Ben Şaman

Evet sevgili okur, bu haftada 2009 yılında yayınlanan ‘Ben Şaman’ isimli romanımdan bir bölüm paylaşıyorum. Umarım ilgini çeker. İyi okumalar dilerim…

(…)

“Her neyse işte. New York’a gittim önce. Cebimde okul için ayırdığım üç-beş kuruş ve bir de turist vizesiyle. Doğru dürüst kimseyi tanımıyordum. Bir tek annemin halasının kızı vardı bildiğim. Bildiğim dedim ya, bakmayın siz, suratını bile görmemiştim hayatım boyunca. Annem anlatırdı hep. Halasını da çok severdi zaten, sık sık ziyaretine giderdi. İşte bu, büyük kızı halasının; çocuklukları hep beraber geçmiş, birlikte büyümüşler annemle ikisi. Arada yazışırlardı da, gelin derdi kadın, biraz kalın buralarda, gezin tozun... Ama babam istemezdi nedense, hep bir bahane bulurdu annemin ısrarları karşısında. Neyse, evlendikten sonra kocasıyla beraber bir yolunu bulup göçmüş bunlar Amerika’ya. Yıllarca çalışıp didinmişler, biraz para kazanmışlar, kendi işlerini kurmuşlar sonra. Bronx’ta küçük bir marketi devralmışlar. Anneme zorla telefon ettirdim, hiç istemiyordu benim öyle paldır küldür gitmemi Amerika’ya. Eee, ne yanıt versin ki kadın, olmaz mı desin? Gelsin, bir çaresine bakarız dedi. Ben de atladım bir uçağa, gittim.”

“Peki nasıl karşıladılar seni? Umduğun gibi mi?”

“Vallahi, pek bir şey ummuyordum açıkçası. Daha doğrusu, ne umacağımı bile bilmiyordum ki! Hiç tanımadığım insanlar. Düşünsenize, aniden ‘Merhaba, ben geldim’ diye çalıyorsun kapılarını. Onlar sana yabancı, sen onlara yabancı... Kadının annesi senin annenin babasıyla kardeşmiş. Eee, ne olacak kardeşlerse? Hem, yıllardır Amerika’da yaşıyorlardı zaten, çocukları Amerika’da doğmuş... Orada bizim gibi değil aile ilişkileri, hesaplı kitaplı, mesafeli her şey.”

“Yoksa kapı dışarı mı ettiler seni?”

“Evet, kapı dışarı edildim gerçekten. Ama, haklarını yemeyeyim, hemen değil.”

“Yapma yaa.”

“Yaaa... Beni karşılamaya havaalanına oğulları geldi. Benden iki yaş küçük. Liseyi bitirdikten sonra okumamış, markette çalışıyor. Kendini gerçek Amerikalı sanan, Amerikalı olmaya özenen aptal, cahil bir çocuk işte!”

“Offf... Daha ilk andan birbirinize pek kanınız kaynamadı galiba usta.”

“Kanımızın kaynamasını bırak, zavallı, ilk görüşte nefret etti benden. Hiç de saklamadı bunu, her fırsatta fazlasıyla gösterdi.”

“Eeee, annesi nasıl davrandı sana? O da mı oğlu gibiydi?”

“Yok, doğrusu kadıncağız elinden geldiğince idare etmeye çalıştı durumu, inkar edemem şimdi. Kocası ise çok memnun değildi bir boğaz daha eklenmesine sofraya. Ses çıkarmadı başlarda pek, sanırım beni bir gelir kaynağı olarak görüyordu o sıralar. Planları vardı benimle ilgili. Markette çalışmam, bütçeye katkıda bulunmam, eve ödedikleri mortgage’ın bir kısmına ortak olmam, falan gibi. Fakat, ne zaman benim onunkilerden farklı planlarım olduğunu anladı, o gün o da oğluyla beraber karşıma geçti.”

“Nasıl yani?”

“Eh, tahmin edersiniz işte; laf sokuşturmalar, söylenmeler, nasihatlar... Hatta bir gün, evde kalmak istiyorsam para ödememi, yoksa en kısa zamanda çekip gitmemi bile söyledi. Doğrudan.”

“Açık sözlüymüş, desene adam.”

“Amerikalı olmak bunu gerektiriyor. Hele bir de sonradan olmaysan.”

“Sen de çekip gittin, değil mi?”

“Yok be abi, nereye gidiyorsun New York gibi yerde parasız pulsuz? Okula kaydolmuşsun, aldığın her derse avuç dolusu para ödemen gerekiyor… İstedim tabii gitmek, ama gidemedim.”

“Eeee, ne yaptın peki?”

“Ne yapacağım, markette karın tokluğuna çalışmaya başladım.”

“Hadi yaa.”

“Buldular ya kendilerine muhtaç birisini. Hem de üniversite mezunu, master falan yapmaya çalışıyor. Kendileri gibi değil, hep özendikleri ama ancak filmlerde, dizilerde gördükleri ya da arada bir Manhattan’a indiklerinde rastlaştıkları insanlara benziyor konuşması, hali tavrı, hedefleri, hayalleri... Baba-oğul, büyük bir zevkle ezmeye uğraşıyorlardı beni.”

