Vakitsiz bir telefon konuşması…

Vakit gece yarısını geçmiştir. Yazar Ömür Bulut evinde, çalışma odasında, bilgisayarının karşısında oturmakta, masanın üzerindeki bilgisayarın yanında açık duran büyük boy deftere karaladığı kargacık burgacık notlarına bakarak arada bir, artık sonuna yaklaştığı romanını yazmaktadır. Tamamen yoğunlaşmış durumdadır yazdıklarına. Klavyenin tuşlarının tıkırtılarından başka çıt çıkmamaktadır, ekranın mavi-beyaz aydınlığının dışında tek ışık yoktur, defter bile zar-zor okunmaktadır ama, böyle olması gerekmektedir Ömür Bulut’un yazması, yazabilmesi için: Diğer her şeyi dışlamak, unutmak, yok saymak; sadece kendi yarattığı evreni ve o evrendeki varlıkları koymak yerlerine...

Derken, çalışma masasının karşısındaki koltuğun üzerine öylesine atılmış hâlde saatlerdir odanın koyu gölgeleri arasında bir ölü gibi kaskatı yatmakta olan cep telefonu, o ana ve o dünyaya ait her şeyi darmadağın ederek, Ömür Bulut’un hiç beklemediği, kesinlikle hazırlıksız olduğu ve neredeyse yaşamsal bir tepki verdiği tiz çığlıklarla çalmaya başlar. Hep böyle değil midir sanki; en önemli şeyler en beklenmedik anlarda çıkarlar karşımıza...

“Aloo?”

“Merhaba. Ömür Bulut’la mı görüşüyorum?”

“Evet, benim.”

“Ömür Bey, iyi günler.”

“İyi günler???”

“Şimdi, bu saatte arayan bu münasebetsiz de kimdir acaba diyorsunuzdur içinizden, değil mi?”

“Estağfurullah. Ama özür dilerim, gerçekten çıkaramadım sesinizden kim olduğunuzu.”

“Evet, kimliğimi sesimden çıkarmanız, imkânsız doğrusu.”

“Bir kez daha özür dileyerek soruyorum ama, kim olduğunuzu söyler misiniz lütfen? Tanımadığım insanlarla gecenin bu saatinde sohbet, pek yaptığım bir şey değil. İnanın çok işim var.”

“Hımmm… Sanırım yazıyorsunuz şu anda. Yeni bir kitap üstünde çalışıyorsunuz.”

“Ah, evet. Neyse, bu sözlerinizden telefonda öylesine, herhangi bir numara çevirip arayan -affedersiniz- sapıklardan biri olmadığınız anlaşılıyor en azından. Kim olduğumu biliyorsunuz.”

“Tabii biliyorum. Telefonu açtığınızda da adınızla hitap etmiştim size, unuttunuz mu?”

“Evet, evet. Doğru, haklısınız. O noktayı atladım.”

“Olabilir. Takmayın kafanıza. Şu anda kafanız o kadar dolu ki yazdıklarınızla, aniden başka bir konuya geçiş yapmakta zorlanıyorsunuz.”

“Nereden biliyorsunuz bunu?”

“Hakkınızda epeyce fazla şey biliyorum aslında, doğrusunu söylemek gerekirse.”

“Nasıl ulaştığınızı da bu bilgilere, sorabilir miyim? Haa, evet, anlıyorum; kitaplarımdan, hakkımdaki yazılardan toparladınız herhâlde. Galiba bir söyleşide anlatmıştım o özelliğimi; bir konuya yoğunlaşmışken, başka bir konuya geçerken zorlandığımı falan. Oradan vardınız bu sonuca değil mi? Güzeeel… Sevdim bunu. Akıllıca.”

“Demek sevdiniz? Ve akıllıca buldunuz, öyle mi? Hah hah haa!”

“Evet. Sizi bu kadar eğlendirmek de, ayrıca mutlu etti beni.”

“Özür dilerim, tutamadım kendimi.”

“Önemli değil. Bu arada, bu güzel sohbeti bozmak istemem ama, hâlâ kim olduğunuzu söylemediniz. Bir sakıncası yoksa onu da söyleyin bari, kaldığımız yerden devam edelim sohbetimize. Beni de boşu boşuna uğraştırmayın kim olabileceğinizi tahmin etmek için.”

“Söyleyeceğim Ömür Bey, sabırlı olun lütfen. Sırası gelince tabii!”

“Hımmm, anladığıma göre önceden düşünülmüş, planlı programlı bir görüşme yapmaktayız şu an, değil mi?”

“Eh, öyle de diyebiliriz belki. Evet, sizi arayıp aramamak konusunda oldukça düşündüm, bu doğru. Ama şu yaptığımız konuşma, başladığı andan itibaren tamamen doğaçlama, emin olun.”

“Peki. Kimliğinizi hemen açıklamamak konusunda ısrarlı olduğunuzu anlıyorum. Ki, bu durumda beni iki basit seçenekle karşı karşıya bırakıyorsunuz: Telefonu kapatıp bu konuşmayı kesmek, ya da şartınızı kabul edip devam etmek.”

