Son Dakika
16 Ekim 2018 Salı

30 Mart 2013 Cumartesi, 22:00
Yalçın Kamacıoğlu
Yalçın Kamacıoğlu [email protected] Tüm Yazılar

Nazlı Ilıcak: “SİZ DELİ MİSİNİZ?”


VEHBİ KOÇ BULVAR OKUYOR. 3..

Kemal Ilıcak Bulvar’ı söylenenlerin aksine hemen her fırsatta her ortamda tanıtmaya çalışıyordu..Pek çok davette “benim bir gazetem daha var… Başında da Nazlı var… Bize göre daha ortada bir yol izliyor” diyordu… Vehbi Koç gibi pek çok iş adamı Nazlı Ilıcak veya Kemal Ilıcak’a destek sözü veriyordu… Belli bir süre sonra sözler siliniyor, beklenen destek asla gerçekleşmiyordu…

Nazlı Ilıcak: “SİZ DELİ MİSİNİZ?”

Polisiye olaylarda da bu uyumsuzluk aykırılık sürdü gitti… Bazı iş adamlarının da içinde yer aldığı uyuşturucu kullanma olayı bunlara tipik örnektir.

O günlerde tanınmış ve aynı anda da Kenal Beyin yakın dostu bir sanayici aracında esrarla yakalanır ve tutuklanır. Tercüman grubu, bu haberi görmeme kararı alır. Kemal Bey’i bir dostu arayıp haberi kullanmayın ricasında bulunmuş, İstihbaratta “Biz Tercüman grubu olarak bu haberi kullanmayacağız” teminatı almıştır. Dolayısıyla, haber, Burhan Ayeri tarafından servis yapılmaz. Yalçın Kamacıoğlu, haberi AA’da görür ve haberin akıbetini polis muhabiri Ali Öncü’ye sorar. “Bu haber için Emniyete gittiğini biliyorum… Bu haberinde resim yok mu?” der. Ali Öncü’nün cevabı ilginçtir: Resmi çektim ancak çekerken Emniyet Müdürü, “Ali boşuna uğraşma. Kemal Ilıcak bu resmi ve haberi hayatta kullandırmaz” der.

Ne var ki Yalçın Kamacıoğlu haberi gazeteye koyar. Ardından Burhan Ayeri arayacak ve “Kemal Bey, bize bu haberi kullanmayın “dedi diyecektir. Kamacıoğlu’nun cevabı, “Size söylemiş, bana söylemedi” şeklinde olur. Ayeri gerilir, sesinin tonu değişir: “Siz Kemal Bey’e iyilik yapmıyorsunuz” Yalçın Kamacıoğlu’nun cevabı, “Asıl siz Kemal Bey’e iyilik yapmıyorsunuz” Hem biz burada gazetecilik yapıyoruz… Patrona iyilik nereden çıktı? şeklindedir:.. “Emniyetçiler, Kemal Bey ile esrarcılar, dızdızcılar arasında bağlantı kuruyor. Halbuki ben, Kemal Bey’in bu haberi sırf arkadaş hatırı için kullandırmadığına inanıyorum. Ben, bunu meslek etiğine uymak ve aynı zaman da da Kemal Ilıcak’ı töhmetten, polis içindeki yanlış algıdan kurtarmak için yapıyorum… Haberi kullanıyoruz.” Hava gerilmiştir.
Yalçın Kamacıoğlu o günkü olayları ve duygularını şöyle anlatıyor:

“Korktuğum durumlardan bir benzeri de böyle ilişkilerdi… Böyle derken tam olarak nereye vardığı, nereye hizmet ettiği belli olmayan ilişkiler… Bana göre Kemal Ilıcak pek çok şeyi paraya çevirecek kadar zeki biriydi… Onu tanımaya çalışırken ilişkileri içinde bu özelliğini hatırdan çıkarmak yanlış bir yargıya yol açabilir… Bir iyilik yapar, sonra bunu ilana veya bir başka ricaya çevirebilirdi… Yakalanan kişi tanınmış bir iş adamı idi… Kemal Beyi yakından tanıyordu ve ondan mutlaka yardım da istemiştir! Polis ile Tercüman gazetesinin arası her zaman iyiydi… Bu noktada Kemal Ilıcak daha dikkatli olabilirdi… Bu konuda doğru bildiğim tarzı ne olursa olsun korumak istiyordum…

