Kitap/Sondan Sonra

Sevgili okur, haftanın bir günü yayınlanmış kitaplarımdan küçük bir bölüm paylaşmak istiyorum bu köşede. Belki ilgini çeker, kalanını da okumak gelir içinden, kimbilir?..

Bu hafta ilk olarak 2017 yılında Eksik Parça Yayınları’ndan çıkan ‘Kitap/Sondan Sonra’ isimli deneme/romanımın başlangıç bölümünü paylaşıyorum.

İyi okumalar…

Galiba işin asıl garip ve ilginç kısmı, ansızın, şöyle doğanın henüz insanoğlunun gadrine uğramamış ıssız bir parçasında (hangi akla hizmetse!) birkaç günlüğüne kamp yapmaya karar vermemizle başladı sanırım. Yani kamp yapmak diyorum ama, öncelikli amacımız temiz hava, bol güneş, gündüzleri uzun doğa yürüyüşlerine çıkmak, geceleri kamp ateşi etrafında gizemli anılarımızı paylaşmak veya şarkılar söylemek falan değildi aslında. Eh, kabul, bunlar da keyifli yan getirileri olacaktı olayın. Ancak, asıl hedef, neredeyse daha ilk andan itibaren bir kısır döngüye girdiğini hissettiğimiz sonu gelmez tartışmalarımızı olabilecek en verimli ortam ve şartlarda sürdürebilmek ve -mümkünse elbet!- bir sonuca varabilmemize katkı sağlayacak herhangi bir yardım, destek, onay, işaret, ilham, her neyse işte, onu yakalayabilmekti.

Kimden, neden, nasıl? Ve, ne tür bir yardım mesela?..

Bilmiyorduk, ama bir şeyler umuyorduk işte.

Şimdi, yazarken, verdiğimiz kararın saçmalığını görebiliyorum. Gülünçlüğünü hatta. Eee, olabilir, ne sakıncası var ki? Ne ilk, ne de son saçmalığımız olacak bu. Ama asıl önemlisi, bu saçma ve gülünç kararın bizlere bambaşka, emsalsiz bir deneyim yaşatmasıydı ki, insan hayatında kaç kere böyle olaylarla karşılaşabilir, söylesenize!

Merak ettiniz değil mi? Eh, şu satırları okumaya başladığınıza göre, er geç merakınızı tatmin edeceksiniz. Sıkılmazsanız tabii. Azıcık sabır.

Ancak şu an, söze başlarken, doğrusu olan bitenleri ne şekilde nakletmem gerektiği konusunda kararsızım hâlâ. Hikayemdeki kişi ve yer isimlerini bir bir açıklamalı mıyım, yoksa hiç onlardan bahsetmemeli miyim örneğin. Çünkü okurun kafasında (okuyan biri çıkarsa diyorum ama, sanki çıkmış gibi!) asıl mevzunun dışında hiçbir gereksiz düşünce, kurgu, hayal oluşmasını istemiyorum kesinlikle.

Benim anlatacaklarım için hayal gücüne fazlasıyla ihtiyacı var zaten, daha fazlasını zorlamak hem yanlış, hem de anlamsız.

Evet. Biz altı kafadar (lafın gelişi söylüyorum, pek de ‘kafadar’ sayılmayız aslında!) toplanıp, ortaklaşa belirlediğimiz bir konu üzerine uzun uzadıya tartıştıktan sonra aramızda, bir noktaya geldik ve tıkandık. Şaşkınlıkla fark ettik ki, söylenecek sözlerin handiyse tümü bitmiş ve yeni sözcükler (fikirler!) bulmaya hiç mi hiç takatimiz kalmamış artık.

Fakat, işin kötüsü, tartışmanın herhangi bir sonuca falan ulaşmasını geçtim, daha doğru dürüst toparlayamamıştık bile mevzuyu.

Ne yapacaktık peki?

Bilmiyorduk. Kayda değer tek öneri Ki’den (gerçek ismi bu değil, ben uydurdum!) geldi. Eee, ne de olsa çiçek, böcek, enerji, meditasyon, reenkarnasyon falan, öyle alengirli işlere en yatkın o aramızda. Dedi ki; ‘Konuşa konuşa bir yerlere varamıyorsak eğer, insanoğlunun birbirleriyle anlaşmak amacıyla yarattığı saçma sapan sesler ve semboller sisteminin yetersizliğindendir bu. Daha doğrusu, insan beyninin içine hapsolduğu ifade düzeyinin zavallılığındandır. O halde asıl kaynağa, doğaya yani, geri dönmemiz, tüm ilgimizi ona yöneltmemiz, onu çok dikkatle dinlememiz ve kulağımıza fısıldadıklarını tam olarak duyup anlamamız gerekir!’

Bunun gibi bir sürü şeyler geveledi Ki. İşin ilginç yanı, nasıl yaptı hâlâ anlayabilmiş değilim ama (hoş, içimizde kimsenin anladığını da sanmıyorum ya!), hepimizi ikna etti.

