Komünist Başkan Maçoğlu ihalesiz çalışacak

Merhaba sevgili okurlarım!..

Ve günaydın Türkiye!..

“Saatli Maarif Takvimi”niz de geldi işte.

Önce biraz gülümseyelim güne başlarken:

Üniversiteye giriş sınavından çıkan gence babası sorar:

-"Oğlum nasıl geçti sınavın?"

Genç delikanlı, hafif sitemkâr cevap verir:

-"Çok iyiydi baba, o kadar iyi geçti ki genel istek üzerine seneye bir daha gireceğim."

Şuraya bir de “Günün Sözü” bırakıyorum:

"Ya tüm çırpınmalarını aşan daha yüksek bir anlamı vardır bu dünyanın, ya da bu çırpınmalardan başka hiçbir şey gerçek değildir." demiş Albert Camus...

Şuraya da "Günün Püf Noktası"nı bırakalım:

"Mantar, kabak, taze ıspanak sebzelikte bekleyecekse, kese kâğıdına koyarak daha uzun ömürlü olmalarını sağlayabilirsiniz. Kağıt nemi çeker ve küflenme daha geç olur."

Bir de nerede kullanacağınızı bilmediğim bir bilgi vereyim sizlere:

Uyanık olduğumuz zamanın %10'unu gözümüz kapalı geçiriyoruz.

Dün internet haber sitelerinden seçtiklerimi de paylaşayım sizlerle:

Türkiye’deki orman kıyımı 4 yılda yüzde 50 arttı

Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF-Türkiye) işletme ormanlarının yanı sıra millî parklardan da ağaç kesilmesine yönelik planların yapılmasıyla ilgili bir açıklama yaparak hangi gerekçe ile olursa olsun bu tür alanlarda ağaç kesiminin korunan alan felsefesine aykırı olduğunu savundu. Yaklaşık üçte biri orman olarak kabul edilen Türkiye’de millî parklara ait ormanların toplam orman alanları içindeki payının yalnızca yüzde 2-3 civarında olduğu kaydedilen açıklamada, “Sürdürülebilir geleceğimiz için, dünyada olduğu gibi Türkiye'de de milli parklar ve korunan alanlar sayı ve alanca arttırılmalı; biyoçeşitlilik ve genetik kaynakları koruma, iklim ve su rejimini düzenleme, toprağı koruma, yaban hayatı ve rekreasyon gibi çok çeşitli ekosistem hizmetleri sunan bu tür alanlar ağaç kesimi dışında tutulmalıdır” ifadelerine yer verildi. Türkiye’deki millî parklarda ağaç kesimi için amenajman planlarının yapıldığının gündeme gelmesi hem sivil toplum örgütlerinde hem de kamuoyunda tepkiye neden oldu. Antalya’da Termesos ve Köprülü Kanyon, Isparta’da Kovada ve Kızıldağ ile Konya’da Beyşehir Gölü millî parklarında ağaç kesilmesi için amenajman planlarının yapıldığının ortaya çıkmasının ardından Türkiye Ormancılar Derneği (TOD) geçtiğimiz hafta konuyla ilgili bir açıklama yaparak girişime tepki göstermişti. WWF-Türkiye tarafından yapılan açıklamada “İklim krizinden en çok etkilenecek Akdeniz coğrafyasında yer alan ve daha fazla karbon tutmak için her karış ormana şiddetle ihtiyaç duyulan ülkemizde son zamanlarda yapılan ağaç kesiminin hızla arttığı, hatta millî parklar gibi korunan alanların bile ağaç kesimine açılmasına yönelik planların yapıldığı görülmektedir” denildi. Türkiye’nin iklim krizinden en çok etkilenecek olan Akdeniz coğrafyasında yer aldığı ve daha fazla karbon tutmak için her karış ormana ihtiyaç duyduğuna işaret edilen açıklamada, “Ülkemizde son zamanlarda yapılan ağaç kesiminin hızla arttığı, hatta millî parklar gibi korunan alanların bile ağaç kesimine açılmasına yönelik planların yapıldığı görülmektedir. 2020 yılının yaz aylarında ülkemizin dört bir yanındaki ormanlık alanlarda dikkati çeken aşırı ağaç kesimi bu gerçeği gözler önüne sermektedir. 2017 yılında 20 milyon m³ olan ağaç kesiminin, 2020’ye gelindiğinde 30 milyon m³’e ulaştığı görülmektedir. Yani son 4 yıl içerisinde ağaç kesimi 10 milyon m³ (%50) artarak orman örtümüz ciddi bir kayba uğramıştır” bilgisine yer verildi. Geleneksel olarak ağaç kesimi yapılmayan millî parklar gibi korunan alanların da bu uygulamaya açılmasının endişeyle karşılandığı kaydedilen açıklamada, şöyle denildi:

“Örneğin, Köprülü Kanyon, Termessos, Beyşehir, Kızıldağ ve Kovada millî parklarında bakım ve gençleştirme adı altında her yıl on binlerce m³ ağaç kesiminin planlandığı anlaşılmaktadır. Hangi gerekçe ile olursa olsun, bu tür alanlarda ağaç kesimi, korunan alan felsefesine aykırıdır. Zira korunan alanlar, iklim değişikliğinin etkilerine karşı dünyanın direncini yükseltmekle kalmayıp, ekolojik süreçlerin insan müdahalesi olmaksızın kendi doğal seyri içinde sürmesine izin verilmesi gereken alanlardır. Korunan alan yönetiminde esas, bir doğal afete ya da hastalığa maruz kalsa bile ekosistemin kendi dinamikleri içerisinde iyileşmesini veya yeni koşullara adapte olmasını sağlamaktır.”