Bu olayda da Tercüman gibi düşünmediğim nokta şu idi. Bu ortamda HABERİ SAKLAYALIM DEMELERİ GARİPTİ…

Nasıl saklayacaklardı?.. Habere yer vermeyerek saklamak ne demek oluyordu? Devletin ajansı a.a haberi servise koymuştu… Yani biz hariç hemen her gazete bu haberi kullanacaktı… Es geçmek imkansızdı..Bahsi geçen her hangi biri değildi ki.. Sosyetenin ve iş dünyasının önde gelen isimlerinden biri idi… Bütün gazetelerde çıkacak olan bir haberi iki gazete sadece Tercüman ve Bulvar kullanmayınca haber saklanmış mı olacaktı? Benim bu tür karşı çıkmam bütün planları ve ezberi bozuyordu… Haber girmeyecek baskısı artıyordu… Bu Tercüman istihbaratı aracılığı ile yaygın bir baskı haline gelmişti… Yazı Müdürü olarak Akın’ı bir köşeye çektim… Düşündüğümü anlattım.

“Akın bu haber bizi işimizden edebilir… Bir kaç yönden kullanmamız gerek diye düşünüyorum. Birincisi diğer gazetelerin hepsi bunu büyüterek kullanacak… Aynı haber bizde çıkmaz ise Kemal Ilıcak’ın esrarcıları, eroincileri kolladığı dedikodusuna destek çıkmış oluruz. Manzara öyle görünür… Haberi kullanmayın emrinin Kemal Ilıcak’tan geldiği söyleniyor ama Kemal Bey açıp bana bizzat bu haberi koyma demedi. En küçük bir ima da yok… Onun adına konuşanlar çok! Hoş Kemal bey koyma dese de koyacağız… Kemal Bey de şu ana kadar benden böyle bir istekte bulunmadı! Koymamız şart… Koymaz isek gene kavga çıkmasın ne olacak bir haber dersek tamamen Tercüman kontrolüne gireriz. ASLA GAZETE YAPMA ŞANSIMIZ KALMAZ.

Gerçekleri ifade etme ve habere saygı gösterme imkânını yok ederiz… Ve en önemlisi ne istiyorlar anlamıyorum? Bizim mesleğimizi inkar etmemizi mi istiyorlar! Bunu nasıl yaparız? Ben haberi biraz daha da büyütmeni istiyorum. Pikajdan yazısını al… Ali Öncü resmi getirsin… Biraz daha büyükçe koyalım.. Nasıl olsa büyükte olsa, küçükte olsa aynı tehlike var… Sen de pikajın başında bekle… Ben bu arada istifa mektubunu hazırlıyorum… O da hazır olsun… Haber ya çıkar veya ayrılırız… Bu noktada sağlam duracağız. Ne diyorsun”.
“Tamam ağabey… Katılıyorum”