En çok El (bu da uyduruk bir isim!) itiraz etti elbet. ‘Efendim, doğa, güneş, yıldızlar, mehtap, kuş cıvıltıları, dere şırıltıları falan, hoş ve esinleyicidir belki, tamam, fakat bizim en çok saf beyinsel faaliyetlere odaklanmamız gereken bir anda, çok afedersiniz ama, ağaçların arkasına gizli gizli def-i hacet etmek, doğru dürüst temizlenememek, toz toprak içinde yatıp kalkmak gibi fiziksel meselelerle beynimizi ve zamanımızın çoğunu işgal etmek ne denli akılcıdır?’ diye.

El’in bu makul ve mantıklı tepkisine (eski ‘hayat arkadaşı’ karşısında önerisini heyecanla savunan Ki dışında!) tümümüz az çok katılıyorduk katılmasına gerçi, fakat bir de baktık; çadırlar, sırt çantaları, uyku tulumları, buz kutuları, kap kacaklar vesaire, yoldayız.

Oturmuş, bir konu üzerinde (hem de, hani neredeyse akademik düzeyde!) ciddi ciddi tartışmak ile, aniden gözümüzü karartıp paldır küldür kampa gitmeye karar vermek arasında ne gibi bir alaka olabilir ki? Dedim ya, saçmalığı, gülünçlüğü bir yana, nasıl desem, böyle marjinal (bizim açımızdan!) bir eylem için yeterince inandırıcı bir sebep değil her şeyden önce. Bizim gibi ( yaşlı denmese de!) yaşını başını almış, belli bir konfor düzeyine alışmış insanlar için hele.

Ama, nasıl olduysa, yaptık işte. Ve düşünüyorum da, ikna olmamızın en önemli nedeni, Ki’nin yaptığı teklifle ilgili şu açıklamasıydı bence: ‘Karşımıza çıkacak her çeşit sıra dışı, katıksız, katışıksız, seçkin nitelikteki duyuları, algıları, düşünce ve bilgileri yeterince kavrayabilmemiz için, öncelikle onları fark edecek ve gereği gibi hazmedebileceğimiz biçimde ruhsal ve fiziksel olarak arınmış, olabildiğince berrak bir ortamda uyanık ve hazırlıklı beklememiz gerek!’

Tamam da, sıcak, huzurlu, konforlu bir ev ortamının ne sakıncası vardı ki? Rahat, yumuşacık koltuklara gömülüp, bir yandan abur cubur tıkınırken, bir yandan da sürekli yeni cevherler yumurtlamak… Fena mı işte, daha ne istiyorsun?

Galiba mesele, bu durumun -nasıl ifade etsem?- bir nevi kabızlık sorunu yaşatmasıydı hepimize. Yani şunu demek istiyorum: İnsanoğlunun elinden çıkmış, en ufak ayrıntısına değin ince ince tasarlayıp düzenlediği mekanlarda yapılan tartışmalar da -doğal olarak!- insani (!) sınırlar içinde kalmak mecburiyetinde, çizgi dışına taşmak pek olası değil sanki. Koltuklar, masalar, kapılar, pencereler, avizeler, biblolar, bilgisayarlar arasında yapılan tartışmalardan bahsediyorum. Ve tuğla, beton, demir ve cam duvarlar arasında yapılan tartışmalardan… Özellikle bizimki benzeri konular hakkında fikirler yürütürken, ufkumuzu kaplaması gereken şey duvarlar olmamalı galiba. Hapishane-mahkum ilişkisine benzer bir çelişki var işin içinde. Anlatabildim mi bilmiyorum, oldukça kuru ve yüzeysel duruyor kelimelere dökünce. Öyle ya, duvarsız bir insan yaşamı, dahası uygarlığı düşünülebilir mi hiç? Kimbilir, belki de sorun işte tam bu noktada yatıyordur.

Yine saçmalıyor muyum acaba?

Adaam, sen de! Saçmalasam ne olur, saçmalamasam ne olur? Kime yazıyorum ki şu satırları? Okura mı? Evet, tabii. Ama öncelikle, kendime! Benim istediğim kelimeler dökülüyor kağıda (ekrana!), benim istediğim gibi gelişecek olaylar, benim istediğim vurgular yapılacak, benim istediğim kişiler (fikirler!) haklı çıkacak… İstesem de, istemesem de; her şey ben nasıl istersem öyle olacak kısaca.

Gerçekte neler olup bittiği kimin umurunda?

Efendim? Okurun mu? Haydi canım… O, kendine verilenle yetinmek zorundadır sadece. Sahip olduğu tek yetki, okuyup okumama kararıdır ki, şu satırlara vardıysa eğer, (evet, daha çok başlarında ama!) hiç olmazsa şimdilik, yazdıklarım (aklımdan geçenler yani!) tasvip görüyor diyebiliriz.

Peki ama, ya metnin sonunda ne der okur? Eh, bir kez okuttuktan sonra, bu onbinlerce kelimeden oluşan ne idüğü belirsiz dosya/yığın bir defa yüklenince beynine, geçmiş olsun artık, işlem tamam demektir.

(…)

Murat Hiçyılmaz / [email protected]

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Murat Hiçyılmaz - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Hürriyeti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Hürriyeti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Hürriyeti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Hürriyeti değil haberi geçen ajanstır.



İZMİR MARKALARI

Şehir Markaları arasındaki yerinizi alın, fırsatı kaçırmayın

+90 (232) 246 82 46
Reklam bilgi

Anket 2019’un en başarılı belediye başkanı sizce hangisiydi?