Yaklaşık üçte biri orman olarak kabul edilen Türkiye’de millî parklara ait ormanların toplam orman alanları içindeki payının yalnızca yüzde 2-3 civarında olduğu anımsatılan açıklamada, “Sürdürülebilir geleceğimiz için, dünyada olduğu gibi Türkiye'de de millî parklar ve korunan alanlar sayı ve alanca arttırılmalı; biyoçeşitlilik ve genetik kaynakları koruma, iklim ve su rejimini düzenleme, toprağı koruma, yaban hayatı ve rekreasyon gibi çok çeşitli ekosistem hizmetleri sunan bu tür alanlar ağaç kesimi dışında tutulmalıdır” denildi.

Komünist Başkan Maçoğlu ihalesiz çalışacak

"Komünist Başkan" Fatih Mehmet Maçoğlu, Tunceli Belediyesi bütçesinde tasarruf sağlanması amacıyla ihale sistemini kaldırdıklarını, kentteki tüm işlerin, belediye ve halkın desteği ile yapılacağını duyurdu. Türkiye’nin tek komünist Belediye Başkanı Fatih Mehmet Maçoğlu, belediyenin son 2 yılda yaptığı yol, park, altyapı, inşaat, kaldırım gibi hizmetleri ihalesiz gerçekleştirdi. Cumhuriyet ile Moğultay mahalleleri giriş bağlantı yolun genişletme çalışmasının ihaleye çıkmasının ardından maliyetinin 1 milyon liraya yükselmesiyle Maçoğlu, çözümü belediyenin kendi öz imkânlarını kullanmakta buldu. Belediyeye ait araçlar ve çalışanlarla yolun yapılması durumunda yol genişletme ücretinin yaklaşık 450 bin lira tutacağını ve bu fiyat farkından dolayı birçok işin tamamlanacağını belirtti. Yıllardır trafik kazalarıyla gündeme gelen Demiroluk virajının parke döşeme işini geçen aylarda ihale yapmak yerine halk ile belediyenin birlikte yapması durumunda 1 milyon lira kâra geçtiklerini ve Cumhuriyet Mahallesi’nin yolunu kâr ücretiyle yaptıklarını belirten Maçoğlu, “”Geçtiğimiz aylarda Demiroluk virajı, ihaleye çıksaydı 1 milyon 400 civarında bir maliyeti vardı. Ama halkımızla birlikte öz imkânlarımızı kullandık ve 450 bin maliyetle o işi bitirdik. Oradan artan parayı da şu anda buraya kullanıyoruz. Burada arta kalan bütçeyi de başka bir yere kullanacağız” dedi. Maçoğlu şöyle konuştu:

"Belediyeler artık üretmelidir, belediye kendi öz gücünü kullanmalı. Bu şekilde bir başkasını zengin etme çabasına girmemelidir. Belediyelerin kıt kanaat bütçesi var. Üç beşin hesabını yapıyoruz ki hizmete daha çok yoğunlaşalım. Aslında yapmak istediğimiz buydu, diğer yolu da ihaleyle yapmış olsaydık bütçemiz bu yola yetmeyecekti.”

Belediyenin ihale yöntemiyle artık iş yapmayacağını anlatan Maçoğlu şöyle devam etti:

“1500 metrekare alanın özellikle maliyeti 1 milyon civarındayken şu anda 400 bin liraya çok rahat bir şekilde yapabiliyoruz ve bu durum bizi çok rahatlatıyor. Bizim gibi belediyeler için 1 milyon çok ciddi bir para. Aracımızın yetmediği projelerin dışında bundan sonra tüm işleri ihale değil de kendi imkanlarımızla yapacağız. Parkımızı, bahçemizi, yolumuzu ve sokağımızı kendimiz yapacağız. Bu şekilde belediyenin giderini kısıp daha fazla hizmet etmek amacımız. Eğitim, atölye ve kadın üzerine çalışmalarda ihale yapmadan elde ettiğimiz kârı kullanacağız. Halkın parasının ne şekilde kullanıldığını da herkes şeffaf bir şekilde görecektir.”