Akın Kamacıoğlu, her ihtimale karşı iki istifa mektubu yazar. Kamacıoğlu olayları şöyle anlatıyor “Kim aradı kim haber verdi bilemiyorum… Tercüman da bugün bile teknolojinin ulaşmadığı bir görünmez iletişim ağı vardır! Nazlı Ilıcak telaşla geldi… Neler oluyor diye sordu… Durumu kısaca anlattım…. “Nazlı Hanım bu haberi çıkarırsanız, Akın ve benim adımı da gazeteden çıkarırsınız… Şunu demek istemiyoruz… Kardeşim gazete benim… Sana mı soracağım hangi haberi koyacağımı… Nasıl davranacağımı? Tabii gazete sizin… Ama isimler de bizim… Meslek de bizim! Önce Akın’ın ve benim ismimi künyeden çıkarın sonra istediğiniz gibi gazete yapın… Ama bizim ismimiz varken bu olmaz… Buyurun istifa mektuplarımız burada… Yoksa haberi çıkaramazsınız” diye rest çeker.
Bu noktada Kemal Ilıcak ile ne ben ne de Akın asla yüz yüze gelmedik… Daha da önemlisi Kemal Bey böyle bir olayı hiç bir şekilde dillendirmedi… Hiçbir vesile ile bizimle konuşmadı… Olmamış saydı yok saydı… Bunu eklemez isem eksik bir anlatım olur… Çevresinin ayyuka çıkan itirazlarına karşı çağırıp fikir söyleyebilirdi… Ne olay sırasında, ne de olaydan sonraları hiçbir şekilde böyle bir olay olmamış gibi durdu… Olay sırasında kendimizi değil, prensipleri tartıştık… Bir kere daha vurgulamam gerek..

Bu noktada Nazlı Ilıcak’a güvenmekle iyi etmiş olduğumuzu da anladık. Bizi tek başımıza bırakmadı… Önce haklı olduğumuza inandı… İnandığı şeyleri savunduğunu ve sonuna kadar arkasında kaldığını gördük… Nazlı Ilıcak “Siz deli misiniz?” dedi… İstifa mektuplarını bana verin. Onları yırtarım, siz haberi kullanın dedi ve çıktı. Tabii üst kata… Kemal Beyi iknaya gitmiş olabilir… Bu da ayrı bir üzüntü oluyordu benim için… Karı koca arasında gerginlik yaratan isim olmaya böyle başladım galiba! Günah Keçisinin yükselişi!
Bulvar haberi ilk konumundan daha da büyük kullandı…  Ertesi gün Ali Öncü alı al moru mor bana geldi… “Yalçın ağabey… Emniyet müdürü seninle tanışmak istiyor dedi… İlk iş sabah beni görünce… İnanılmaz bir işti Ali… Gerçekten o resmi kullanmışsınız demek oldu… Ali Öncü’ye dönüp Kemal Ilıcak’ın Bulvar’a karışmadığını onun adına birilerine kıyak yapma gayretinin öne çıktığını anlatmadın mı? dedim…. Bugün durup bir kere daha düşünüyorum…. Acaba Kemal Ilıcak mı yoksa patrona yakınlığı kullananlar mı polisle irtibatlı ricalar için esnek davranıyordu? Ben olsa olsa Kemal Beyin düne kadar hemen her gün yüz yüze baktığı birinin kendine ulaşıp kötü günde yardım istemesini boşta bırakmama gayreti içine girdiğini düşündüm… Benim iyi niyetim de olabilirdi bu!

Polis müdürleri arasında Tercüman gazetesinden Bulvar ayrı tutulmağa başlanmıştı… Bu sonucu doğuran sebep ünlü bir iş adamının uyuşturucudan tutuklanması haberi de değildi… Çarpıcı bir başka örnek daha vardı… Başka bir polis haberi Gazete yönetimi ile Emniyet Müdürü arasındaki ilişkileri germişti…

