Işığın gizemi…

“Evet, sonuçta görülüyor ki sevgili okurlarım, şu an bildiğimiz canlıların hemen hepsi gerekli yaşam enerjilerini ışıktan almaktadır.

Basit bir örnek verelim: Bir otomobilin hareket etmesi için yakıta, yani benzine ihtiyacı vardır diye düşünürüz haklı olarak, değil mi? Öyle ya, benzin olmadan (yani gerekli enerji sağlanmadan!) otomobil nasıl hareket edebilir ki? Burada benzin, bizim yediğimiz besinlerin karşılığıdır. Vücudumuz da, gerekli ve yeterli besinleri almadan çalışıp işlevlerini yerine getiremez doğal olarak.

Ancaaak, deposuna doldurduğumuz benzinin otomobili nasıl hareket ettirdiğini veya yediğimiz besinlerin vücudumuzu nasıl çalıştırdığını düşündünüz mü hiç?

Düşünmüşsünüzdür mutlaka, ama yine de dinleyin bir: Bu soruya verilecek yanıtın anahtarı, otomobillerin bujilerinde çakan kıvılcımlarda ve bizim hücrelerimizde patlayan ‘ışık paketçikleri’nde gizlidir. Motorun içindeki yanma odasına giren yakıt, aküden gelen elektrik akımının bujide çakmasıyla yanar ve pistonu iterek hareketi sağlar. Aynı şekilde; soluyarak aldığımız oksijen, dolaşım sistemimizdeki kana yüklenerek hücrelere ulaştırılır ve beraberinde taşıdığı ‘ışık paketçikleri’nin patlamasıyla yediğimiz besinlerin yanmasını sağlar. Bizler de bu enerjiyi kullanarak yaşamsal faaliyetlerimize devam ederiz.

Otomobil örneğiyle sürdürelim: Aracın bünyesine giren yakıt, motor içinde yakılıp hareket sağlandıktan sonra, geriye kalan tüm kalıntılar sistemin dışına atılır. Yani, yakıt sistemin içine dahil olmaz, sistemin yapısını değiştirmez. Sadece gelir, işlevini yerine getirir ve artık düzeni bozulan, tekrar (enerji kaynağı olarak) kullanılamayacak durumdaki haliyle, sistemi terkeder. Terketmek zorundadır, çünkü sistemin işlemesi için sürekli enerjiye gereksinim vardır ve kullanılıp enerji verme özelliğini kaybeden yakıt yanma odasından atılıp, yerine yenisi alınmalıdır.

Vücudumuza giren besinler de, yakılıp kullanıldıktan sonra hepimizin bildiği şekillerde dışarı atılmaktadır. Ayrıca, hücrelere ulaşan oksijen molekülleri de, hücre içinde oluşan kimyasal reaksiyonlar sonucu açığa çıkan karbonu yüklenerek karbondioksite dönüşmekte ve soluma yoluyla vücuttan atılmaktadır. Sonra, karbondioksit tekrar yeşil bitkilerin fotosentezine girmekte, yine karbonundan ayrışmakta ve saf oksijen olarak bize geri dönmektedir.

Büyük yaşam döngüsü!..

Ancak bana sanki hücrelere giren, ama atmayı unuttuğumuz bir şeyler kaldı gibi geliyor. Siz ne dersiniz, bunlar neler olabilir acaba?

Yaa evet, ‘ışık paketçikleri’ kaldı içerde; patlayıp dağıldıktan sonra geriye bıraktıkları infra-elementel artıklar, yani ‘bion’lar, hâlâ girdikleri hücrenin içinde atılmayı bekliyorlar!

Bionlar, normal şartlarda bünyelerindeki enerjiyle tekrar ışıklaşarak hücreyi terkederler. Fakat bir yerde toplanıp yoğunlaştıklarında, o bölgede kalıcı bir yığıntı oluşturabilirler. Tıpkı, zamanla buji başlarında oluşan ve bujiyi kullanılmaz hale getiren küçük yığıntılar gibi.

İşte o bion yığıntıları, özellikleri ve etkileriyle, bilimin yetersiz kaldığı ve açıklamakta zorlandığı birçok önemli olayın ve oluşumun ardındaki basit ve yalın gerçektir aslında, peki bunu da biliyor muydunuz sevgili okurlarım?”

(…)

“Biliyoruz ki sevgili okurlarım, hücre, dışarıyla alışverişini belli bir geçirgenliğe sahip zarı sayesinde yapmaktadır. Geçişim (osmose) denilen bu olay hücrelerin, dokuların, organların ve sonuçta canlıların yaşamsal fonksiyonlarını sürdürebilmeleri için çok önemli bir etkendir. Geçişim olayının sağlıklı bir şekilde sürekli yapılabilmesinde en belirleyici unsurlar; hücre içi basınçla hücre dışı basıncın geçişim için gerekli dengede olması ve hücre zarının geçişim yapabilme özelliğini koruyabilmesidir. Bu iki unsur sorunsuz olarak sağlandığı sürece hücrenin ve dolayısıyla canlının yaşamsal faaliyetleri de sorunsuz olarak devam etmektedir.