Kısa çalışma ve nakdi ücret desteği işsizlik maaşlarını geçti

İŞKUR’un İşsizlik Sigortası Fonu Bülteni’ne göre Ocak sonu itibariyle 101 milyar 876 milyon TL olan fonun menkul kıymet ve nakit varlığı Şubat sonunda 98 milyar 166 milyon TL'ye, 9 Mart itibariyle ise 93 milyar 975 milyon TL'ye indi. 2020 Nisan ayından bu yana kısa çalışma ödeneğinden toplam ödeme tutarı 31 milyar 543,2 milyon TL oldu. Nakdi ücret desteği nakit çıkışlarının da eklenmesiyle İşsizlik Sigortası Fonu’nun toplam varlığı koronavirüs salgınının başladığı dönemden Şubat ayı sonuna kadar 39,2 milyar TL azaldı. Kısa çalışma için bugüne kadar 4 milyon 186 bin kişi ödenek almaya hak kazandı. Bu kapsamda hak eden kişilere toplam 30,2 milyar TL ödeme yapıldı. Nisan 2020-Şubat 2021 döneminde 2 milyon 506 bin kişi de nakdi ücret desteği almaya hak kazanırken 9,28 milyar lira ödeme gerçekleştirildi. 2020 Nisan ayında işsizlik sigortası menkul kıymet ve nakit fon varlığı 133 milyar 222,2 milyon TL ile en yüksek seviyeyi görmüştü. Öte yandan İşsizlik Sigortası Fonu’ndan bugüne kadar 8,2 milyon kişi 38.1 milyar TL işsizlik maaşı almaya hak kazandı.

Korona haberlerine gelince:

Prof. Dr. Kayıhan Pala: Sağlığın ticarileşmesi pandeminin yükünü ağırlaştırdı

Türkiye’de Sağlık Bakanlığının ilk koronavirüs vakasını açıkladığı günden bu yana tam 1 yıl geçti. Dünya Sağlık Örgütünün (DSÖ) pandemi ilanına denk gelen o tarihten beri salgına ilişkin verilerin şeffaflığı, alınan ve alınmayan önlemler, salgın yönetiminin epidemiyolojik ve bilimsel verilerden çok sermayenin önceliklerine dayandığı eleştirileri hep gündemde oldu.Salgında geçen bu 1 yıllık süreçte yaşanan kırılma anlarını, pandemiden çıkış için umut olan aşıyı, sağlık ve eğitim sisteminin durumunu Türk Tabipleri Birliği (TTB) Kovid-19 İzleme Kurulu Üyesi ve Halk Sağlığı Uzmanı Prof. Dr. Kayıhan Pala ile konuştuk. “Bir yılın ardından salgının kontrol edilemediği bir noktadayız” diyen Prof. Dr. Pala, en az 14 günlük tam kapanmanın gerekli olduğunu, bunu yapmadan yeniden açılmanın ise vaka ve ölüm sayılarını artıracağı uyarısında bulundu. Salgından çıkışa en büyük engelin kâr hırsı olduğuna işaret eden Pala, “Dolayısıyla dünya hem küresel kapitalist sistemden kurtulmalı hem de kamucu sağlık sistemlerine kavuşmalıdır” dedi.

Sağlık Bakanının ilk koronavirüs vakasını açıklamasının ardından geçen 1 yılın ardından pandemide hangi noktadayız?

Salgının kontrol edilemediği bir noktadayız. Hem olgu sayısı hem de test pozitiflik oranı ocağın son haftasından itibaren yeniden yükseliş içinde. Doğrulanmış olgu sayımız 13 binin üzerine çıktı. Yapılan testler içinde pozitiflik oranı da yüzde 9.5. Pandemide bunun kabul edilebilirlik oranı yüzde 3’ün altı. Yüzde 3’ün üzerinde ise salgın kontrol altına alınamamıştır. Türkiye de dünyadaki kimi ülkeler gibi salgını kontrol altına alamayan ülkeler arasında yer alıyor.

Yeniden açılma başladı ama vakalar artıyor, mutasyonlu virüs yayılıyor. Bizi nasıl sonuçlar bekliyor?

