Neden varım?..

Doğrusu seni bilmem ama sevgili okur, ben, şu dünyadaki varlığımı sorgulama ihtiyacındayım sürekli…

Neden varım?..

Varlığımın -varoluşumun!- bir nedeni olabilir mi?..

Varsa eğer, nedir?..

Ne olmalıdır?..

Yoksa, evrendeki canlı-cansız tüm varlıklar gibi, öylesine, hiç nedensiz, sınırsız yolculuklarında tesadüfen bir araya gelmiş birkaç parçacığın oluşturduğu geçici, sıradan, neredeyse hiç hükmünde bir varlık mıyım sadece?..

Evrensel düzeyde neyi değiştirebilirim?.. O denli bir güç, bir etkinlik vehmedebilir miyim kendime?..

Edemezsem, -ki; öyle görünüyor!- o halde bu soruları sormamın amacı ne?..

Verecek bir yanıtım olmadıktan sonra!..

Versem, en azından vermeye cesaret etsem dahi, yalnız benimki değil, verilen tüm yanıtların toplamı, en ufak bir anlam ya da değer ifade ederler mi?..

Eee, hiçbir anlam, hiçbir değer ifade etmiyorsa ve etmeyecekse eğer, şu verdiğim, vermeye çalıştığım yanıtlar nedir o zaman?..

Her şey bir yana, sadece bu soruları sorabiliyor ve birtakım yanıtlar verebiliyor olmam dahi, ne manaya geliyor, nasıl bir duygudan-dürtüden kaynaklanıyor acaba?..

Bunları düşünürken, aklıma şöyle küçük bir ‘senaryo’ geliyor:

Diyelim ki; içinde akıllara durgunluk verici bir hazinenin saklandığı bir kasanın dört, sekiz veya ne bileyim, oniki sayılı bir şifresi var

Sayı önemli değil. Varsayalım, sekiz…

Ve, bu sayılardan yalnızca birini bilen, aralarında benim de olduğum, toplam sekiz kişi var…

Yani, kendi sayımı biliyorum ama, diğerlerinden haberdar değilim. Ve kesinlikle öğrenme şansım da yok. Diğerlerinin olmadığı gibi…

Şimdiii…

Durum nedir?..

Ben -gerçekten de!- çok önemli bir bilgiye sahibim…

Aynen benim gibi, diğer yedi kişi de çok önemli bir bilgiye sahipler…

Ancak, hiçbirimizin sahip olduğu bilgi tek başına bir anlam, değer ifade etmiyor…

Fakat, hepsi birleştiğinde çok çok önemli bir hale geliyor…

Peki, bu durumu nasıl yorumlamalıyız?..

Ben, örneğin sahip olduğum bilgi hakkında, ne tür bir yorum yapabilirim?..

Tek başına bir hiç!..

Kupkuru bir sayı sadece…

Öte yandan, şifrenin kendisi de, bendeki parça olmadan bir hiç…

Diğerleri olmadan benimki, benimki olmadan diğerleri anlamsız…

Sonuçta, elimdeki bilgiyi diğerlerindekiyle tamamlamam gerekiyor...

Kim bunu önce başarırsa, büyük ikramiyeyi o kazanacak…

Elbette en doğru, en kestirme yol; birlikte hareket etmek…

Ama insanoğlu bu, neyi nasıl yapacağı bilinmez. Bazen gözü dönüyor, her şeyi kendine istiyor. Elindekinden de olacağını hiç düşünmeden!..

Neyse, işin o taraflarına hiç girmeden sorayım: Ne dersin, senin beyninin bir köşesinde de çok çok önemli bir bilgi yatıyor olabilir mi acaba?..

Diğerleriyle bir araya gelip, olağanüstü bir hazinenin kilidini açmanızı sağlayacak, ancak senin sahip olduğunu –henüz!- bilmediğin bir bilgi?..

Kimbilir?..

Bir de bu açıdan düşün bakalım aklından geçenleri -ve hayatın(ın) anlamını!-, nerelere varacaksın…

Murat Hiçyılmaz / [email protected]

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Murat Hiçyılmaz - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Hürriyeti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Hürriyeti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Hürriyeti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Hürriyeti değil haberi geçen ajanstır.

03

Abdurrahim Çokgüngör - 1*Şahsen müsademe-i efkar taraftarı değilim. Bu kavram her alanda batışın cereyan ettiği 19. Yüz yıl aydınlarının çarpışarak batalım stratejisi idi. Doğru olan fıtrata uygun olan yardımlaşmayı öngören mübadele-i efkardır. Mübadele-i efkar ile hakikate ulaşmaktır. Kimi kendine şunu sorar “Ben kimim. Nereden geldim. Nereye gidiyorum?” Aslında yaratılışın gayesi de bu sorulara cevap buldurmaktır. Materyalist felsefenin doğrusu biz maymundan türediğimiz idi. İddia o. Ama o maymun denen şuursuz hayvan nereden geldi ve nasıl oldu da eşref-i mahluk olan insan ondan türeyip bütün varlıklara üstünlük kurduğu sorusuna cevab olamaz. 200 yıllık “Hiçbir şey yoktan var olamaz var, olan da yok edilemez” fikri ile eğitilirken acı gerçek bir gün geldi yüzsüz yüzlere tokat iner gibi iflas etti. Gerçek şu “Yoktan var olduk ve yine yok olacağız ve de olmaktayız.” 20. Yüzyılın başlarında ortaya çıkan ve asrın ortalarında anlaşılan gerçek “yok idik var olduk.” Yani enerjinin maddeye dönüşmesi ile var olduk. Ve bu madde-cismaniyet yine enerjiye dönüşerek yok olabilirliği gerçeğini Einstein’ın bile başlangıçta red etti ama 1930’larda kabul edip yaratılışın sırrı ilmen çözüldü. Gerçek bu. O zaman sahi ben kimim? Nereden geldim? Felsefe beni maymun çıkmazına sokarken Hz. Ademle başlayan ve özellikle Nuh ile insanlığa babalarının ortaya koyduğu hakikat şu: İnsan eşref-i mahluk ve de yeryüzünde Yaradın’ın halifesi yani onun adına hareket temekle yükümlü varlıktır. İnsanın dünya gelişinin tek ve ana gaye Allah’ı bilmek, tanımak, ve inanmaktır. Tevhid sırrı ile bütün alemlerin Rabbin yaratılış sergisini kalb-vicdan-akıl ile temaşa ve O’na inanmaktan ibarettir.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 20 Ekim 04:03
02

