Resim Yapmayı Seven Kararsız Bir Adamın Öyküsü…

Çok sıradan, dünyanın dört bir yanında yaşayan milyonlarca, yüzmilyonlarca insanınkinden farksız bir işte çalışıyordu. Çalışma mekânı, kocaman bir kamu binasının bilmem kaçıncı katında, küçücük pencereli, karanlık, köhne bir odaydı. Çalışmaya başladıktan seneler sonra, güç bela biriktirdiği üç kuruş parayla, büyük kısmını da borçlanarak, eski ve kasvetli bir apartmanın giriş katında, daracık bir daire alabilmişti ancak. Yaşamının neredeyse tamamı eviyle işi arasında gidip gelerek geçiyordu.

Liseyi bitirdikten sonra, birkaç yıl sağda solda, kahve köşelerinde sürtmüştü. O yaşta, askerliğini henüz yapmamış tecrübesiz bir gence göre iş yoktu pek... O da, çevresindeki her genç gibi, hayatın zorunlu merhalelerinden birini atlatıp sonrakilere hazır olmak için, apar topar askere gönderilmişti. Eh, sahiden de, askerliğin ardından iyi kötü bir iş bulmuştu; şimdiki işini. Geçimini az buçuk sağlar duruma gelir gelmez de evlenmişti tabii... Taraflarca açık açık dile getirilmese de, bir an önce başgöz olma amacına yönelik kısa bir tanıma-tanışma faslının ardından gerçekleşen bu aşksız meşksiz evliliğin sonucu iki çocukları olmuştu; biri kız, biri erkek. Hızla büyüyordu çocuklar. Kız seneye üniversite sınavlarına girecekti, oğlan ise liseye başlayacaktı. Doğdukları günler o kadar yakındı ki çocukların, nasıl böyle büyüyüvermişlerdi aniden, bir türlü akıl sır erdiremiyordu bu işe...

Gerçi düşününce, göz açıp kapayıncaya kadar avuçlarının içinden kayıp gidiveren kendi yaşamına da akıl sır erdiremiyordu zaten. Daha dün çocuktu; kendi çocuklarından daha küçük bir çocuk… Olabilir miydi böyle bir şey, ne kadar acayip bir saçmalıktı bu!.. Ya o gençlik yılları?.. O hiç bitmeyecekmiş gibi gelen, uzun, mutlu, kıvançlı yıllar... Aslında neden öyle düşünüyordu ki o yıllar gelince aklına?.. Öyle miydi gerçekten?.. Ne vardı o yıllarda, neler yaşamıştı ki böylesine özlemle anıyordu onları?.. Bilmiyordu. Belli ki o dönemleri için öyle düşünmeye şartlanmıştı insanlar; hep ağızdan -kendiliğinden- dökülüveren ‘Ahh o gençlik yılları!..’” teranesi...

Hiçbir zaman farklı, çevresindekilerin dikkatini çekecek özel bir isteği olmamıştı onun. Hiçbir zaman aşırı, ulaşılması zor bir şey istememişti yaşamdan. Hayaller kursa da, hiçbir zaman yaşadığı dünyanın ötelerine uzanmamıştı hayalleri, uzanamamıştı. Gördüğünün, bildiğinin sınırları, onun yaşamsal sınırlarıydı aynı zamanda. Bilinçli bir tercih miydi bu?.. Yooo, o öyleydi işte, o kadar!.. Başka hiçbir nedeni yoktu bu yaşamı seçmesinin.

Ha, belki bugün doğsa, ya da yakın geçmişte doğsaydı en azından, daha fazlasını görecek, daha fazlasını bilecek, daha fazlasını hayal edip arzulayacaktı. Onun çocukluk ve ilk gençlik yıllarında iletişim olanakları çok sınırlıydı; sayısız radyo-televizyon kanalları, internet, cep telefonu falan, yoktu ortalıkta henüz. Tabii o zamanlar da arayanlar, hayal kuranlar vardı. Hatta kimileri ulaşıyordu bile hayallerine, arasıra duyuluyordu onların inanılmaz, masalsı öyküleri... Ama çok azdılar, azınlıktaydılar hep. O çoğunluktu; böyle şeyler düşünmeyen, hayal etmeyen, bilmeyen, bu yüzden de durumundan fazlaca bir rahatsızlık duymayan, iyi kötü yaşayıp giden devasa kütlenin bir parçası...