Haber şöyle idi: Cihangir’de randevuevi işleten bir polis baskına uğrar ve yakalanır. Bu haber, Bulvar’da “Pezevenk Polisi polis yakaladı” diye manşet yapılır. Bunun üzerine o dönemin İstanbul Emniyet müdürü çok alınır ve kızar. Bu haberi kim böyle kullanabilir… Böyle manşete çıkabilir? diye araştıra araştıra bana kadar gelindi… Ünal Erkan telefon eder. Bu arada Erkan’ın polis telsizinden, “Bu haber hangi muhabire verildi” diye anons ettiği de bilinmektedir. Muhabirler, “Biz Yalçın Kamacıoğlu’na teslim ettik” der. Erkan “Polisler pezevenk mi?” diye sinirlenir ve işte o sinirle telsiz telefona sarılır. Öfkeyle sorar: Bu haberi nasıl yazarsınız? Kamacıoğlu, “Nasıl yazılacağınızı biz biliriz… Siz haber’de yanlışlar varsa onu söyleyin… Yanlış mı? Olmamış mı? Yanlışı nerede varsa düzeltelim… Kızgınsınız ama haklı değilsiniz.”der. Haberde bir isim hatası vardır ve düzeltilir. Bu arada bu konuşma polis telsizinden de dinlenmektedir. (Bulvar Polis muhabiri Ali Öncü ifadesine göre… ) Kamacıoğlu’nun üslubu önce yumuşaktır, giderek sertleşir. “Sayın Emniyet müdürü yarın emniyet müdürlüğü koltuğunu bırakın!. Ben gelip oturacağım. Boşaltın orayı” der. Erkan sorar: “Ne demek bu yahu?” Kamacıoğlu, “Ben senin işine karışıyor muyum?” diye sorar. Bana gazetecilik öğretme hakkını kim veriyor? Haberi düzletme hakkını ben verdim… Meslek bunu gerektiriyor. Yayınlama hakkını sizden alacak değilim. Haber için, doğru olduğuna halka yararı olduğuna inanırsam, ceza alsam da yayınlamak benim hakkım… Yayınlarım, cezayı da yerim… Bu benim hakkım… Olay olmadı mı ? Haber doğru mu değil mi? Bana bunu söyle..der…

–Doğru ama bütün polisi ne duruma sokuyor?
–Hiçbir duruma sokmuyor… Manşeti bir kere daha okuyun… Lütfen… Ne demişiz… Pezevenklik yapan polisi polis yakaladı… Yani içinizdekileri temizliyorsunuz demek değil mi? Daha geniş düşünün ve benim işimde de karışmayın… Beni mahkemeye verme hakkınızı da kullanabilirsiniz?”

Ertesi gün Ünal Erkan Bulvar’a gelir, oturur konuşurlar. Kamacıoğlu, “Pezevenk polis ise yakalayan da polis” der ve sonunda buzlar erir. Ünal Erkan Kamacıoğlu’nun peşin hükümlü yani polis düşmanı falan olmadığını anlar… Aksine belli olayları daha geniş yorumladığını görür… Ancak bu olay, Tercüman camiasında Kamacıoğlu’na karşı kullanılır. Polis düşmanı… Eski komünüst… Kimseyi dinlemiyor… İlişkilerimizi bir anda yerle bir edecek kadar dik başlı… Kime güveniyor bu adam? Nasıl böyle başına buyruk olabiliyor… Tabii sırtını Nazlı’ya dayamış…

Bu arada müessese içinde Yalçın Kamacıoğlu ile Nazlı Ilıcak arasında bir ilişki olduğu yönünde dedikodu da dolaşmaktadır. Bunun kökeni, pek çok şeye de dayanmaktadır… Başlangıcı Nazlı Ilıcak’ın cezaevinde olduğu döneme ait gizli kalmış bazı desteklerden yazılmış mektuplardan geçer.. Kemal Ilıcak eşi hapse girdikten sonra gelmiş ve Yalçın Kamacıoğlu’na, “Bu kadın cezaevinde çıldırır. Sen işle ilgili gelişmeleri yaz da oyalansın” demiştir. Kamacıoğlu, bunun üzerine günlük işlerle ilgili mektuplar yazmaya başlar ve bu mektupları Nazlı Ilıcak’a Kemal beyin yeğeni Osman Ilıcak iletmektedir.O dönemde soyadı tutmayanların cezaevindekilerle görüşmesi mümkün olmuyordu.

