İnsan istemiyorum

“İnsan istemiyorum,

mehtap otursun karşımda.

Aramızda da rakı, balık, beyaz peynir

ha, bir de çoban salatası olsun.

Görmüş geçirmiş deniz

hikayeler anlatsın

dalgalarının sarhoş sesiyle.

Ve şarkılar fısıldasın rüzgar

tenimi okşayan ılık nefesiyle...”

Fırat Atasoy, sık sık yaptığı gibi, kütüphanesinde özenle sakladığı eski defterlerini karıştırıyordu yine. Ona iyi gelirdi bu; bir anda kendini etiyle, kemiğiyle uzun yıllar öncesinin o neşeli, heyecanlı, coşku dolu günlerine dönmüş bulurdu hep.

Defterlerin çoğu tuttuğu günlüklerdi. Kimisi üzerinde futbolcu resmi olan ince karton kapaklı okul defterlerine, kimisi ajandalara, kimisi de kalın ciltli, kalın yapraklı albenili defterlere yazılıydı günlüklerin. En fazla birkaç ay sürüyordu devamlılıkları, sonra aniden kesiliveriyordu. O gün neler yaptı, nerelere gitti, ne yedi, ne içti, hangi kitabı kaç sayfa okudu, herhangi bir konuyla ilgili aklından neler geçti, hayalleri, planları, her şey vardı yazdıklarında. Okuyunca tekrar o günlere döndüğünü hissetmesinin bir nedeni de bu denli ayrıntılı olmalarıydı herhalde. Sonunda sıkılıp da yazmayı kesince, defterlerin geri kalanını yaptığı ya da yapmayı düşündüğü işlerle ilgili projeler ve çizimler, hesaplar, öyküler, roman taslakları, felsefi ve bilimsel konularda kısa karalamalar, araya serpiştirilmiş şiirler ve başka bir sürü şeyle tüm sayfalar tükenene kadar doldurmuştu. Şimdi okuduğu şiirin anısı büyüktü: Üniversitedeyken yazmıştı ve bir meyhane gecesinde, tesadüfen orada bulunan ünlü bir şaire okumuştu bu şiiri. Şairin tepkisi ise “Şiirle miirle uğraşacağına, sen otur efendi gibi önündeki rakını iç!” olmuştu.

Bugün kırkaltı yaşındaydı Fırat Atasoy. Ama yine de çocukluk ve ilk gençlik yılları daha dün kadar yakın geliyordu o günleri düşünürken. Binbir çeşit hayalleri, sınırsız amaçları, dolu dizgin idealleri vardı; gücü, zekası, bilgisi, yetenekleri karşılaşacağı tüm zorlukların altından kalkmaya rahatlıkla yeterdi, bundan kesinlikle emindi o zamanlar. Tek sorun, yapabileceği olağanüstü işler arasından hangisini seçeceğiydi: Bedensel gücün sınırlarında dolaşan bir sporcu mu; yazdığı her kitabı yorumlamak için ciltler dolusu kitaplar yazılmış bir yazar mı, tek sözüyle milyonlarca insanın yazgısını değiştiren bir politikacı mı, sihirli sesiyle insanları masal dünyalarına taşıyan bir şarkıcı mı, ürettiği ve sattığı her şeyin tüm dünyada kapışıldığı, hesapsız servete sahip bir işadamı mı, en büyük buluşlara imza atan bir araştırmacı, dahi bir ressam veya gözüpek bir serüvenci mi?.. Tıpkı, tıpkı kitaplarda anlatılan o harika insanlar gibi... Ve tıpkı, arada bir yazdığı o kısa öykülerin kahramanları gibi...

Gençlik… Ahh, o her şeye muktedir gençlik!..

Fakat bugün, kırkaltı yaşındaki Fırat Atasoy’un yalnızca hayalleri vardı. O güne değin okuduğu binlerce kitabın ona yaşattığı birbirinden benzersiz hayaller... Kendisinin bembeyaz sayfalara ardarda dizdiği milyonlarca harfle anlatmaya, canlandırmaya çalıştığı hayaller...

Ve bir de; gecelerin karanlık ve soğuk yalnızlığında, göremediği ama varlığını hemen ensesinde hissettiği, kurduğu ve kurabileceği tüm hayallerin ötesine taşan bir yaşamın ürpertici soluğu…

Ve yürek donduran bir hiçlik, yitmişlik, yitirmişlik duygusu...

Zaman, yaşanırken ne kadar uzun ve bitmez geliyordu insana, yaşandıktan sonra ise ne kadar kısa ve anlık! Çocukluk hayalleri, gençlik hayalleri... Fırat Atasoy’un dudaklarından ve yüzünde yer edinmiş derin çizgilerden minicik bir gülümseme uçtu karanlığa. Nedense o an üniversiteye, Mimarlık Fakültesi’ne başladığı gün geldi aklına. İlk gün, ilk derste, kürsüde hoca artık yeni bir yaşama adım attıklarını ve bu yaşamın ifade ettiği anlamı anlatırken, işte demişti içinden, hayaller arasından çıkan bir gerçek, nihai hedefe doğru koca bir adım. İnsanlar, dünya, tüm evren; Fırat Atasoy geliyor, ben geliyorum!..

Gülümsemesi yayıldı yüzünde, çizgiler yumuşadı. Evet, hoşuna gidiyordu o günlerde yaşamak. Sonra, gençliğinin sık sık kurulan içki sofralarından birine oturdu hemen. Arka arkaya, alkole meydan okuyan fondiplerin anasonlu pervasızlığında haykırılan ezilmiş insan türküleri, başkaldıran, sevgiye, onura, tüm güzelliklere adanmış şiirler, şarkılar ve inanılan, güvenilen bir geleceğin bitmez tükenmez, küfürlü, alay dolu, ipe sapa gelmez, acımasız ve hoyrat tartışmaları. Ne kadar masumdular hepsi...

Ve anlamsız.

Tıpkı yaşam gibi!

(2001 yılında yayınlanan ilk romanım ‘Büyük Yapıt’ın başlangıç bölümü!)

Murat Hiçyılmaz / [email protected]

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Murat Hiçyılmaz - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Hürriyeti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Hürriyeti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Hürriyeti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Hürriyeti değil haberi geçen ajanstır.



İZMİR MARKALARI

Şehir Markaları arasındaki yerinizi alın, fırsatı kaçırmayın

+90 (232) 246 82 46
Reklam bilgi

Anket 2019’un en başarılı belediye başkanı sizce hangisiydi?