Bir ıslık çalsam mı acaba?..

(…) ‘Bizim ev‘e sapan sokağa vardığımda, aniden dönüverdi ayaklarım köşeyi, beynime danışmadan, kendi arzularınca... Kalıpçı Sokak; parke taşı döşeli dimdik bir yokuş, iki yanında şekilsiz, eğri büğrü merdivenlerden oluşan dar kaldırımlar ve omuz omuza sıkışmış birbirleriyle hiç alâkası olmayan, çirkin görünüşlü beş-altı katlı apartmanlar... Yıllar yıllar önce, elimde iki eski bavulla ayrıldığım apartmanın siyah demir kapısının önünden geçerken, en üst kata doğru kaçamak bir bakış attım. Tüller çekiliydi camda, tanımadığım, bize ait olmayan, başka birilerinin tülleri. Öfff!.. Bak işte, kızlı erkekli bütün mahalle şu merdivenlerde oturur laflardık sabahtan akşama dek... Şu kaldırımın kenarında ‘gazoz kapağı’ oynardık, şu yokuşun nispeten düz olan yerinde taştan kaleler kurup ‘altıda devre, onikide biter’ futbol maçları yapardık... Yokuş aşağı kaçan topun peşinden bağıra çağıra koştururduk yakalamak için... Şu pencerenin ardında Gürkan otururdu, şu pencerenin ardında Tuğrul, şu pencerenin ardında ise -neydi adı?- bir başka yakın arkadaşım... ŞifreIi ıslıklarla dışarı çağırırdık birbirimizi... Ama hiçbiri yok artık, görünmüyorlar ortalıkta. Olsalar da, tanır mıyız birbirimizi, bilmiyorum ki...

Bir ıslık çalsam mı acaba?..

Yürüdüm, yürüdüm. Köyiçi Caddesi, Beşiktaş Çarşısı, Balık Pazarı... Amerika’da neredeyse tamamen unutmuş olduğum o sabırsız, kabına sığmayan, avare kalabalık. Nasıl da özlemişim, özlediğimin hiç farkına varmadan... Yapmacıklık, yüzeysellik, korkaklık ve sahtekarlık içermeyen gerçek insan yaşamı; sevinciyle ve öfkesiyle, neşesi ve hüznüyle...

Çirkin bir makyajla yenilenmiş olan Balık Pazarı’nın içinden arkaya, meyhanelerin olduğu dar sokağa geçtim. Çoğu hâlâ yerli yerindeydi, hatta hiç değişmeyenler bile vardı aralarında... Durup seyrederken dışarıdan içlerini, genç bir garson çocuk çıktı birinden; sürekli yıkanmaktan rengi sararmış, kolları dirseğine kadar sıvalı beyaz gömleği, boynunda eğreti duran siyah lastikli papyonu, eski ama temiz ve ütülü siyah pantolonu ve artık ayağının kalıbını almış, topuklarının arkası erimiş ama pırıl pırıl boyalı siyah ayakkabılarıyla ufak-tefek, esmer bir çocuk. “Abi gel istersen, çok taze istavritimiz var, tam tavalık. Mezelerimiz de taze, iki duble rakıyla iyi gider!” dedi içtenlikle gülümseyerek. lo wa cin, karnım aç, tam da aklımdan geçen menüyü saymıştı köftehor, girip cam kenarındaki küçük bir masaya iliştim usulcacık. İstavritler gerçekten tazeydi, iki duble dört oldu, mezeler de sıcacıktı, soğumaya vakit bulamamışlardı henüz. Eh, hamsinin tadına da baktım arada... Bu arada konuşkan garsonum Amerika’da yaşadığımı öğrenivermişti bir çırpıda, “Ahh abi, ahhh!.. Sen kurtarmışsın kendini oralarda. Biz burada sürünüyoruz, kurtulacağımız da yok bu gidişle...” diye dert yanıyordu masaya her uğrayışında.

Yaklaşık iki saat sonra çıktım meyhaneden. Kafam kıvamını bulmuştu; ne tam sarhoş, ne de tam ayık. Eskiden alışkın olduğum güzel bir duyguydu bu. Caddeye çıktım. Başka türlü bir karmaşa, gürültü... Seattle’da, sükûnetten sıkılıp, arada bir azıcık hareket aradığım, ama çoğu zaman bulamadığım anlar geldi aklıma. Şehre inip, Pioneer Square, Pike Place, Fremont, Broadway gibi semtlerden birine, oraları dolduran hepsi kendi dünyalarına gömülmüş, dışarıyla tamamen ilgisiz insanların arasına, üç-beş ışık, birkaç farklı ses, azıcık canlılık uğruna gittiğimi, hasret giderdiğimi -gidermeye çalıştığımı!- düşündüm. Doğal olarak buraları arıyordu ruhum orada da, fakat bulamıyordu ne çare...

Barbaros Anıtı, önündeki geniş meydan, vapur ve motor iskeleleri, dolmuşlar, otobüsler, taksiler... Her bir yandan akan insanlar... Köprü, Beylerbeyi, Üsküdar, Kız Kulesi, Topkapı Sarayı... Beyaz vapurlar, boy boy yolcu motorları, sessiz sedasız gelip geçen koca tankerler... Boğaz, Boğaziçi...

Benim gördüklerimin kimse farkında değil gibiydi sanki. Sanki bir tek benim gözüm görüyordu o güzellikleri; nasıl da biricik, muhteşem ve kelimelerle anlatılamaz olduklarını... Ne kadar şanslı olduğunu bu insanların ve ne kadar çok mutlu olmaları gerektiğini sahip olduklarıyla...

Ama olamadıklarını düşündüm, o çeşit bir mutluluğu kavrayamadıklarını henüz... Ya da; sadece bunların yetmediğini onlara mutlu olmak için, başka gereksinimleri de olduğunu...

