Büyük Yapıt

Bu hafta da 2001 yılında yayınlanan ilk romanım ‘BÜYÜK YAPIT’tan bir bölüm paylaşıyorum müsaadenizle. İyi okumalar dilerim…

“(…) Bodur asma kütüklerinin, etraftaki tek tük yabani zeytin ve çam ağaçlarının dallarında yaprakları hışırdatarak dolaşan ferahlatıcı esinti, gün boyu ağırlaşan havayı tamamen dağıtmıştı. Yakıcı Eylül güneşinden korunmak için kuytulara saklanan kuşlar feryat figan dökülmüşlerdi ortalığa, telaşla sağa sola uçuşarak az sonra bastıracak akşam karanlığından önceki son hazırlıklarını yapıyorlardı. Gölgeler iyice uzamış, gökyüzünün rengi sarının ve turuncunun tonlarını dolaşıp, kızılda karar kılmıştı sonunda. Topraktan fışkıran efsunlu buğu, üzerindeki irili ufaklı sayısız bitkinin ve böceğin, geçirdikleri sıcak günün yorgunluğunu atarcasına hep birlikte derin derin içlerine çektikleri limonata kıvamındaki serin soluğu zevkle geri vermelerinden kaynaklanıyordu sanki. ‘Bir perde daha kapanıyor işte; evrende anlamsız bir toz zerresi hükmündeki bu yapayalnız mavi gezegenin kayıp bir köşesine kurulu minicik yaşam sahnesinde’ diye geçirdi kafasından Fırat Atasoy, kendi kendine gülümseyerek. Güneşin doğuşu ve batışı her zaman çok etkileyici ve görkemli anlardı görmesini bilen gözler için!

Evden yaklaşık yetmiş-seksen metre kadar ileride, bağın öteki ucundaki laboratuvar olarak kullandığı yığma taştan yapılma bağevi harabesinden döneli bir saat olmuştu. Etrafı sıra sıra üzüm bağlarıyla çevrili dörtbuçuk dönümlük bağlarının bir köşesini kaplayan yaşlı çam ağaçlarının gölgesindeki, projesini Nihal’le birlikte uzun yıllar önce adadan göçmüş Rum’lardan geriye kalan bağevlerinden esinlenerek çizdikleri evin hemen yanında depo ve kiler olarak kullandıkları küçük odacığın tepesine yerleştirilmiş iki tonluk su deposundaki gün boyu güneşin altında iyice ısınmış suyla duşunu aldıktan sonra üstüne rahat bir şeyler giymiş, sabah köye indiğinde satın aldığı taptaze iri sinariti güzelce temizleyip kuru asma kütüklerinin yandığı ocağa yerleştirmiş ve naneli, kekikli, bol zeytinyağlı güzel bir salata hazırlamıştı kendine. Yine sabahtan buz gibi suyu olan eski taş kuyuya sallandırarak soğuttuğu kavunu ve ağzı sıkıca kapalı bir testi şarabı çıkarmış, göz alabildiğince uzanan asma bağlarını ve ötedeki tepelerin arasından gökyüzünün kızıl rengine bürünmüş uçsuz bucaksız denizi gören verandadaki büyük tahta masaya beyaz yemek örtüsünü serip, tabağını, çatal bıçağını, kalın bir dilim tandır ekmeğini ve pişmiş topraktan büyük şarap kadehini de yerleştirip, mükellef akşam yemeği sofrasını kurmuştu.

Verandanın üzerini örten pergolayı taşıyan çam kütüğünden dikmelere asılı duran gaz lambalarını yaktıktan sonra, iki tarafı da tam kıvamında pişmiş balığı ocağın kızgın tellerinden parçalamadan, dikkatle tabağına alarak masaya oturdu. Doğanın içinde, doğayla beraber yaşamak nasıl da huzur veriyordu insana! Kendi varlığını çok daha kuvvetli olarak duyumsayabiliyor, nereden gelip nereye gittiğini ve asıl ait olduğu yeri olanca yalınlığıyla hissedebiliyordu burada.

Islak testiden kadehine bolca şarap doldurup irice bir yudum aldı. Serin ve buruk sıvıyı ağzının içinde birkaç kez dolandırarak, aldığı tattan memnun, yuttu. Ekmekten kopardığı dilimi salatanın suyuna iyice banıp ağzına attı. Taze balık ve bol salatayla lezzetli yemeğine devam etti.