Hücre içi basınç, gelen besinlerin molekül çözümü işinde enerji kaynağı olarak kullanılmak üzere hücre içinde depolanmış ışık paketçiklerinin ve iyonize haldeki atomların; hücre dışı basınç ise, yine iyonize atomların ve vücutta biriken bionların oluşturduğu artı ve eksi yüklerin dinamiğinden ileri gelmektedir. Genelde hücre içi basınç, dış basınçtan daha büyüktür. Ortamı dengelemek ve hücre fonksiyonlarının devamlılığı için, dış basıncın yeterli düzeyde tutulması, yani ortama bion akışı sağlamak gerekir. Denge bozulduğu zaman, yani bazı bölgelerde gereğinden az, bazı bölgelerde ise gereğinden çok bion biriktiğinde, vücut normal düzenini kaybeder. İşte, uzmanların akapunktur iğneleriyle ve şifacıların elleriyle yaptıkları ‘mucizevi’ tedaviler, belli bölgelerde oluşan bion yığıntılarını çözüp, dengeli bion akışı sağlamalarından kaynaklanmaktadır.

Bionlar bedende belli kanallar boyunca sıralanan birtakım noktalarda yoğunlaşmıştır. Bu kanallar, yukarıda sözünü ettiğimiz, hücrelerin ve dolayısıyla organların düzenli ve dengeli çalışmalarını sağlayan ‘yaşam enerjisi’ni taşırlar. Akapunktur iğneleriyle ya da şifacının elleriyle yapılan; kanalların üzerindeki bion yığıntılarını dengeli bir şekilde dağıtıp, tıkanmış kanalları açarak veya aşırı açık kanalları kısarak hassas bir ayar/düzen oluşturmaktır.

Bionlar, bir yandan hücre çalışmalarını eşit gerilimde tutarak yaşamsal önemde bir işlevi yerine getirirlerken, öte yandan da zaman içinde maddesel yığıntılar oluşturup, hücrenin geçirgenliğinin ve bölünüp çoğalma yeteneğinin giderek azalmasına ve sonunda hücrenin yaşamsal faaliyetlerini yapamayacak hale gelip, ölmesine yol açarlar.

Bu ilginç ve paradoksal oluşum, bionların aşırı yoğunlaştığı bölgelerde ışıksı niteliklerini kaybedip çökerek madde kütlelerine dönüşmesi neticesinde ortaya çıkar. Kütle miktarı zamanla artarak canlının yaşamsal fonksiyonlarında yetersizlik ve bozulma, yani ‘ihtiyarlık’; en sonunda da yaşamsal fonksiyonların tamamen durması, yani ‘ölüm’ halini getirir.

Şöyle ki; hücre, besin alışverişi yapabilen, soluyan ve çoğalabilen canlı bir mekanizmadır. Normal şartlarda bölünerek çoğalan hücre, geride hiç ceset bırakmaz. Bir hücre ikiye bölünür, sonra dörde, sekize, onaltıya, vesaire... Ancak, bionların çökmesiyle oluşan madde kütlesi tarafından bir kabuk gibi sarılarak geçirgenliğini kaybeden, gerekli besinleri alamayan ve soluyamayan hücre sonunda ölür ve bir ceset olarak kalır. Ölü hücre miktarı arttıkça, hücrelerden oluşan doku ve organlar da zayıflamaya, işlevlerini tam olarak yerine getirememeye başlarlar. Bu durum canlının ihtiyarlık halidir. Öyle bir an gelir ki, canlı hücre miktarı dokunun ya da organın yaşaması ve işlevlerini sürdürebilmesi için gerekli sınırın altına düşer; doku, organ ve dolayısıyla canlı ölür.

Sonuçta görülüyor ki sevgili okurlarım, bir yönüyle canlılara yaşam veren bir olgu, diğer yönüyle onları yokeden, ölümlerine yol açan bir fenomen olarak karşımıza çıkıyor. Ne çare ki evrensel bir gerçek bu, her şey aynı anda birbirinin zıddı iki durumu içinde barındırıyor: Karşılaştıklarında birbirlerini yokeden tanecik ve karşı tanecikler, tüm madde ve enerji taneciklerinin yapısında görülen dalga-parçacık ikilemi, cisimlerin enerji-kütle eşdeğerliği, sonsuzluk ve hiçlik kavramları, varoluş ve yokoluş, karanlık ve aydınlık, doğru ve yanlış, yalan ve gerçek, yaşam ve ölüm, her şey...”

(2001 yılında yayınlanan ilk romanım ‘Büyük Yapıt’tan ışığın yaşamsal önemi ve işleviyle ilgili iki bölüm!)

Murat Hiçyılmaz / [email protected] yahoo.com

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Murat Hiçyılmaz - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Hürriyeti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Hürriyeti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Hürriyeti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Hürriyeti değil haberi geçen ajanstır.



İZMİR MARKALARI

Şehir Markaları arasındaki yerinizi alın, fırsatı kaçırmayın

+90 (232) 246 82 46
Reklam bilgi

Anket 2019’un en başarılı belediye başkanı sizce hangisiydi?