Ortaköy’e doğru yürümeye başladım. Belleri bükük yaşlı çınarlar, yüksek taş duvarlar, sıkışık trafik... Hatırımda kalanlarla neredeyse bire bir aynıydı her şey. Fakat yeni bir sürprizle karşılaştım aniden: Çocukluğumda mahalle arkadaşlarıyla birlikte Beşiktaş futbol takımının antremanlarını seyretmeye ve yazları ara sıra denize girmeye geldiğimiz Çırağan Sarayı’nın yıkıntıları kocaman, görkemli bir otel olmuştu şimdi.

Ve bitmemiş meğer sürprizler; Ortaköy de bambaşka bir yere dönüşmüş ben burada yokken... Cıvıl cıvıl insan kaynıyor her taraf; lokantalar, kahveler, hediyelik eşya dükkanları, arnavut kaldırımı parke döşeli dar sokaklar, ayaküstü yiyecek satan sıra sıra, rengarenk sevimli barakalar, takı tezgahları, Ortaköy Camii, iskele... Böyle bir yer varmış da, neden gençliğimizde bizden gizleniyormuş diye hayıflandım kendi kendime.

Lokanta ve kahvelerin hemen hepsi tıklım tıklım doluydu. Genç-yaşlı, zengin-fakir, öğrenci-boşta gezer, dinci-rocker, her tipte insan... Bir süreliğine iskelenin yanındaki banklardan birine oturdum. Bir vapur yanaştı bu esnada, yolcu boşalttı, yolcu aldı, o çok kendine özgü, denizin, rüzgarın ve dizel motorların oluşturduğu sakin ve ritmik sesiyle, geldiği gibi uzaklaşıp gitti yine. Peşine bir martı bulutunu da takarak... Ayaklarımın dibindeki güvercinler bu güneşli kış gününde yerdeki yiyecek kırıntılarına en önce kapmaya çalışıyorlardı telaşla, gelen geçene pek aldırmadan. Martılar hep nöbetteydi zaten, arada bir kanat çırparak süzülürken havada, aşağıda olup bitenleri pür dikkat izliyorlardı...

Güneş içime, taa kemiklerime kadar işliyordu. Boğaz’ın serin esintisi hiç rahatsız etmiyor, hoşuma gidiyordu hatta. Canım bir çay içmek istedi, şöyle sıcacık, demli, büyük bir çay. Eskiden olduğu gibi. Kahvelerden birine girip, öndeki masalardan boş bulduğuma oturdum. Sağdan soldan gelen gülüşmelere, tavla pulu şakırtılarına, çay bardaklarının içinde dönen kaşıkların iç gıcıklayıcı sesine ve gürültülü konuşmalara kulak kabartırken, ne dediklerini duymaya, birbirlerinden ayırt etmeye ve sahiplerini görmeye çalışarak, ağır ağır içtim çayımı...

Kışın kısa günlerinden biriydi, güneş ışınları geride upuzun gölgeler bırakarak yokoluverdiler bir anda. Hava kararır kararmaz, rüzgarla birlikte soğuk da iyice hissettirdi kendisini. Açıkta oturanların çoğu gitmişler ya da içerilere kaçmışlardı, bir ben kalmıştım dışarıda. Kalktım, yine labirentimsi, dar sokaklarda dolanarak bir tur, caddenin karşı tarafına geçtim.

İşten dönen kalabalık da katılmıştı karmaşaya şimdi. Çarşıda esnaf bir yandan satış yaparken, bir yandan da bağıra çağıra övüyordu tezgahlarındaki malları. O arada müşterisi olmayan bir bakkala girip, ezberimdeki adresi sordum. Biliyormuş, tarif etti: Hemen arka sokak zaten... Teşekkür edip, çıktım. Acelem yok, yavaş yavaş, seyrede seyrede etrafımı, yürümeye devam ettim.

Ferforje demir çerçeveli küçük, dikdörtgen bir ağaç levhaya oyulmuş ‘Zıkkımın Kökü’ yazısından ibaret tabelayı sokağa girer girmez farkettim. Üç katlı, eski bir taş binaya asılıydı tabela. Yine ferforje işli ağaçtan yapılmış güzel bir kapı süslüyordu girişi. Üst katlarda kapının hemen üstüne gelecek şekilde yerleşmiş dökme demir parmaklıklı daracık birer balkon ve her üç katta da önlerine çiçek saksıları dizilmiş cumbalı ikişer pencere vardı.

Durup seyrettim bir süre. Mekanın içiyle dışı arasındaki büyük sıcaklık farkından dolayı buharlaşan camlara yansıyan hareketli gölgeler, akşam yemeği için henüz epeyce erken bir saat olmasına rağmen, meyhanenin boş kalmadığını belli ediyordu. Dört kişilik bir grup -iki kadın, iki erkek- güle oynaya gelip, içeriye girdiler. Bir on dakika kadar seyrettim karşıdan, tereddüt içinde, ne yapacağımı bilemeden...

Sonra, (neden acaba?) girmek istemedi canım. Gerisin geri dönmeye karar verdim.

(…)

(2007 yılında yayınlanan ‘Ben Şaman’ isimli romanımdan kısa bir bölüm…)

Murat Hiçyılmaz / [email protected]

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Murat Hiçyılmaz - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Hürriyeti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Hürriyeti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Hürriyeti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Hürriyeti değil haberi geçen ajanstır.



İZMİR MARKALARI

Şehir Markaları arasındaki yerinizi alın, fırsatı kaçırmayın

+90 (232) 246 82 46
Reklam bilgi

Anket 2019’un en başarılı belediye başkanı sizce hangisiydi?