Kamacıoğlu akşam üzeri oturup iş bittikten sonra şöyle oldu, şunları yaptık, şunlar da yapılabilir ne düşünüyorsunuz gibi notları yazıyor… Kamacıoğlu mektuplarını Kemal Ilıcak’a teslim ediyordu… Onun da bunları yeğeni Osman Ilıcak’la Nazlı Ilıcak’a ulaştırdığını biliyordu… Kemal Ilıcak mektupların açıktan yollanmasını istememişti… Bu mektuplaşma Kemal Beyin isteği ve aracılığı ile gerçekleşmişti ama daha sonraları esrarlı bir havaya sokuldu… Tercümancılarca ‘ilişki’ şeklinde yorumlanır.
Konuyu Yalçın Kamacıoğlu şöyle anlatıyor..

— Nerede ise gazetelerin tümünde o onunla, bu bununla olmak üzere ilişki üzerine yaşanmış veya yazılmış bir sürü sanal hikaye vardır… Arada belki de gerçekleri de yaşanmamış değildir! Bilemem ve de dinlemem. Zira hiç bir zaman oturup çekiştirecek zamanım olmamıştır… Benim sıraya girmem halinde önlerde olmadığım da görülecektir… Bırakın beni kendi patronları Kemal Bey için de müessese içinde ayrı ayrı, bana göre sanal ilişkileri anlatılır… Dünden bugüne, eskiye ait, yakın zamana ait olmak üzere dedikodusu gündemden düşmez… Benim sıraya girmem, bu hikaye kalıbına uygun bulunmam çok da aykırı olmuyordu… Görüntüm , laf dinlemez halim bıçılmış kaftandı!Adam burnundan kıl aldırmıyor… Bu gücü kimden alıyor… Nazlı Ilıcak’tan..

Oysa benim başıma gelen sadece kadınlardan değildi… Benim yetiştiğim geleneklerini sindirdiğimiz köklerimden… Kafkas terbiyesi içinde büyüdüyseniz kadınlara saygınızda derinlik vardır… Öncelikle öne çıkan cinsiyet yoktur! İlişkin var mı sorusu komik kalır… Benim her tanıştığım insanla ilişkim derin olur… Nazlı Ilıcak la nasıl olmasın.?.. Hemen herkesin bir köşeye kaçıp beni tek başıma bıraktığı anlarda doğruluğuna inandığı bir şey için kocasına da karşı çıkacak kadar cesur davrandı! Bu hiçbir şey mi? Kocası ile işi arasında sıkıştığı zaman göz yaşlarını tutamadığı günler benim masamda ağladı!.. Oğlu ile işi arasında sıkıntıya düştüğü günler derdini dinleyen bendim…

Nasıl ilişkim olmaz?.. Benim ilişkilerim derindir… Bir kenara atılmayacak kadar derindir… Onun mutlu olmasını isteyecek kadar derin ilişkim oldu… Sıkıntılarının bitmesini her zaman istedim… Dün de, bugün de, yaptıklarını anlamakta sıkıntı çektim, çoğunu beğenmediğim oldu. O anlarda da ilişkimiz kesilmedi… Onun gibi düşünmediğimi, yanlış hareket ettiğini, en kalın perdeden çevresinde belki de duyamayacağı açıklıkla söyledim… Yardım edebileceğimi bildiğim anda da her zaman yardıma koştum… Benim insan ilişkilerim menfaatten arınmıştır.  Bunu bir meziyet olarak söylediğimi de sanmayın… Kusur olduğunu yaşayarak öğreniyorsunuz… Aldığım terbiyenin bir devamıdır bu…. Ve beni her zaman derde sokar… Bununla ben Yalçın Kamacıoğlu oldum… Öyle kalacağım…

Oğlu, kocası ve mesleği arasında nasıl sıkıştığını ben yakından seyrettim!.. Bugün ne yapıyor bilmiyorum… Onun bir duvarla örülü yalnızlığını ve bu duvarı kendisinin ördüğünü, duygularının hafif bir tırnak darbesi ile kazınabileceğini bilen biri olarak verdiği görüntüden üzüntü duyabiliyorum. Bu ilişki ise ilişkimiz var… Dedikodu bazındaki ise ne alakası var!.. Bunu medya’ya anlatmak imkânsız ama tekrarlıyorum… Benim ilişkilerim gelip geçmiyor… Ben hiçbir yakınımı terk etmedim… Etmiyorum… Öncelik her zaman tercih onların oluyor. Yani onlar beni terk ediyorlar…  Bugün geri dönüp baktığımda karmaşık ilişkiler ağı içinde görünmem kadar normal bir şey yok… Nazlı Ilıcak’a kızdılar beni suçladılar! Meslekteki gayretim, devamlılığım, gazeteci olarak olayları görebilmemi, varsa (!)gazetecilik becerilerimi hiç kimse hatırlamadı.  Ucuza harcadılar onları… Bu bizim yokuşun acımasızlığı…
………………..