Eylül ayından beri toplumun tüm kesimlerini kapsayacak ekonomik ve sosyal koşulları oluşturulmuş en az 14 günlük, mümkünse 28 günlük tam kapanmadan söz ediyorduk. Çünkü virüsün toplum içindeki dolaşımını engelleyemezsek sorunun artarak devam edeceği, geçtiğimiz 1 yıldaki deneyimlerden karşımızda duruyor. Bu nedenle açılım kararı endişe veriyor. Günlük 5 bin vaka sayısından 13 bin vakaya gelindi. Bu henüz yeniden açılmanın etkisi değil, 13-14 gün içinde göreceğiz yeniden açılmanın etkilerini ve ölümleri de 3-4 hafta sonra göreceğiz. Sokaklarda gördüğümüz kadarıyla sanki bu sorun bitmiş gibi bir algı var. Önümüzdeki haftalarda doğrulanmış olgu, ağır hasta ve ölüm sayılarında artış karşımıza çıkabilir. Tabii tüm bunları Sağlık Bakanlığının açıkladığı veriler üzerinden tartışıyoruz. İki noktayı vurgulamak isterim: Birincisi geçen yıl nisan ayından bu yana bakanlığın açıkladığından daha fazla olgu olduğunu iddia ediyorduk. Bakanlık önce bu iddiaları yalanladı, sonrasında kabul etmek zorunda kaldı ve aralıkta 1 günde 1 milyon 190 bin vakayı turkuaz tabloya ekledi. Dolayısıyla buna ilişkin kaygılar devam ediyor. Ölümlere gelince bir kere bu kadar yüksek olgu bildirilirken ölüm sayısının diğer ülkelere göre düşük olması bir tutarsızlığı yansıtıyor. CHP’nin geçtiğimiz aralık ayında 20 il belediyesine dayanarak yaptığı açıklamada -ki bu iller Türkiye nüfusunun yüzde 48’ini temsil ediyor- kayıtlara geçen bulaşıcı hastalık ve Kovid-19 kaynaklı ölümlerin bakanlığın açıkladığı rakamların yüzde 80 fazlası olduğunu ortaya koydu. Eğer ülke nüfusunun yarısında, Sağlık Bakanlığının açıkladığının yüzde 80 fazlası bu nedenle ölmüşse, nüfusun kalanı eklendiğinde açıklananın üç katı ölüm meydana geldiğini bekleriz. Bursa Büyükşehir Belediye Başkanının da verdiği “Kentte 3 bin 517 kişi öldü” bilgisi de bu tezi doğrulamaktadır. Önümüzdeki haftalarda ya da aylarda benzer bir kabullenmenin ölümler için de olacağını göreceğiz.

TTB olarak salgının başından itibaren salgın yönetimine ilişkin uyarılar yapıp önerilerinizi sundunuz. Uyarılar dikkate alınmadığı gibi bir de hedefe kondunuz. Bu süreçte salgının kırılma noktaları ne oldu, size kulak verilseydi ne olurdu?

Çok fazla kırılma anı var. Bunlardan biri 10 Nisan’daki ilk sokağa çıkma yasağının, başlamasına birkaç saat kala duyurulması nedeniyle insanların kitleler halinde alışveriş yapmaya çıkmaları oldu. Sonrasında İçişleri Bakanı istifa etti ama istifası yürürlüğe konulmadı. Buna benzer pek çok örnek karşımıza çıktı. Sağlık Bakanının "Aralığın 10-11’inde aşı yapmaya başlayacağız" demesinden bir ay sonra ancak 14 Ocak’ta aşılamaya başlanabilmesi ya da "Nisanda yerli aşı yaparız" diye demeç vermesinin hayatta karşılığı olmaması gibi. Birçok şey sayabiliriz ama makro ölçekte bakarsak salgının kırılma anını belirleyen birkaç unsur öne çıkıyor. Biri kanımca Sağlık Bakanlığının bu süreçten başarı öyküsü çıkarma çabası. Küresel sorunla küresel olarak mücadele edilir ve salgınlardan bir başarı öyküsü çıkarmaya çalışmak doğru değil. Sağlık Bakanlığı başından beri samimi olarak pandemide hastalanma ve ölümleri en aza indirmek için bir çaba içine girmiş olsaydı, bugün daha düşük sayılarla karşılaşabilirdik. Ben bunu önemli bir kırılma noktası olarak görüyorum. İkincisi Sağlık Bakanlığının, sağlık meslek örgütlerini, sendikaları, sivil toplum örgütlerini bu sürecin dışında tutmasıdır. TTB ve diğer sağlık meslek örgütleri ne merkezi düzeyde ne de yerel düzeyde pandemi kurullarında kendilerine yer bulabildi. Bir başka önemli kırılma anı da bakanlığın anlaşılmaz bir biçimde bu alanda eğitimi olan halk sağlığı uzmanlarından yeterince yararlanmayı tercih etmemesi. Bir başka önemli kırılma noktası da çarklar dönsün politikasının her şeyin üzerinde kabul edilmiş olmasıdır.

Salgın boyunca ‘Evde kal’ çağrıları yapıldı ama işçi ve emekçiler hep çalıştırıldı. Siz de emekçi mahallelerinde HES haritasının hep kırmızı olduğuna dikkat çektiniz. Salgının sınıfsal etkisi ne oldu?

