynı gün maaş aldıkları o sıkıntılı ama bereketli dönemlerde, parayı kapan büyüklerle çarşıya gidip de alış veriş etmenin hazzı da bir başkaydı.
Fazlaca bir şansımız yoktu. Şimdilerdeki gibi marka hevesimizde yoktu.

İki şansımız vardı;
Ya… Spor bir ayakkabı
” o da tek tip gibi bir şeydi hatırladığım kadarıyla. Kızlara kırmızı, erkeklere lacivert ya da beyaz ‘kes’ ler ”
Ya da kız isen illâki rugan olacak ( nedense bayılırdık ve olsun diye tutturma özgürlüğümüz vardı hiç değilse. )
Yine hatırladığım kadarıyla o ruganlar da üç renkti siyah, beyaz ve kırmızı. Bir de, bir numara büyük alınırdı ‘ seneye de giyer ‘ diye ve sırf o yüzden burnunun ucu pamuksuz hiç ayakkabım olmamıştır.
Öyle botlar, çizmeler lükse girerdi. Almak her babayiğidin harcı değildi.
Ama herkes haddini bilirdi. Bilirdi de durumuna göre harcama yapardı.

Ancak konu moda olunca büyük küçük herkes imkanı olduğu kadar uyardı bu akıma.
Mini etekli, maksi mantolu genç kızlara bakıp bakıp – ah bir büyüsem de ben de giysem diye iç çekişlerimi hatırlıyorum da ne kadar yıllar geçmiş aradan.
Büyüdüğüm zaman mini etek modası bile kalmamıştı.

Beatles’ı ilk tanıdığım yıllarda baskı resimlerle de tanışmış oldum. Her yerlerdeydiler, giyilen bulûzların önlerinde, ayakkabıların kenarlarında. Dergilerde gördüğüm zaman erişilir bir şey mi bu insanlar acaba diye hayıflandığım ünlülerden bazılarıydı.
Bir parça müzik zevkim ve kulağım da var ise TRT sayesindedir galiba. En güzel eserleri dinleyip sevmeme vesile olmuştur.

Sinema…ve tiyatronun en güzel yılları idi.
Anne ve babamla gece sinemaya gidip suarede bacak aralarına karışıp kaçak olarak içeri girmeye çalışmanın heyecanını bir kez daha yakalayamadım hayatım boyunca.
O ne büyük kalp çarpıntısı idi minicik yüreğimde ve hep bir kez daha tatmak istemişimdir aynı kaçak heyecanı.

Türkiye’min göbeğindeki bir şehirde bile evden giden bir kucak odunla yakılan sobalı okullardan tüten dumanla eğlenir gibi dans ederdik adeta.
O yıllarda nimet diye nitelendirilen Amerikan yardımı iğrenç süt tozlarını içmek zorunda bırakan elinde kocaman bir çan ile dolaşan emir kulu yaşlı hademe teyzemizi bile çok özledim galiba.

Teneffüslerde ip atlarken ,sek sek oynarkenarada bir öylesine sebepsizce öğretmeninim gidip yanaklarındanöpmenin mutluluğu başkaydı sanırım. Burnumun direğini sızlatan bir anı olarak kaldı aklımda. Artık bir daha da hiç geri gelmeyecek sanırım.

Kantinde satılan iki demirbaş simit 25 kuruş… gazoz 35 kuruş…
25 kuruşluk külahta Ay çekirdeği…
Küçük kaplarda ağzımıza burnumuza kaçan leblebi tozlarının lezzetine doyamazdık.

O yıllarda okullarda bayramlar haricinde hiç tatil olmadığı için eskeza bir gün okul tatil diye okuldan salıverildiğimizde şaşkınlık içinde kaldığım günlerde olağanüstü bir şeyler de duyardım yine radyolardan, gazetelerden okurdum ama anlamazdım ( yine anlamam ya pek )

Amerika
nere ?
Kennedy..
Kim?
Niye öldürmüşler ki ?
Orak & Çekiç de ne ki ?
Şah Pehlevi ?

Ya Güzeller güzeli
Kraliçe SÜREYYA
…O da kim ?
Brigitte Bardot ?
Elvis ?
Ellerimi uzatsam tutabilir miydim ellerini, dokunabilir miyim onlara? diye düşüncelere kapıldığım o yıllar ne hoş imişsiniz bir zamanlar.

Milliyet’in de Cumhuriyet’in de ellerde olduğu ve gazetenin 25 kuruşa satıldığı dönemlerde doğru haberleri adam gibi gazetecilerden öğrenmenin, doğruluğundan şüphe edilmediği yıllar bambaşkaydı o vakitler.

Teknolojinin orta halli ailelerin uzağında olduğu yıllarda telefon ulaşılması en zor teknolojik araçlardan biriydi. Babamın görevli olduğu yerden bizi arayabilmesi için arada bir telefonu olan komşulara misafirlik etmek yarı utangaç yarı mahçup tavırlarımıza şimdilerde gülüp geçiyorum.

Satıcı vitrinlerinde radyoların yanında duran televizyonla ilk tanışmamız ise çok ilginç. İlk gördüğümde ekran üzerindekileri karıncaya benzettiğimde ev sahibinin bana gülüp tebessüm etmesi ile televizyonun bizim eve girişi arasında yaklaşık on sene olması ise trajikomik ve hem acı hem uzun bir süreç idi.

İzmir giyimine kuşamına pek meraklıydı ve Konak o zamanlar alışverişin merkezi sayılırdı.
Kemeraltın’a alışverişe gidildiğinde sokaklarda birbirini kovalayan siyasete karışmış öğrencilerle ilk tanışmam ise bende büyük bir korkuya sebep olmuş ve annemin ‘ Sen sen ol. Bunlar gibi olma sakın ‘ diye tembih edişi hala kulaklarımda yankılanmakta.
Karışmadık ama, keşke karışıp iyiyi kötüyü bilip vatanımıza daha çok sahip çıksaydık.
……..

Her şeye rağmen güzeldi o yıllar
Yaşananlar…

Sonraki yılların detayları daha da güzeldi aslında;
Ama onları,
ÖZLEMLER…
İlk AŞKLAR…
İlk SEVGİLER…
İLK SEVGİLİLER…
vs..vs.. vs…
Hey gidi günler heyyyy… diye geçiştirmek en doğrusu sanırım.

O günleri çok özledim. Tabi sadece ” 60 lı, 70 li ” yıllar olduğu için değildi belki.
Belki de ;
MUTLU saydığım çocukluğumun anıları olduğu içindi özlemim.

Gong sesini duyuyorum derinden bir yerden…
Ancak;
‘ Saat kaçsa kaç önemli değil artık ‘ ama yıllarımızın, yaşımızın geçtiğini biliyoruz ve birilerine güvenmek istiyoruz geçmiş yıllardaki gibi.
Kalem bu, yazıyor işte aklıma geleni.
Bu gün de böyle esti bir yerlerden.
Belki o yılları anımsayan birileri çıkar aranızdan.

Kalın sağlıcakla dostlar.

www.haberhurriyeti.com / NUR SAYLAN

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Haber Sistemi Tasarım ve Programlama: Moradam SEO