Geçmiş Hayatların İzinde…

O gün de, ‘herkesin iş güç peşinde koştuğu’ diğer tüm günler olduğu gibi, babamın beni en görmek istemediği yerde ve en kızdığı işi yapmakla -ya da onun tabiriyle, hiçbir iş yapmamakla!- meşguldüm: Evdeydim, odamda bilgisayarın karşısına oturmuş, bir bilimkurgu öyküsü üzerinde çalışıyordum.

Kapı çaldı.

Kimseyi beklemiyordum o sıra. Babam İstanbul dışında (kimbilir nerede?), annem işte, kardeşim okuldaydı. Ha, internetten ısmarladığım kitapları getiren kargocu olabilirdi bir ihtimal. Gidip açtım.

Yanılmışım. Gelen O’ydu.

“Merhaba” dedi çok aksanlı bir Türkçeyle.

“Merhaba” dedim bu hiç beklemediğim ziyaretçi karşısında, şaşkın ve dağılmış bir halde.

“Ali Pulat’ın evini arıyorum ben!” Vurguları yanlış olsa da, önceden epey çalışıldığı belli bir cümle kurdu. Zorlanarak.

“Burası” diye yanıtladım kısaca.

Üzerinden büyük bir yük kalkmış gibisinden, bir anda rahatladı, gevşedi sanki.

Ve sanırım o anın heyecanıyla, tüm ezberini bozarak “Ben onunla konuşabilmek mümkün mü acaba?” şeklinde bozuk bir cümle çıktı ağzından.

“Buyrun, konuşun” diye yanıtladım hemen, yüreğim pır pır ederek.

“Ben anlamadı hiç” dedi gözlerini kocaman kocaman açıp.

“Ali Pulat benim.”

“Ama olamaz sen Ali Pulat!”

“Nüfus kağıdımı görmek ister misiniz?”

“Hiç anlamadı ben!”

O anlamamıştı ama, ben bu noktadan sonra epeyce sınırlı Türkçesinin artık tamamen tükendiğini gayet iyi anlamıştım. Onca yıllık eğitimin rahatlığıyla, hemen İngilizceye geçtim:

“Ben Ali Pulat” diye tekrarladım az önce -Türkçe!- söylediğimi.

Bildik topraklarda olmanın rahatlığıyla, yanıtladı beni:

“Ama senin Ali Pulat olman imkansız.”

“Neden?”

“Çünkü sen çok gençsin.”

“Eh, yirmiyedi yaşında biri için yaşlı denemez, evet.”

“Özür dilerim ama, benim aradığım Ali Pulat çok yaşlı olmalı. Hatta korkarım ki, ölmüş bile olabilir büyük bir ihtimalle.”

“Hımmm. Tanıdığım ölü değil ama, çok yaşlı bir Ali Pulat daha var gerçi.”

“Gerçekten mi? Kim o?”

“Dedem.”

Böyle başladı.

İçeri davet ettim tabii. Önce biraz tereddüt etti. Eh, ben de tereddüt ederdim onun yerinde olsam. Sonra, çekinerek de olsa, girdi.

“Sen şimdi dedemi arıyorsun, öyle mi?” (İngilizcedeki bu sen-siz umursamazlığını sevsem de, Türkçeye çevirirken sorun olmuyor değil!)

“Evet.”

“Neden peki?”

“Emmmm…”

Vereceği yanıtın üzerimdeki olası etkisiyle, suratını komik -ve çok sevimli!- bir şekle sokup, kısık bir sesle devam etti:

“O benim de dedem.”

Haydi, buyurun buradan yakın şimdi.

Hayretler içinde “Gerçekten mi?” deme sırası bana gelmişti bu sefer.

Halamın çocukları, kuzenler… Onlar tamam. Ben ve kardeşim bir de. Eee, hepsi o kadar işte!..

Ya buna ne demeli peki?..

Nereden çıktı böyle, aniden?..

Dahası yabancı, Türkçe dahi bilmiyor…

Zırrr, kapı çalıyor. Açıyorsun, hooop, bir kuzen daha!..

Dur bakalım, bu işin içinde bir iş var ama...

“Pardon, sormadım, bir şeyler içmek ister misin?”

Sonra, kısaca anlattı. Ben de ağzım açık dinledim tabii.

Benim otoriter görünüşlü, ama aslında sakin, sevimli, sevecen, kibar -ve yaşlı!- dedem, zamanında ne haltlar karıştırmış meğer. Sen git, taa Amerikalarda… (Galiba, ilk anda şaşkınlıkla beraber, belki de ‘torun olma ayrıcalığının paylaşılması’ gibi tepkisel bir duygu -‘kırgınlık’ mı demeli yoksa?- oluşuyor insanın içinde. Ama karşımda bu denli hoş bir ‘sonuç’ otururken, bana bu duyguyu yaşattığı için onu nasıl eleştirebilirim ki? Dahası, öyle ya da böyle, eleştirebilir miyim? Hangi hakla?)

Neyse. Ben de dilim döndüğünce ailemin -babamın yani!- dedemle olan ilişkisini -daha doğrusu; ilişkisizliğini!- anlatmaya çalıştım ona. Yıllardır hiç görüşmediklerini, evde dedemin adının bile geçmediğini, hatta duvarlara sıra sıra asılı ve büfenin üstündeki onca fotoğraf içinde -az önce merakla incelemişti hepsini!- içinde dedemin olduğu tek bir kare bile bulamayacağını vesaire…

Doğal olarak, nedenini merak etmişti.

Oldukça uzun bir hikayeydi aslında. Üstünkörü anlatmaya çalıştım: Bir kısmı politik, bir kısmı ailevi ve bir kısmı da kişisel bazı fikir ayrılıkları yüzünden ağır tartışmalar -düpedüz kavgalar!- geçmişti aralarında. Ve sonunda birbirlerini reddetmeye kadar varmıştı iş.

Şaşırmıştı. Baba oğul arasında tartışmalar, fikir ayrılıkları olması gayet normaldi. Ama bunları kavgaya, küslüğe kadar götürmek… Hele birbirlerini tümüyle reddetme noktasına vardırmak… Biraz fazla değil miydi?

Eh, evet, bence de fazlaydı. Epeyce hem de. Yine de, sen bir de onlara -babamla dedeme yani!- sor bakalım!

(…)

(Son yazdığım ve önümüzdeki hafta dağıtıma girecek olan ‘Geçmiş Hayatların İzinde’ isimli anı/romanımın başlangıcından kısa bir bölüm!)

Murat Hiçyılmaz / [email protected] yahoo.com

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Murat Hiçyılmaz - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Hürriyeti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Hürriyeti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Hürriyeti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Hürriyeti değil haberi geçen ajanstır.



İZMİR MARKALARI

Şehir Markaları arasındaki yerinizi alın, fırsatı kaçırmayın

+90 (232) 246 82 46
Reklam bilgi

Anket 2019’un en başarılı belediye başkanı sizce hangisiydi?