“Bravo! Bilmem siz de farkında mısınız ama, yavaş yavaş bu telefon konuşmasına konsantre olduğunuzu görüyorum. Bu da demektir ki; kapatmak yerine devam etmek şıkkını seçmeniz daha olası.”

“Herhâlde. Benden de size bir bravo doğrusu; şahsen tanışıp tanışmadığımızı henüz bilmiyor olsam da, beynimin çalışma yöntemleri konusunda hep doğru tahminler yapmaktasınız.”

“Biliyor musunuz Ömür Bey, bunu benden daha iyi kimse yapamaz sanıyorum.”

“Gerçekten mi? Merakım gittikçe artıyor sahiden. Böylesi bir iddiada bulunan kişiyi mutlaka tanımam, hem de oldukça iyi tanımam gerekmez mi sizce de?”

“Ben size beni tanımıyorsunuz demedim ki.”

“Tanıyor muyum sizi, tanışıyor muyuz yani bir yerlerden?”

“Tabii. Hem de çok yakından tanışıyoruz.”

“Allah Allah. Çok yakından tanıdığım herkesi, daha ağzından çıkan ilk kelimeyi duyduğumda çıkarırım sanıyordum telefonda.”

“Eh, beni çıkaramamış olmanız normal, ilk defa konuşuyoruz çünkü.”

“Ve çok yakından tanıyoruz birbirimizi.”

“Evet, aynen.”

“Bilmece gibi konuşuyorsunuz doğrusu.”

“Farkındayım. Ancak, öyle uzun uzun oyalamayacağım sizi çözmek için bilmeceyi. Fazlaca döndürüp dolaştırmadan, bir an önce konuya gelmek istiyorum ben de.”

“Gelin o zaman, ben sizi engellemeyeyim.”

“Hah hah haa! Şakacısınız.”

“Bilmiyor muydunuz? Bilmeniz lazım bunu da.”

“Tabii ki biliyorum. Ne sandınız?”

“Tamam, peki. Benimle ilgili her şeyi çok iyi bilen bir insansınız. Eh, biraz gizemli takılmaktan da hoşlanıyorsunuz galiba. Gece yarıları -çok yakından tanıdığınız!- insanlara telefon etmekten ve onları şaşırtmaktan hoşlanıyorsunuz sanırım bir de. Veee, gelmek istediğiniz bir konu var.”

“Aynen öyle. Bu arada, aklımdayken; karakterimle ilgili yorumlar yaparken daha dikkatli olmanızı öneririm. Ucu size dokunabilir sonra.”

“Sahi mi? Hiç tanımadığım... pardon, bundan emin değiliz şimdilik, en azından şu ana kadar kimliğini bir türlü çıkaramadığım biriyle oldukça yakın bağlarım olduğunu iddia ediyorsunuz yanılmıyorsam, öyle mi?”

“Neden ‘aynen öyle’ lafını bu kadar sık kullanmaya başladım acaba?”

“Oooo... Espriliyiz de.”

“Sesinizde alaycı bir ton mu var, yoksa bana mı öyle geldi?”

“Rica ederim. Alay etmek ne haddime?.. Sizin kadar rahat olmak istiyordum sadece. Pervasız, gecenin bu saatinde birilerini arayıp gönlünce sohbet etmek isteyen, eeee, nasıl desem; ‘çok tanıdık bir yabancı’ kadar teklifsiz, içten, açık...”

“Sıkıldınız mı yoksa? Telefonu kapatmak mı istiyorsunuz?”

“Eeee, aslına bakarsanız şimdiye kadar çoktan kapatmış olmam gerekiyordu. Ama sonunda nereye varacağıyla ilgili bu ilginç ve garip konuşmanın, içten içe bir merak duymuyor da değilim açıkçası.”

“Peki, anlıyorum. Sınırlarınızı daha fazla zorlamadan konuya gelsem iyi olacak galiba.”

“Evet. Lütfen. Bence de en doğrusu bu.”

“Hımmm... Dinleyin öyleyse: Her ne kadar şaşırtıcı, komik, saçma, imkânsız vesaire geliyorsa da kulağa; şu anda yazmakta olduğunuz romanın kahramanıyım ben.”

(…)

(2019 yılında yayınlanan “Canı Sıkılıyordu Ölümün” isimli öykü kitabımdaki “Vakitsiz Bir Telefon Konuşması” öyküsünden bir bölüm!)

Murat Hiçyılmaz / [email protected] yahoo.com

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Murat Hiçyılmaz - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Hürriyeti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Hürriyeti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Hürriyeti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Hürriyeti değil haberi geçen ajanstır.



İZMİR MARKALARI

Şehir Markaları arasındaki yerinizi alın, fırsatı kaçırmayın

+90 (232) 246 82 46
Reklam bilgi

Anket 2019’un en başarılı belediye başkanı sizce hangisiydi?