İşte tam o sırada, eve doğru yaklaşan bir arabanın motor gürültüsünü duydu.

Şaşırmıştı Fırat. Çünkü bugün, hem de bu saatte, hiç kimseyi beklemiyordu. En yakın komşusu bir kilometreden fazla uzaklıktaydı ve bozuk toprak bir yoldan başka geliş yoktu buraya. Acaba çevredeki bağlardan birinde geç vakte kadar çalışan bir traktör mü geçiyor diye düşündü. Ancak duyduğu ses traktör motorlarının tekdüze güçlü homurtularından ziyade, köylülerin her işlerine kullandıkları cefakar ciplerin tıksırıklı hırıltılarına benziyordu. Ve giderek artan sese bakılırsa, bu cip veya her neyse, davetsiz konuklara hazırlıksız küçük taş eve neredeyse varmak üzereydi. Ağzındaki lokmayı alelacele yutup, merak ve biraz da kızgınlıkla, beklenmeyen münasebetsiz konuğunu karşılamak için oturduğu sandalyeden doğruldu.

Farların keskin ışığı, ilk anda gözlerini kamaştırdı Fırat’ın. Şoför, cipi verandanın hemen önünde sertçe durdurup kontağı kapatmadan aşağıya atladı. Doğrusu ya, o da pek hoşnut sayılmazdı yaptığı bu ziyaretten, birkaç yıl evvel yazlık olarak inşa ettirdiği eve bir süre önce gelip temelli yerleşen ve bağın kenarındaki temizleyip onardığı yıkıntıda gece gündüz bir şeyler yapan bu garip adamla ilgili bir sürü söylenti dolaşıyordu köyde. Yazın o dayanılmaz sıcaklarında bile harabenin bacasından sürekli dumanlar tütmüş ve neredeyse her gece, kalın sera naylonuyla kapatılmış eski pencere boşluklarından, içeride sönmeksizin yanan bir ateşin oynak kızıl ışığı yansımıştı dışarıya. Köyde alışveriş yaptığı bakkalın oğluyla anlaşmıştı adam, çocuk günaşırı odun taşımaktaydı harabeye. İşin kötüsü, konuşkan biri de değildi, kimseyle samimiyet kurmamıştı köyden, gereken kişilerle ve gerektiği kadar konuşuyordu sadece. Bakkal, o harabede aralıksız yanan ocakta neler yaptığını sormuştu tabii. Umursamaz bir tavırla, ilaçlar hazırladığını söylemişti; doğadaki çeşitli bitkileri ve taşı toprağı kullanarak bazı hastalıklara iyi geleceğini umduğu ilaçlar üzerinde çalışmaktaymış. Kimisi inanmıştı, kimisi de hiç inanmamıştı bu açıklamaya. Çok gizli ve tehlikeli deneyler yapan bir bilim adamı diyordu inanmayanlar; çalıştığı üniversiden kovulmuş, o da buraya kaçmış deneylerini sürdürebilmek için. Bazısı daha da ileri gidip, büyücü olmakla suçluyorlardı onu; kimbilir hangi uğursuz şeylerle uğraşıyor seneler önce terkedilmiş o hayaletli yıkıntının içinde, eninde sonunda bize de bulaşacak uğursuzluğu, görün bakın, o zaman neler gelecek başımıza!..

Her ne olursa olsun, akşamın alacakaranlığında buraya gelmek oldukça huylandırmıştı adalı şoförü. Karşı kıyıdan son yük motoruyla gelen bu iki kadın -birisi karısıymış galiba!- ısrar etmeseler ve istediği yüksek ücreti pazarlıksız vermeyi kabul etmeseler hayatta gelmezdi zaten. Köyün kahvesinde heyecanla dönmesini bekleyen arkadaşlarına anlatacağı esrarengiz bir ayrıntının arayışında, gözleriyle çaktırmadan etrafı fıldır fıldır tararken, valizleri indirip parasını aldı ve cipine atladığı gibi, toz duman içinde, gerisin geri yola koyuldu hemen. (…)”

Murat Hiçyılmaz / [email protected]

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Murat Hiçyılmaz - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Hürriyeti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Hürriyeti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Hürriyeti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Hürriyeti değil haberi geçen ajanstır.



İZMİR MARKALARI

Şehir Markaları arasındaki yerinizi alın, fırsatı kaçırmayın

+90 (232) 246 82 46
Reklam bilgi

Anket 2019’un en başarılı belediye başkanı sizce hangisiydi?