Salı toplantılarındaki temayı ezberlemiştim… Hastalığın çaresi var mı diye düşündüm… Tek bir yol vardı… Aynen onlar gibi yapmak… Sakin bir duruşla haber toplantısında ciddiyetimi korumak… Her şef ne verdi ise gıkı çıkmadan almak… Sadece arada bir ooo güzel olmuş takdirini bahşetmek… Sonra yarım bir kağıdın arkasına manşete çıkacak haberi işaretleyip telefon trafiğini başlatmak..

Ve hırıltısız gürültüsüz bir gazeteyi yapmak… Ölmüş olmam gerek…Ölü bir ortamda hayat belirtileri aramadım… Oysa biz, terbiyesizler bunu böyle yapmıyorduk ki… Önce yayımlanan Bulvar’ı alıp eleştiriyorduk!.. Bu resim daha büyük olabilirmiş… Bu resmi hangi muhabir çekti?.. Kim yolladı?.. Bu adamın kullandığı fotoğraf makinesi ne? Adamın gözü mü, makine mi bozuk?.. Gelen her resimde akşama varsa ona neyi nasıl çekmesi gerektiğini fotoğraf şefi anlatma görevi üstleniyordu… Yolladığı ikinci üçüncü resim kontrol ediliyordu.. Düzelme varsa imkan nispetinde merkeze çağrılıyor, burada da iyi fotoğrafçılarla bir iki işe gitmesi, görmesi sağlanıyordu..

Çok kere bana neden bu kadar her şeye karıştığım soruldu… Salı toplantısında bana yüklenmeler aynı çizgide kalıyordu… Tartışılan iyi veya kötü gazetecilik değildi. Onlar iyisini zaten yapıyordu… Kötü örnek neden bendim anlamak zordu…Sonunda anlamam gerekmediğine karar verdim..

“Eldeki imkânları ortadan kaldırdınız. Tercüman’ı batırdınız, ekmeğimizle oynadınız, Tercüman ahlakını bozdunuz… Tercüman’ın tabanı sizin yüzünden eriyor.. Küçülüyor.. Ekmek yediğiniz yere ihanet ediyorsunuz” denecek kadar ileri gidildi…
Kurulu düzen, ezbere kazanç, tatlı ortam tehlikeye giriyor!

Nazlı Ilıcak’ın iktidar olduğu halde yakın olamadığı tek aile zannederim Özal ailesi oldu… Turgut Beyin kindarlığı kadar Semra hanımın Nazlı Ilıcak’tan nefreti de önemli rol oynadı.. Daha sonraları işler iyice çığırından çıktı havası da esti… Öyle ki gazete içinde Semra Özal’ın Kemal Beye Nazlı seninle oldukça bu işleri düzeltemeyiz dediği Kemal beye başka kadınlar önerdiği ciddi ciddi konuşuldu… Bitmeyen dedikodu bölümüne kaydoldu! Yaşadığımız daha ciddi boyutta yani gazeteyi yayımlarken de bu kinden nefretten nasibimizi aldık. Her fırsatta Bulvar olarak bize SEKA engeli çıktı… (O dönemde SEKA tahsisle kağıt veriyordu).. Kağıt ithali de pahalı bir iş idi… Bulvar’ın eklerini SEKA ihtiyaç listesine almıyordu ve ister istemez promosyonla öne çıktığımız dönemlerde bu sıkıntı tiraja engel oluyor ve bir türlü aşılamıyordu… Sıkıntı inanılmazdı ve aşılacak gibi de değildi… Çok zaman benim boyumu da aşan bir işti… ANAP hükümeti veya her hangi bir hükümetin dümen suyuna girmek istemiyordum… Bu gerçeği aramak yerine doğrudan kaçmak anlamı taşıyordu! İşlerin bu denli açıktan düşmanlık ve yok etme hamlesi haline gelmesi ile önümüzde belli bir düşman ve tek hedef kalıyordu. Bu da bizim savaş alanını sağlam tutup teslim olmamayı seçmemizi  doğal kılıyordu!

