Geri dönmek İstanbul'a...

10 Ocak güncesi...

Niçin geldiğimi İstanbul’a, sanki unutmuş gibiyim. Hatırlamak istemiyorum ya da; işime gelmiyor hatırlamak, geçmişin borçlarını bir kez daha yüklenmek sırtıma, ağır geliyor. Biliyorum, kaçamayacağım. Kaçamadığım için buradayım zaten. En ufak bir şansım olsaydı eğer, gelmezdim herhalde. Fakat, öyle ya da böyle, şu an buradayım işte; İstanbul’da. Benim olan, ama benim olduğunu unuttuğum şehirde... Yanlış mı söyledim; ‘ona ait olduğum, ama ona ait olduğumu unuttuğum şehirde’ mi demem gerekiyordu yoksa?.. Aslında her ikisi de doğru tabii, hiç fark yok ki aralarında...

Arda’yı aramalıyım. Bir an önce bulmalıyım onu, geldiğimi haber vermeliyim, mektupta yapacağını söylediği şeyi yapmasını engellemeliyim mutlaka... Bunca yıldan sonra, artık her şey üzeri küllenmiş sevimsiz bir rüyadan ayırt edilemeyecek hale gelmişken tam, böyle bir aptallık yapmasına izin vermemeliyim...

EN AĞIR YÜK

Hayır, hakkı yok buna artık, o cezasını çekti zaten. Sırtında onca yükle bu kadar yıl yaşamaktan daha ağır bir ceza olabilir mi?.. En kolayı, öldürecekse eğer, hemen o gün öldürmesiydi kendini, beklememesiydi bugüne değin. Bunca yıl ve eziyetten sonra, haksızlık bu. Hem kendisine karşı, hem de O’na karşı...

Kaldı ki, eğer hâlâ yeterince ödemediğini düşünüyorsa kefaretini suçunun, yine de çok saçma ve anlamsız o yapmayı planladığı şey. Ödemek için daha fazla yaşamak zorunda çünkü... Yaşamına bir an önce son vermesi değil, yaşayabildiği kadar çok yaşaması lazım. Bir gün daha yaşamak için her şeyi yapmalı, ödeşmek istiyorsa Pınar’la, eksik buluyorsa ödediklerini şimdiye kadar...

Hay Allah, neler düşünüyorum ben, nereden çıktı bunlar şimdi?..

Diğer yandan, İstanbul fena çarptı beni, beklemiyordum doğrusu bu kadarını... İstanbul’un benim için ifade ettiği anlamı unutmuşum. Küçümsemişim belki de, anlayamamışım. Buradaki her şeyin görünür bir anlamı var; yüzeysel, herkesin benzer şekillerde algıladığı, öyle benimsediği, kanıksadığı artık, görüp geçtiği... Ama bir de derinde yatan anlamları var; farklı, kişisel, yoğun, vurucu, sarsıcı... Havaalanına indim, oradan Taksim’e geldim, bir de Taksim, Beyoğlu falan dolaştım biraz dün, o kadar. Ama, gözüme takılan her ayrıntı, kulağıma ulaşan her ses, aldığım tüm kokular, tattığım tüm yemekler, dokunduğum, varlıklarını algıladığım her şey; yirmibeş yıl önce terkettiğim şeylerin anılarıyla dolu tıka basa... Sanki bunca yıldır özene bezene saklamışlar içlerinde o anıları, koruyup kollamışlar, yitip gitmesine izin vermemişler... Ve, açılıp döküveriyorlar şimdi karşılarına çıkınca ben... Vazifelerini yapmış olmanın ferahlığıyla, rahatlığıyla boşaltıyorlar içlerinde bana ait olanı, geriye kalanı benden, geride bıraktıklarımı bu şehirde...

SEVDİĞİM YERLER, ANILAR

Onca şehir dolaştım buradan ayrıldıktan sonra. Uzun zaman kaldıklarım oldu, New York gibi. Ve şimdi, yıllardan beri, Seattle’da yaşıyorum. Benimsedim artık Seattle’ı da, birçok anım birikti oraya ait; sevdiğim yerler, insanlar, kokular, tatlar, olaylar...

Belki yirmi-yirmibeş yıl sonra dönsem Seattle’a, burada hissettiğim duyguların benzerini duyarım az çok, orada da böylesine etkilenirim diye düşünüyorum. Ama biraz daha düşününce, imkansız olduğunu anlıyorum bunun. Tabii ki Seattle’da farklı benim için, turist olarak gittiğim, üç-beş gün kaldığım yerlerden çok farklı anlamlar taşıyacak her zaman. Fakat İstanbul’un yerini alamaz, öyle bir olasılık yok kesinlikle!.. Tek bir yer var insanın yaşamında, ikincisi sığmıyor, sığamıyor artık... Fazla geliyor, ne bileyim işte, yetersiz kalıyor... Ya da, ilki gibi köklenmek, dallanıp budaklanmak için zaman yetmiyor, toprak yetmiyor, besin yetmiyor...

BELLEKTEKİ DERİN İZ

Her tohum bağrında uyandığı toprağı kazıyor belleğine; incecik filizinin boy verdiği, rüzgarında salındığı, güneşinde kavrulduğu, karında titrediği, yağmurunda ıslandığı, beslenip serpildiği... Başka topraklar ne denli verimli olsalar, ne kadar çok şey vadetseler de; hep o ilk uyanışın, o sıcak ana kucağının izi yer ediyor bellekte; diğerleri hep ‘üvey’ kalıyor...

Offf, durmuyor kalemim, elim, düşüncelerim, duygularım burada. Akıp gidiyorlar, engelleyemiyorum bir türlü...

(…)

(2010 yılında yayınlanan ‘Ben Şaman’ isimli romanımdan kısa bir bölüm!)

Murat Hiçyılmaz / [email protected] yahoo.com

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Murat Hiçyılmaz - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Hürriyeti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Hürriyeti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Hürriyeti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Hürriyeti değil haberi geçen ajanstır.



İZMİR MARKALARI

Şehir Markaları arasındaki yerinizi alın, fırsatı kaçırmayın

+90 (232) 246 82 46
Reklam bilgi

Anket 2019’un en başarılı belediye başkanı sizce hangisiydi?