Abdurrahim Çokgüngör - 2-Tevhid ve ehadiyet sırrı alemleri yaratan Allah’ı ubudiyet ile tanımak ve inanmaktır. İnsan bu maksat ve gayeye uygun olarak yaratılmıştır. İnsan kainat ağacının son meyvası olarak sayısız istidatlar, kabiliyetler, meziyetler, meyiller, arzular, istekler ve emellere sahip olarak yaratılmıştır. Kainat sarayının en donanımlı misafiridir. İnsan ebedi hayatın beşiği olan bu dünyaya gönderilirken çok önemli görevleri yerine getirmesi istenmiş. Bu görevlere çalışması için de güçlü teşvikler kadar ona dehşetli tehditler de edilmiş. Ebedi saadet ödülünün yanında ebedi azap akibeti gibi. İşte o insan bu dünyaya geldiğinde hayata tutunmasından sonra verilen kabiliyet ve istidatları geliştirerek önce Yaradan’ı bilmesi ve tasdik etmesi beklenir. Çünkü hayat vücudun olgunlaşması ve gelişmesi için verilmesinin yegane sebebi Allah’a inanmaktır. Ve onu sanatı ile överek insanlara anlatmaktır. Sonra huzur-u daimiyi kazanmaktır. İnsan bir manada kainatın çekirdeği olduğu gibi bu çekirdeğin de çekirdeği de kalptir. Kalp imanın mahallidir. Duyguları vicdan ile yansırken, fikrilerinin göründüğü yer ise akıldır. Kalb inandığının ilimle doğrulanması için aklı çalıştırır. Maddi delilleri ilim ve fen ile bulur. Vicdanı ile de hisseder. Vicdan bir manada imanın da mahallidir. Öyleki görünen alem ile gayb aleminin kesiştiği yerdir vicdan. Bir manada duygusal zekanın mekanıdır. İşte kişi dünyaya geldiğinde ona verilen 12 kadar latife ile hayatı tanıyarak nereden gelip nereye gitmekte olduğunu anlamaya çalışır. Kalbin sayısız hizmet güçleri vardır onunla hakikati bulur.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 20 Ekim 04:00
01

Abdurrahim Çokgüngör - 3-Çok ünlü sözdür “Kendini bilen Allah’ı bilir”. Çünkü insan kendine baktığında ona verile bedeni cihazlarının çalışmasında kendi iradesinin bir hissesi ve hükmü yoktur. Ortalama bir insanda 100 trilyon hücre bulunur. Bu hücreler her yıl iki kez yeniler. Yani insan yılda 2 kez ölür ama yenilenen hücrelerle hayatı devam eder. Her hücrede saniyede 3 kadar işlemi vardır. Ayrıca her hücrede 46 kromozom ve her biri 20 bin sayfayı içeren 46 ciltlik dev bir ansiklodediyi dolduracak kadar bilgi vardır. Bu bilgileri kim o hücrelere yerleştirdi? O yaradan sanatkar bununla ne murad etmiş. Bütün bunları dünyaya gelen insanın anlaması beklenir. Ona verilen yetenekler bu maddi hayat içindir. Ve bu maddi hayatın sırrı onda yani cisimlerde tecelli eden İlahi isimleri okuyarak Yaradanı kainatın sahibi bulmakla yükümlü. Cenab-ı Allah gizli bir hazine idi ve bilinmek istendiğinde isimlerinin görüneceği maddi alemi yaratarak bunun insan tarafından bilinmesini murad etti. Mesele budur. Sizdeki yetenek ne idi. Bedi isminin tecellisi ile ehl-i kalem olduğunuz. Başkasında ise Şafi ismi tecelli ettiğinde ondaki bu ismin tecellisi ile doktor olma istidadı vardı ve kendini eğiterek şifa verir hale geldi. Şafi isminin tecellisi ile. Her insanda ism-i azam olarak bir isim tecelli ederken diğer isimleri onun yönetiminde yaratılışı gerçekleştirirken huy ve mizacını tayin eder. Kimi Celal kimi Cemal isimlerinin tecellisi ile hayat sürer. Biraz uzadı kesiyorum.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 20 Ekim 03:58


İZMİR MARKALARI

Şehir Markaları arasındaki yerinizi alın, fırsatı kaçırmayın

+90 (232) 246 82 46
Reklam bilgi

Anket 2019’un en başarılı belediye başkanı sizce hangisiydi?