“Niye ki usta yaa?.. Türkiye’den gelmiş bir misafirsin sen, yakın akrabasın aynı zamanda. Sana yardımcı olmaları, seni desteklemeleri, senin başarılarınla iftihar etmeleri gerekmez mi o hıyarların?”

“Başkası olsa öyle yapardı belki ama, benim şansıma bunlar düştü. Ayrıca, Amerika o kadar acayip bir ülke ki, bir taraftan bakınca; aynı barda bir milyonerle en basit işte çalışan sıradan bir adamın yanyana oturması, bir şeyler içip laflaması çok doğal. Sonra, ne bileyim, eğer güzel bir araba çekmek istiyorsan altına mesela, çok zorlanmazsın buradaki gibi. Altmış ay vade, sıfır faiz, gidip istediğin arabayı beş dakikada alıp çıkarsın.”

“Ne güzel.”

“Evet, iş para harcamaya gelince her şey çok güzel, kolay, erişilebilir. Ama parayla elde edilecek ıvır-zıvır şeylerin ötesine geçmeye çalıştığın zaman... İşte, o iş çok zor! Sanki gizli bir kast düzeni kurulmuş, aşağıdan yukarı çıkmanın neredeyse imkansız olduğu.”

“Eeee, Amerikan rüyası falan diyorlar hep. Herkesin önü açık, kolayca yükselirsin, kazanırsın... Nerede peki onlar?”

“Abi, eğer çok zekiysen, çok yetenekliysen ve çok sabırlıysan... Yani, sıradan biri değilsen doğru bu söylediklerin, hızla yükseliyorsun. Sistem bu tip insanları keşfedip, onları diğerlerinden ayırmak ve önlerini açmak üzerine kurulu. Ama değilsen eğer... Geçmiş olsun.”

“Eh, öyle insanlar da her yerde başarılı olurlar zaten.”

“Yok, Amerika’da biraz farklı. Bunu orada yaşayınca görüyorsun. Örneğin, Türkiye’de bir sanatçının, bir akademisyenin, yaratıcı bir girişimcinin vesaire, yolu pek açıktır denemez. Sıradan, az eğitimli, uyanık ve üçkağıtçı tipler daha şanslıdır bizde. Orada ise bu tip insanların tek avuntusu -eğer mirasa konmadılarsa ya da piyango çıkmadıysa!- yaşam boyu borçlanarak aldıkları o oyuncaklar. Ve tabii, bunların parasını ödemek için de, sürekli çalışmaları gerekiyor.”

“Vay bee! Ne düzen kurmuş adamlar usta.”

“Yaaa!.. Amerikan rüyası dedikleri o düzen işte. Rüya falan değil, tıkır tıkır dönen bir çark.”

“Yahu, dur şimdi, bırak şu rüyayı, çarkı. Başından neler geçti, onu anlat asıl.”

“Eh işte, Boğaziçi’nde okurken tanıdığım, New York Üniversitesi’nin Sosyoloji Departmant’ında görevli bir Türk akademisyenin yardımıyla, o okulun bir master programına kabul edilmiştim güç bela. Hatırlarsınız, hep bir yazar olmayı hayal ederdim gençken. Hepsi uçup gittiler tabii o hayallerin. Türkçe’den kopmuştum artık, İngilizce’ye de ne kadar hakim olabilirdim ki o yaştan sonra? Sağolsun adamcağız, gerçekten çok yardımcı oldu bana o dönemler. Getirdiğim bütün para anında çekmişti suyunu, beş parasızdım, ev-okul-market arasında koşturup duruyordum. Bir sürü masrafı oluyor insanın; okuldu, kitaptı, yoldu, yemekti, şuydu buydu, ucu ucuna idare edebiliyordum ancak. Birkaç ay sürdü böyle. Sonunda bir gün, hiçbir yere gidecek param olmadığı için, okuldan bir kız arkadaşımla eve gelmiştik mecburen. Odamdaydık. Anlarsınız işte. Tam o sırada bizim salak oğlanın da geleceği tutmuş. Hiç duymadım geldiğini. O adi herif de inadına sessiz sedasız girmiş, bizim gürültümüzü duymuş, terbiyesiz, bir anda dalıverdi içeri. Ne olduğunu bile anlamadım önce. Baktım, bağırıp çağırıyor. Bu evi ne sanıyormuşum ben, kendisi yapamıyor ya, nasıl getirirmişim sokaktan topladığım bu adi orospuları buraya, falan filan.”

“Eeee, bak sen şu pis veledin yaptığı işe. Sonra?”

“Sonrası... Kalktım, bir çaktım suratına, düşüp kaldı yerde.”

“Helal olsun usta, eline sağlık.”

“Daha sonrası da: O gün kovuldum evden.”

“Deme yaaa! Ne yaptın peki?”