Evet, bir yerlerde farklı bir şeyler vardı. Az çok farkındaydı onların, özellikle son yıllarda, bir sürü elektronik oyuncak istila ettikten sonra ortalığı, farkında olmamak mümkün müydü hiç?.. Yine de uzaktı hepsi ona, hiç anlamadığı bir dili konuşan, huyunu suyunu bilmediği, hareketlerini, tavırlarını, alışkanlıklarını çok garipsediği birer yabancı gibiydiler. İstese bile -ki, pek istemiyordu herhalde!- anlamlı bir ilişki kurulamazdı onlarla arasında, iş işten geçmişti artık...

Çoktaaan...

İsteği; alıştığı, sahip olduğu şeyleri kaybetmemekti yalnızca. Emekli olana kadar işini, yıllar içinde oluşan düzenini evinin, kendisinin ve ailesinin sağlığını, birkaç küçük alışkanlığını, vesaire...

Çocukların beklentilerini anladığı söylenemezdi pek, onlara istediklerini verdiği konusunda da emin değildi o kadar. Ama elinden geleni yapıyordu ve bunu, kendisi dahil, herkes biliyordu...

Camekanla kapatıp küçük bir işlik haline getirdiği balkonunda suluboya resimler yapardı boş vakitlerinde. Genellikle dergilerden, gazetelerden, kitaplardan görüp beğendiği güzel fotoğrafların resimlerini... Hiçbir iddiası, beklentisi yoktu yaptığı resimlerle ilgili. Sanki içinde kuytu bir yerlerde hapsolmuş, özgürlüğüne izin verilmesi imkânsız ‘şey’lerin kapısını azıcık araladığı, havalandırmaya çıkardığı zamanlardı onlar... Her resim birer mektuptu sanki; kendisinin hiç gitmediği ve gidemeyeceği yerlere, tanışmadığı ve tanışamayacağı insanlara yazılan, ama postaya atılmadan dosyalara dizilen isimsiz-adressiz mektuplar...

Galiba bir de; o resimleri yaparken ve bitirdikten sonra, ruhunda tam olarak tanımlayamadığı ama mutluluğa benzer bir şeyler duyumsadığı için belki, yapıyordu o resimleri... Ve öyle herkesin önünde kolayına açılmayan tozlu dosyalarda saklıyordu onları.

Tıpkı kendi yaşamı gibi...

Ara sıra, açıp bakardı dosyalarına. Neresi olduğunu hiç bilmediği yerler, hiç bulunmadığı mekanlar, hiç tanışmadığı, tanışamayacağı insanlar, yaşamlar... Garipserdi hep; hep bir yabancılık hissederdi resimlerine bakarken, sanki kendi ellerinden, kendi fırçasından çıkmamışlar gibi...

O hep buradaydı, bu küçük, kapalı balkonunda. Gideceği de yoktu hiçbir yere artık. Ama resimleri canları çektiğince dolaşıyordu dünyayı, gönüllerince yaşıyorlardı orda burda.

Şaşılacak şey doğrusu...

Her neyse. O da yaşayıp gidiyordu işte!..

Değil mi?..

Ara sıra dalıp gittiğinde o resimlere, şu anlamsız, derin iç geçirmeler olmasa bir de...

(...)"

(2019 yılında yayınlanan ‘Canı Sıkılıyordu Ölümün’ isimli öykü kitabımda yer alan 'Resim Yapmayı Seven Kararsız Bir Adamın Öyküsü' isimli öyküden bir bölüm…)

Murat Hiçyılmaz / [email protected] yahoo.com

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Murat Hiçyılmaz - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Hürriyeti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Hürriyeti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Hürriyeti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Hürriyeti değil haberi geçen ajanstır.



İZMİR MARKALARI

Şehir Markaları arasındaki yerinizi alın, fırsatı kaçırmayın

+90 (232) 246 82 46
Reklam bilgi

Anket 2019’un en başarılı belediye başkanı sizce hangisiydi?