Salgınla ilgili iki temel strateji var. Birincisi salgını baskılamak, ikincisi etkisini azaltmak. Türkiye başından beri salgını baskılama stratejisini benimsemedi. Onun yerine etkisini azaltma stratejisini benimsedi. Bu önemli bir kırılma anı. Ama etkisini de yeterince azaltamadı. Çünkü sermayenin yanında yer almak ön plana çıktı. ‘Çarklar dönsün’ denilerek emekçilerin sağlıkları geri planda tutuldu. Bunun tipik örneğini Çanakkale’de gördük. Hasta işçileri evlerine göndermek, karantinaya almak yerine çalışmaya devam etmek koşuluyla fabrikanın kapılarını kapatmak anlamına gelecek bir uygulama hayata geçirilmeye çalışıldı. Bu hem 1930 yılındaki Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’na hem de çalışma hayatını düzenleyen kanunlara aykırı olmasına rağmen… Geldiğimiz noktada bu salgının en büyük yükü işsizlerle birlikte, emekçiler, esnaf ve 65 yaş üzerindeki yurttaşlara yıkıldı. Çünkü maske, mesafe ve hijyen diye üçlü bir şekilde ifade edilen önlemlerin kişilerin kendi iradesine bağlı olmadığı göz ardı edildi. Maske takmak eğer o maskeyi takacak parası varsa kişinin kendi iradesine bağlı olabilir ama fiziksel mesafeyi uygulamak hem işe gidip gelmedeki ulaşım açısından söylüyorum hem de işyeri ortam ve koşullarının değerlendirilmesi açısından, kişiye değil işin düzenlenmesine bağlı bir süreçti. Maalesef Sağlık Bakanlığı bunu göz ardı etti ve göz ardı ettiği için de çok sayıda çalışan hastalandı. İş cinayetleri raporlarına da bakacak olursanız kovid-19 nedeniyle hayatını kaybeden emekçiler listelenmeye başlandı. Dolayısıyla küresel kapitalist üretim ilişkileri içerisinde dünyanın birçok yerinde gözlendiği gibi ülkemizde de pandeminin bedelini emekçiler daha ağır ödediler.

Sağlık Bakanlığının başarı öyküsü yaratma çabasının salgındaki en önemli kırılma noktalarından olduğunu söylediniz. Bakanlık şimdi de ‘Aşılamada başarılıyız’ iddiasında. Türkiye aşıda gerçekte ne durumda?

Türkiye aşı yapma potansiyeli açısından çok yüz güldürücü sonuçlara sahip. Biz 1 günde 600 binin üzerinde aşı yapabileceğimizi gösterdik. Çünkü sağlık emekçileri deneyimli ve 1961’de yasalaşan sonra maalesef AKP iktidarı tarafından yürürlükten fiili olarak kaldırılan sağlığın sosyalleşme yasasıyla birlikte bu ülkede bir aşı kültürü ve aşı yaptırma geleneği var. Aşı tereddüdü ve aşı karşıtlığı konusunda epeyce bir tartışma varken aşılama başlayınca gördük ki insanlar aşı olmak istiyor. Ancak yeterince aşı olmadığı için aşılama çok düzgün gitmiyor. Yani 50 günü çoktan geride bıraktık, Bakanın iddia ettiği gibi günde 1 milyon aşı yapma potansiyelimiz vardıysa şimdiye 50 milyon doz aşı yapmış olmalıydık. Oysa yalnızca 2 milyondan biraz fazla insanın ikinci doz aşısını yapabilmiş durumdayız. 50 gün için bu iyi bir performans değil. Ama eğer aşımız olursa biz bu aşıyı yapabileceğimizi gösterdik. Sorun Türkiye’nin aşı politikasında yatıyor. Hem tek aşıya bel bağlamış olmak hem o aşıyı yeterli doz getirememek yüzünden hem de bel bağladığımız aşının koruyuculuk oranının -hastalıktan genel koruma bağlamında söylüyorum- çok yüksek olmaması yüzünden. Bu nedenle de kısa vadede Türkiye’nin aşıyla bir koruyuculuk sağlaması pek mümkün görünmüyor. Bugün Türkiye’ye kaç doz aşı sağlandığı bile bilinmiyor.

Aşı küresel düzeyde de bir sorun. Patent sorunu ve aşıya erişimde yaşanan ciddi adaletsizlikler salgının seyrini nasıl etkiler?

Sorunun çözülmesi için Dünya Sağlık Örgütünün COVAX (Koronavirüs Küresel Aşı Erişim Girişimi) gibi girişimlerin ön plana çıkması lazım. Aşıdaki patent korumasının kaldırılması lazım. Aşıdaki patent koruması, şirketlere sermaye birikimi sağlama yaklaşımı olduğu müddetçe çok yüksek dozdaki aşı kısa sürede dünyayla buluşturulamaz. O yüzden başka bir sisteme, kamucu sağlık sistemine ihtiyaç var. Dünyada 100 ülke daha hiç aşılamaya başlayamadı. Pek çok ülke de yıl sonuna kadar nüfusunun ancak yüzde 20’si kadarının kullanabileceği aşı temin edebilecek. Bu da 2021’de yeni varyantların etkisiyle pandemiden güçlü bir çıkışın gerçekleşme ihtimalini azaltmakta. Sevindirici haberler mesela Hindistan’da bir aşının bugünlerde yürürlüğe girecek olması. Hindistan çünkü yılda 800-900 milyon doz aşı üretebilme kapasitesine sahip olduğunu açıkladı. Şirketlerin kâr maksimizasyonunun ötesine taşınmış Küba’nın geliştirdiği aşılar ya da başka ülkelerin çıkartabileceği aşılar söz konusu olursa o zaman 2022’nin ilk altı ayında pandemiden çıkışı tartışmak mümkün olabilir.

21. yüzyılda insanlığın bilgi birikimine, bilimsel ve teknolojik gelişmişliğe rağmen bir yıldır hâlâ salgınla baş edememiş olması düşündürücü. Üstelik pandemi çağı uyarıları var. Salgınların önlendiği, en azından ölümlerin engellendiği bir dünya mümkün değil mi?