“Ne yapacağım? Önce kızı evine bıraktım. Sonra da, dolandım durdum sokaklarda. Cebimde üç kuruş para var zaten, otele versem aç kalacağım. Kapanma saatine yakın bir jeton alıp metroya girdim. Hep görürdüm. Anlatırlardı da. Yalancıktan oyalandım sağda solda. Kapılar kapandıktan sonra bir sürü benim gibi evsiz barksız insan kaldı içeride. Hepsinin kendi köşeleri var, kimseyi yaklaştırmıyorlar. Boş bir köşe de ben buldum işte, bir mukavva kutunun üzerime kıvrılıp yattım.”

“Vay anasını be! Neler geçmiş başından senin usta yaa. Metroda kaldın ha?”

“Yaa, çok abartmayın. O yıllarda oluyor öyle şeyler. Bize çok acayip, çok yabancı geliyor ama, orada fazla garipsenmiyor. Ayrıca, başka ne şansın var ki? Yaşam bazı şeyleri mecburen yaptırıyor adama. Önemli olan, hedefini kaybetmemek!”

“Doğru söylüyorsun.”

“Neyse işte, üç ay kadar kaldım metroda. Okuldaki dolabımdaydı her şeyim; kitaplarım, giysilerim. Okula gittiğimde, spor salonundaki duşlarda yıkanıp, üstüme de bir çamaşırhanede yıkadığım temiz giysilerimi giyiyordum önce. Sonra kütüphaneye çıkıp çalışıyordum, derslerimi de muntazaman takip ediyordum. Kimse bilmiyordu metroda yattığımı anlayacağınız.”

“Ulan, film gibi yaa! Biz de, aklımıza geldiğinde ‘attı kapağı Amerika’ya, kurtardı kendini, şimdi kimbilir ne güzel yaşıyordur oralarda’ diyorduk.”

“Ne demezsin? Aslında, şimdi geriye baktığımda hoşuma gidiyor, gülümsüyorum, iyi ki öyle deneyimler geçmiş başımdan diyorum. Bana büyük katkısı olduğuna inanıyorum o günlerin. Ama o esnada, yaşanırken yani, pek hoşnut olduğum söylenemezdi doğrusu durumumdan.”

“Haklısın. Eee, nasıl geçiniyordun peki?”

“Bir bulaşıkçılık işi buldum önce. Mutfağında çok ucuza kaçak işçi çalıştıran restoranlardan birinde. Düştün mü adamların eline, yandın! Üç kuruşa talim ettiriyorlar seni. Ama, yapacak başka bir şey yok. Sonra bir Türkle tanıştım, Long Island yolu üzerinde bir Yahudi’ye ait benzincide çalışıyordu. Beni de aldırdı yanına. İyi bir adamdı patron, güveniyordu, kolluyordu bizi. Eh, biz de göz kulak oluyorduk her şeye, sahiplenmiştik orayı. O zamanlar şimdiki gibi self service benzin pompaları yoktu, iyi tip yapıyorduk, bahşiş alıyorduk yani, arabalara benzin doldurup... Çok rahattlattı beni o iş. Ucuz bir oda tuttum hemen kendime, metroda yatmaktan kurtuldum.”

“Ohh, rahatladın nihayet, desene.”

“Evet. Oldukça iyi bir dereceyle bitirdim master’ı. Yine o bahsettiğim Türk profesörün yardımıyla, bir doktora bursu kazandım sosyal antropoloji dalında. Bu arada, bir Amerikalı kızla evlendim. Bir sirkte trapez gösterileri yapan gerçek bir yerli. Düşünebiliyor musunuz?”

“Vavvv!.. Vay anasını.”

“Vay anasını yaa! İlk başlarda sürekli giderdim gösterilerine, ha düştü, ha düşecek diye ödüm kopardı. Sonra alıştım. Geceleri evde oturup çalışırdım onu beklerken. Gelince, gösterinin nasıl geçtiğini sorardım, laflardık biraz, sonra da yatardık. İlk defa onun sayesinde kızılderililerle bir yakınlaşmam oldu. Ailesiyle tanıştım önce, arkadaşlarıyla falan. Arada bir düzenledikleri etkinliklere katılmaya başladım tabii, eş durumundan. Ayrıca, sayesinde green card alıp, kaçak-göçek yaşamaktan da kurtuldum sonunda. Anlayacağınız, epeyce düzeldi durumum.”

“Bak, şimdi bayağı merak ettim yengemizi vallahi. Keşke onu da getirseydin.”

“Ne diyorsun abi, boşanalı yıllar oldu. Hatta o tekrar evlendi, bir de çocuğu var.”

(…)

Murat Hiçyılmaz [email protected]

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Murat Hiçyılmaz - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Hürriyeti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Hürriyeti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Hürriyeti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Hürriyeti değil haberi geçen ajanstır.



İZMİR MARKALARI

Şehir Markaları arasındaki yerinizi alın, fırsatı kaçırmayın

+90 (232) 246 82 46
Reklam bilgi

Anket 2019’un en başarılı belediye başkanı sizce hangisiydi?