Ohh, nihayet be!..

"(...) Ben, belki bilinçli olarak, belki de farkına bile varmadan, biraz kopmuştum masadan. Hayır, ilgim dağılmamıştı, sıkılmamıştım; sıkılmak ne demek, hem de bu masada, olur mu öyle şey!..

Ancak, bir yandan da bambaşka şeylerle dolup taşmaktaydı ruhum o sıra. Bir sürü farklı şeylerle...

Ama en etkilisi o an duyumsadıklarım içinde... ve en yoğunu; onca yıldır artık evim, yuvam olduğunu düşündüğüm çok uzak bir ülkede ve gerçekten çok sevdiğim, onların da beni çok sevdiklerinden hiç kuşku duymadığım bir topluluğun arasında, bilerek isteyerek seçtiğim ve beni her bakımdan tatmin eden bir işi yapıyorken, o hep gerisin geri hissettiğim, ama ne olduğunu bir türlü tanımlayamadığım bazı duyguların ilmek ilmek çözüldüğü, kendilerini ele verdikleri, o sert ve inatçı kabuğun kendiliğinden kırılıp içindekilerin dökülüverdiğiydi ortaya...

Evet, her ne kadar kök salmış olsam da artık, orada bir saksının içindeydim ben!.. Haydi, bu kadar dramatize etmeyeyim olayı; büyük, havadar, bakımlı bir seradaydım diyelim... Kimse koymamıştı beni oraya; ben, kendim, kişisel mecburiyetlerim sonucu seçmiştim o serayı, başka şansım yoktu çünkü...

Ve o seranın içinde, canımın istediği gibi sereserpe büyüyeceğim, gelişeceğim, dal budak salacağım, şen şakrak kahkahalar atarak korkusuzca, dallarımın arasına dolan rüzgarların, kuşların ve arıların benim neşeme ortak olup, dört bir yana tohumlarımı saçacağı özgür bir ormandayım diye kandırıyordum kendimi aralıksız...

Oysa oranın ormanları yabancıydı bana, tehlikeliydi, uyuşmuyorlardı benim hücrelerimin ve tohumlarımın içindeki sarmallara yüzyıllardır tek tek kazınmış yaşam bilgileriyle...

Kendi doğal yaşam kaynağımın çok uzağındaydım ben. Yirmibeş yıl çok kısa bir süreydi o sarmallara dizili küçücük taneciklerde yazılı bilgilerin yenileriyle yer değiştirmesi için. İşte bu yüzden, o yerleştiğim güzel serada hep bir eksiklikle varoluyordu benliğim. O eksikliği taşıyor, o eksikliği yaşıyordum ruhumun bir köşesinde. O sıra sıra dizili taneciklerin hepsi, ansızın savruluverdikleri uzak diyarların toprağında yabancılık çekiyorlar ve içten içe büyük bir özlem duyuyorlardı koparıldıkları ana toprağına...

Şimdi, elimde rakı kadehim, kar beyazı masa örtüsünün üzerine dizili, herbiri özenle hazırlanmış çeşit çeşit mezeleri tadarken... ve dostlarımın, çok uzun zamandır görmemiş olsak da birbirimizi, hemen çocuksu bir sevinçle dalıverdikleri derin muhabbeti keyifle seyrederken... ve geriden kulaklarıma dolan o tanıdık musikiyi dinleyip, o bildik havayı (sigara, ızgara dumanı, anason, azıcık Boğaz esintisi, karbondioksit, karbonmonoksit ve yetecek kadar da oksijen!) solurken ciğerlerime... bedenimdeki tüm hücreler ve o hücrelerin derinliklerinde yatan sarmallar dolusu gizemli tanecik, bayram ediyorlardı... "Ohh" diyorlardı, "Ohhh, nihayet be!.. İşte, nihayet döndük gerçek yuvamıza... Asıl toprağımıza!"

Bir ara, çalan eski bir şarkı -Neco muydu söyleyen, Alpay mıydı yoksa?- masanın suskunlaşmasına yol açtı:

“Ümit verme, insanım ben... Çek bakışlarını benden... Şüphe de etme sevgimden... Arkadaşımın aşkısın sen!”

Evet evet, Neco’ydu. Tabii, Ayşe dilini tutamadı yine. “Niye sustunuz lan adiler?.. Dut yemiş bülbüle döndünüz birdenbire. Şarkıyı mı beğenmediniz yoksa?” deyiverdi...

“Tercihle geçerse ömrüm... Yaşayamam ben, ölürüm... Dikkat, kimse anlamasın... Arkadaşımın aşkısın!”

Eh, nasıl olsa açılacaktı konu bir şekilde. Ayşe’nin hesapsız kitapsız, öylesine, aniden yaptığı bu giriş belki dağıttı bile sayılır o görünmeyen, ama elle tutulur yoğunluktaki sıkıntıyı. Güldü herkes, gülmek gerekiyordu bu espriye. (Espri miydi yalnızca?) Ne yapacaktık ki başka?.. Dişler kenetli, dudaklar gergin, içten olmayan -aynı zamanda, çok ama çok içten!- anlık bir gülümseyiş...

Kimbilir, yüz kaslarımızın o birkaç basit hareketi, küçük bir selamdı belki de, yirmibeş yıl geride kalmış birine ve çok acı bir hatıraya...

Yaşanan kısa sessizliğin ardından, Arda, tekrar rakı kadehini kaldırdı. Üç-beş saniye öylece tuttuktan sonra, hepimizin gözlerinin içine -yorgun, umutsuz, kederli ve dostça!- uzunca bir süre bakarak, “Haydi” dedi, “Onun şerefine de içelim...”

Diğer bütün sesler duyulmaz oldu. Yalnızca birbirlerine çarpan içleri sıvı dolu ince cam kadehlerin çınlamaları yansıdı kulaklarımıza. Anlık, kırılgan, hüzünlü...

“Hiçbir şey unutulmuyor, değil mi?” diye mırıldanarak sordu Cenk, gözlerimin içine bakarak, “Ne kadar uzağa kaçsan da, geliyorlar peşinden!”

“Hayır” dedim, “Unutulmuyor ne yazık ki!”

Ve biraz düşünüp, ekledim: “Güzel şeyler de var ama. Her şeyi unutursan eğer, onları da unutursun...”

(...)

(2011 yılında yayınlanan 'Ben Şaman' isimli anı/romanımdan küçük bir bölüm!))

Murat Hiçyılmaz / [email protected] yahoo.com

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Murat Hiçyılmaz - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Hürriyeti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Hürriyeti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Hürriyeti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Hürriyeti değil haberi geçen ajanstır.



İZMİR MARKALARI

Şehir Markaları arasındaki yerinizi alın, fırsatı kaçırmayın

+90 (232) 246 82 46
Reklam bilgi

Anket 2019’un en başarılı belediye başkanı sizce hangisiydi?