Mümkün tabii. Yani salgının etkisinin en aza indirildiği Çin, Güney Kore, Yeni Zelanda, Vietnam gibi ülkelerden çıkarılacak dersler var. Bunun asıl olarak iki değişkenin değiştirilmesiyle mümkün olacağını söylememiz gerekir. Birincisi dünyayı bu küresel kapitalist sistemden kurtarmak lazım. Aşıyı ve hastalıkla ilgili ilacı hastane giderlerini kendi servetini artırma aracı olarak gören ya da pandemi nedeniyle sağlık alanı dışındaki her alanı kendi servetini artırma olanağı olarak gören bir sistemle bu süreci insanlık lehine kazanamayız. İkincisi sağlık alanına özgü düzenlemeler, sağlık sistemleri… Pandemiden önce ABD’de sağlık hizmetleri ülkemizde özellikle özel sektör tarafından örnek gösteriliyordu. Biz ise ABD’deki sağlık sisteminin en kötü sağlık sistemi olduğuna vurgu yapardık. Ne kadar haklı olduğumuz bu pandemide bir kez daha ortaya çıktı. ABD dünyada en yüksek sağlık harcamasının yapıldığı, buna rağmen en verimsiz ve kötü sağlık sistemine sahip. Örneğin ABD’de koronavirüs nedeniyle yaşanan ölümler Küba’dan 53 kat daha fazla. Sağlığın ticarileştiği sistemlerde, böylesi pandemi dönemlerinde insanların ihtiyacının karşılanması mümkün değil. Dolayısıyla dünya hem küresel kapitalist sistemden kurtulmalı hem de kamucu sağlık sistemlerine kavuşmalıdır. Sağlıklı olmanın ön plana çıkartıldığı, tedavinin ve hastalığın ön plana çıkartılmadığı sağlık sistemlerine ihtiyacımız var.

Hastaneler bakanlık tarafından salgınla savaşta ön cephe, sağlıkçılar ise ordu ilan edildi. Hatta sizin baştan beri itiraz ettiğiniz çok büyük şehir hastaneleri çözüm olarak sunuldu. Koruyucu sağlık hizmetinin olmadığı bir yerde salgınla mücadele edilebilir mi?

Türkiye’de sağlık ocakları kapatılmasaydı, birinci basamak sağlık hizmetleri bütüncül olarak verilebilseydi, hastalığın yayılmasını engellemek için filyasyon da içinde olmak üzere daha kapsamlı ve derinlikli çalışmalar yürütmemiz mümkün olacaktı. Ama sağlıkta dönüşüm programıyla birlikte sağlık alanı ticarileştirildiği, birinci basamak yok sayıldığı için pandeminin yükü daha ağır oldu.Şehir hastanelerinin bu sürece nasıl bir katkısı olduğuna ilişkin ise Sağlık Bakanlığının verilere dayalı bir açıklaması yok. Ama şehir hastaneleri açılırken şehir içindeki hastaneler kapatıldığı için şehir hastaneleri ek bir yatak sağlamadı. Şehrin içindeki bu devlet hastaneleri kapatılmamış olsaydı, yarısı pandemi hastanesi olarak görevlendirilirken yarısı diğer sağlık sorunlarına müdahale edebilirdi. Böylece bugün ülkede yaşanan sağlık sorunlarının bir bölümü yaşanmazdı. Ayrıca Sağlık Bakanlığı 2021 yılı bütçesinin yüzde 21’ini şehir hastanelerine aktardı.16 milyar liranın üzerindeki bu kaynak sağlık alanında kullanılsa çok daha iyi sonuçlar elde edilirdi.

Salgında ilk vazgeçilen eğitim oldu. Bir yıldır eğitim adına doğru düzgün hiçbir şey yapılmadı. Şimdi ise salgındaki kötü tabloya rağmen yeterli önlem alınmadan okullar açılıyor. Dünyada salgın sürecinde eğitime dair olumlu örnekler var mı? Türkiye’deki durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dünyada salgın sırasında okulları açıp olumsuz etkilenmeyen ülkeler var. Özellikle Avrupa’da Hollanda’dan, Finlandiya’dan, Almanya’dan ve İngiltere’den bazı örnekler var. Ancak bu örnekleri her ülkenin kendi özgün koşullarıyla bir arada değerlendirmek gerekiyor. Öğrencilerin, öğretmenlerin ve onların ailelerinin risk durumları, mekanların ne durumda olduğu, sınıflardaki öğrenci sayısı, sınıflarda kalma süresi, havalandırılması, maske takmaya ilişkin tutumlardaki düzey gibi birçok bileşen üzerinden değerlendirip yanıt vermek lazım. Maalesef Türkiye’de, Sağlık Bakanlığı veri açıklamadığı için salgının seyri boyunca okulların açık ve kapalı olduğu dönemde, okulların salgında odak olup olmadığını ve risk durumuna ilişkin bir veri setine dayalı olarak tartışabilir durumda değiliz. Yalnızca yurt dışındaki literatürden esinlenerek konuştuğumuz zaman Türkiye’ye özgü gerçekleri göz ardı etmiş olabiliriz. Ama buradaki temel ilkenin şu olması gerektiğini düşünüyorum: Okulları açık tutacak koşulları yaratmak. Bu bağlamda da öğretmenlerin iki doz aşıyı almaksızın okula gitmek zorunda bırakılmalarının onları tedirgin ettiğini anlamamız gerekiyor. Türkiye bir yıldır yaşadığı bu süreç boyunca, eğitime ilişkin okulları nasıl açık tutarız, nasıl insanları risk altında olmaktan çıkarırız yanıt veren bilimsel bir programı önüne koyamamıştır.