Bağımsız bir gazete olarak kalmak, yerimizi korumak temel ilke idi… Mücadele kelimesini birden bire söyleyince menfaat sağlayacak bir ayrıcalık veya hak edilmeyen bir kredi verilmesi gibi anlaşılabilir..O dönemde uğraş verdiğimiz şey basit bir şeydi.. Hak ettiğimiz kağıt kontenjanını kesintisiz almak gibi, hakkımız olan şeyleri istemekten geçiyordu… Ama arka planda haksızlığı kabullenmemek yatıyordu… Keyfiliğe karşı durmak geliyordu… Ne yaparsak yapalım, ne kadar haklı olursak olalım Turgut Özal’ın bizzat bize gelen her şeyle ilgilendiği ispatlanmıştı… Devlet Bankalarından birinden, zannediyorum (Anadolu Bankası) her gazeteye verilen duyuru ilanı, Bulvar gazetesi için başbakanın emri ile kesildi… Bu noktadan sonra UYUM ARAMAK KOMİK KAÇIYORDU… Problem çıkmasın demek sakınmak!
İşte bu noktada hem benim sesim haber toplantılarında yükselmiş, hem de Tercümancıların beklenen itirazı koyulaşmıştı.. (Tercüman’ın Topkapı tesislerini bilenler tek kat üzerine planlandığını  hatırlarlar… Akın çok kere ikaz ediyor “ağabey sesini yüksetme .. Bağırdığın zaman en uçtakiler de duyuyor” diyordu. Konuşulan ve sıkça tekrar edilen aynı cümlelerdi. “Bunlar da Tercüman ahlakı yok… Bizi zora sokuyorlar… Sağ bir iktidarla aramızı bu gazete bozuyor… Ekmeğimiz elden giderken kılları bile kıpırdamıyor… Karşı koymaya devam ediyorlar. Hoşa gitmeyen haber yapmada hala ısrarcı oluyorlar”.

Aslında geldiğimiz noktada sakin olacak, hayra yoracak olumlu düşünülecek bir şey yoktu! Hem bize yapılanla, hem de haksızlıklarla yolsuzluklarla tabii ki görünürdeki ANAP’ın yolsuzlukları ile de savaşmaz isek ne diye gazete çıkarıyorduk ki? Telkin edilenin, yumuşayın, uyum sağlayın laflarının aksine ben elimizdeki tüm imkanla karşı durmak, teslim olmamak gibi bir temel düşünceyi taşıyor, bu düşüncem, olayları geliştikçe her gün kuvvet kazanıyordu… Bu fikrimi birkaç kere Kemal Beye açıkladım… Bu konuşma  Nazlı Ilıcak’ın bilgisi dışında oldu… Gerekçelerini de anlattım… Çok kere sıkışıp kaldığını, ama bunu da aşacağımızı söyledi… Doğru söylemem gerekirse haber politikamızı değiştirmemizi açıktan istemedi… Asla böyle iması da olmadı… Aktardığı sadece imkansızlığı çaresizliği oldu. O zaman patronlar seviyesinde gelişen değişimin bizi ne denli etkileyeceğini sezinlemiştim. Ne kadar sanayici olursa olsun Kemal ILICAK gazeteci idi… Temelinde bu duygu körelmemişti.