AB, BioNTech-Pfizer aşısından 4 milyon ilave doz alacak

Avrupa Birliği (AB), BioNTech-Pfizer'in yeni tip koronavirüse (Kovid-19) karşı geliştirdiği aşıdan 4 milyon ilave dozun iki hafta içinde teslim edileceğini açıkladı. AB Komisyonundan yapılan açıklamaya göre, BioNTech-Pfizer ile varılan anlaşmayla teslim edilecek 4 milyon ilave doz, salgının yoğunlaştığı Avrupa'daki bazı bölgelere gönderilecek. Bunlar arasında Avusturya'nın Tirol, Fransa'nın Nice ve Moselle, İtalya'nın Bolzano bölgeleriyle Almanya'nın Bavyera ve Saksonya eyaletlerindeki bazı yerler bulunuyor. AB Komisyonu, 2 milyon kişinin aşılanmasına yetecek dozların sınırlardaki kısıtlamaların rahatlatılması, mal ve hizmetlerin serbest dolaşımı ve koronavirüsün daha hızlı yayılan mutasyona uğramış türleriyle mücadelede önem taşıdığını bildirdi. 2 milyon dozun 600 bininin Fransa'ya gönderileceği, kalan miktarın diğer bölgelerdeki nüfusa göre mart bitmeden dağıtılacağı kaydedildi.

AB'nin opsiyonlar dahil olmak üzere BioNTech-Pfizer ile 600 milyon dozluk anlaşması bulunuyor.

"Günün Şiiri" köşemizde bugün sizlerle Küçük İskender'in bir şiirini paylaşmak istiyorum. Ruhu şad olsun.

Anneler Oğullarını Affetmez

Annemin elini öper gibi öptüm seni dudaklarından

Annemin cenazesinde kılmadığım namaz kadar masum

Annemin mezartaşındaki imla hataları kadar sarhoş

Annemin vasiyetindeki,

'Oğlumu benim yanıma gömmeyin sakın' maddesi kadar sevecendin.

Bazı eski romanlar

'Yıl bin dokuz yüz bilmem kaç' diye başlardı,

ben çocukluğuma, çocukluğumun çocuk romanına,

senin oyuncaklarını kırarak başladım.

Ben her sonbahara hep yaz'ı kırarak başladım.

Yazları kırarak sonbaharlara başlamak...

Bunlar benim sevişirken kaybettiğim savaşlardı!

Firari bir aşka saklanacak kalp bulmak

Anneme talip olan yalnızlığın sorumluluğundaydı.

Belki o kadının ölüm nedeniyle ısınan gözlerinin,

Uzak şehirleri hatırlatan soğukluğunda

Bir kalp bulmak

Bir kalbe çevrilmeyeek bir teklif sunmak

Okyanusları birleştiren hayali aradenizlerin sonundaydı!

Ah, nasıl unuturum,

Ah ben nasıl unuturum ki

Annem lohusayken karnına bir gül koymuştu!

Gül bu

Durur mu hiç yerinde

Annemin karnına yepyeni bir rahim oymuştu!

 

Benim çıktığım rahim, cehennem

Gülün oyduğu rahim, cennet!

Bütün bu mağaraların demir zemberek kapılarında

Babamın spermlerinin yazdığı metinler

Kutsal ihanet metinleri, kutsal cehalet yeminleri,

Ölü kardeşlerim

Doğmamış kardeşlerim

Doğmamış melek kardeşlerim, peygamber kardeşlerim, cin kardeşlerim

Hepsi,

Ama hepsi, karanlığın serseriliğinde pervasızca donmuştu!

Annemin öldüğü gece kazıdım kafamı!

Kazıdım kafamı kafatasıma kadar! ,

Siyah bir tişört giydim, siyah bir pantolon

Siyah çoraplar ve siyah botlar

Simsiyah bir palto giydim! Simsiyah bir gece giydim yüzüme!

Sana geldim yas tutar gibi

Sana geldim yağmur altında, bütün atları yaralı bir posta arabası gibi

Annemin elini öper gibi öptüm seni dudaklarından

'Beni annemin yanına gömme sakın' dedim sana

'Beni hiç gömme, ben hep burda kalayım'

'Bu evde çürüyeyim seni ıhlamur kokan yatağında'

'Bu evde dökülsün etlerim

Yaz'ı kırarak sonbahara başlayan bir ağacın döktüğü yapraklar misali'

Annemin elini öper gibi öptüm yine seni dudaklarından

Sonra alnıma götürdüm dudaklarını ince ince, kibarca

'Affet beni anne' dedim

'Affet, tüm bunlar bir ölünün hayatta kalma heyecanından!'