Bir akşam üzeri odasına çağırdı… Sıkıntılı olduğu zaman hemen odasının arkasına açılan kapıdan kaybolur, tuvalete gider elini yüzünü yıkadığı belli olacak bir şekilde gelirdi.  Rahatlar mıydı… Şüpheliyim.. Bu arada masasının önüne bir kişi oturtmuşsa ona odacısı Aslan çayını ikram eder, belki de o bekleme döneminde odaya çağrılan çayı yarılardı. Odaya döndüğünde ben de çayımı yarılamıştım..

–Nazlı’ya ve sana ağır şekilde yüklenebilirler. Aramızı bu gazete bozdu derler… Turgut Özal ile aramızı bozdunuz diyenlere aldırma… Sana gerçeği söylemek isterim… Bil ve ona göre davran… Sakin ol… Sesini yükseltmek haklı olduğunu iyice ispat etmiyor… Haklı iken haksızlığa uğramanı kolaylaştırıyor… Nazlı’yı mümkün olduğu ölçüde frenle… ANAP konusunda hatayı ben yaptım… Turgut Bey parti kurmadan bana geldi… Parti kurmaya karar verdiğini anlattı… Katkı istedi… Beni destekleyin dedi… Ona Süleyman Beyi dikkate almadan hiç bir şey yapamayacağını söyledim… Bu güne kadar onu ve ekibini destekledik… Şimdi birden bire seni ve yeni kuracağın partiyi benimseyip onu şak diye bir kenara atamayız dedim… Buna sinirlendi… Bir miktar da maddi destek istemişti… Katkım olamayacak dedim… Konuşma hoş bir noktaya ulaşmadı… Bana hadi bakalım göreceğiz… diyecek kadar sertleşti… Benim de masaya yumruk vuracak kadar sinirlenmem affedilir gibi değildi… Bu tarz konuşmamam gerekiyordu… Turgut Bey de reaksiyon gösterdi… Göreceğiz bakalım sözünü şimdi görmeğe başlıyoruz… İşin masayı yumruklayacak noktaya gelmesi benim hatam oldu… Çok yanlış oldu…

Ayrılırken aşağı yukarı şöyle dediğimi hatırlıyorum:
“Nazlı hanım bazı şeylerde direniyor… Ben genel olarak bir gazetenin partiler üstü kalmasına özen gösteririm… Bu bizi her dönem için sıkıntılardan koruduğu gibi gazetecilik etik’lerinden ve de tarafsızlıktan uzaklaşmamızı da önler… Ben her partiye eşit uzaklığımızı koruyalım isterim.. Tarafsızlığımız güçlendiği ölçüde hak arama işlevimiz kolaylaşır… Gerçeği bulma şansımız artar… Halk adına bizler karar verme hakkımız olmadığını biliriz…Taraf tutmadan yapacağımız haberler gerçeğe yakın olur… Haberin kutsal olduğunu sadece sözde hatırlıyoruz… Yazarken da uymuş oluruz! Bunu zaman zaman yapamıyoruz… Bir yere yasnmış görüntüsü verebiliyoruz… Bu bilerek olmasa da üzerime gelen baskı, bizi içine ittikleri çaresizlik, keyfi tutumlar ÖTEKİ gibi bakmamıza yol açabiliyor..”
Yüzündeki umutsuz gülümsemeyi unutamam… Ayağa katlı… Elini uzattı… Daha fazla dinlemek istemediği bu noktada açıkça belliydi… Hoş bir durum değildi… Sadece Kemal ILICAK’ta değil pek çok kişi de sıkıştığı noktayı çaresizliği anlatan sözleri duymak öfke yaratıyordu… Cevabımdan o da hoşlanmamıştı Kemal Bey buruk gülümsemesi ile ve telaşla beni yolcu ederken!  Ekledi:
–Allah yardımcın olsun!… Direne bildiğin kadar diren… Nazlı’nın bazı şeyleri anlamasını da bekleme… Her zaman ne kadar zor olduğunu bilmez miyim?”.

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Haber Sistemi Tasarım ve Programlama: Moradam SEO