#Küçükİskender

Yurdumuzda ve dünyada hangi özel günler var bugün, bir bakalım:

Erzurum'un Kurtuluş Günü:

12 Mart 1918 tarihi Erzurum'dan Rus ve Ermeni birliklerinin geri çekildiği tarihtir. Erzurum ilinin 103. düşman işgalinden kurtuluş yıldönümü kutlu olsun.

Arhavi'nin Kurtuluş Günü:

12 Mart 1921 tarihi Artvin'in Arhavi ilçesinden Gürcü birliklerinin geri çekildiği tarihtir. Arhavi ilçesinin 100. düşman işgalinden kurtuluş yıldönümü kutlu olsun.

Husûm Fırtınası

Halk takvimine göre birkaç gün sapma payı olmakla birlikte 12 Mart’ta beklenen fırtınadır. ‘Husûm’ Arapça ‘uğursuzluk’ anlamına gelmektedir. Sürekli esen rüzgâr anlamı da vardır. Sekiz gün süren ‘Kocakarı Soğukları’ ile ilgilidir.

Bugün tarihte neler olmuş, bir bakalım mı?

12 Mart 1971 - Türk Silahlı Kuvvetleri, 12 Mart Muhtırası'nı verdi. Başbakan Süleyman Demirel, bu gelişme üzerine istifa etti. Muhtıra; Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç, Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler, Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Celal Eyiceoğlu'nun imzasını taşıyordu. 

12 Mart 1664 - New Jersey, İngiltere Krallığı'nın bir kolonisi oldu.

12 Mart 1894 - Coca-Cola, ilk kez şişede satılmaya başlandı.

12 Mart 1913 - Avustralya'nın gelecekteki başkenti resmen Canberra oldu. Melbourne, geçici olarak 1927'ye kadar başkent olarak kaldı.

12 Mart 1918 - Moskova, Rusya'nın başkenti oldu. Sankt-Peterburg başkent statüsünü son 215 yıldır sürdürüyordu.

12 Mart 1921 - Londra Konferansı sona erdi. İtilaf Devletleri barış önerdi.

12 Mart 1921 - Türk Milleti'nin İstiklâl Marşı, TBMM'de kabul edildi.

12 Mart 1925 - Çinli lider Sun Yat-sen öldü, yerine General Çan Kay Şek getirildi.

12 Mart 1928 - Kaliforniya'da St. Francis Barajı yıkıldı; 400 kişi öldü.

12 Mart 1930 - Hindistan'da Mahatma Gandi, tuz üretimindeki Hükûmet tekeline karşı çıkmak amacıyla, Ahmetabat'tan denize 300 millik "Tuz Yürüyüşüne" (Salt Satyagraha) başladı.

12 Mart 1938 - Almanya askerî birlikleri Avusturya topraklarına girdi ve ertesi gün Avusturya'yı resmen ilhak etti.

12 Mart 1947 - Harry Truman, ABD Kongresi'nden, Türkiye ve Yunanistan'a Sovyetler Birliği baskısından kurtarılmaları için toplam 400 milyon dolarlık bir yardımda bulunulması ve bu Devletlerin sivil ve askeri personeline, ABD'de eğitim verilmesi için yetki istedi.

12 Mart 1958 - 3. Eurovision Şarkı Yarışması gerçekleştirildi. Fransa, André Claveau'nun "Dors Mon Amour" şarkısıyla 1. oldu. 1956 yılındaki gibi bu yıl da İngilizce şarkı yoktu.

12 Mart 1967 - Suharto, Endonezya Devlet Başkanlığı görevini Sukarno'dan devraldı.

12 Mart 1977 - Komünizm ve Kürtçülük propagandası yaptığı iddiasıyla 9 yıl hapse mahkûm olan Taner Akçam cezaevinden kaçtı.

12 Mart 1979 - Pakistan, CENTO'dan ayrıldığını açıkladı. Bir gün sonra da İran'ın ayrılmasıyla, CENTO'nun varlığı sona erdi.

12 Mart 1985 - Sovyetler Birliği ile ABD arasında, Cenevre'de Stratejik Nükleer Kuvvetler, Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler, Uzay ve Savunma Sistemleri ile ilgili "Yeni Silahların Kontrolü Görüşmeleri" başladı.

12 Mart 1985 - Türkiye'nin Ottawa Büyükelçiliği'ne silahlı Ermeni militanlarca saldırı düzenledi. Bir Kanadalı polis öldü. Büyükelçi Coşkun Kırca, yaralı olarak kurtuldu.

12 Mart 1987 - Les Misérables müzikali, Broadway'de gösterime girdi.

12 Mart 1993 - Bombay'daki bombalı araba saldırısında 300 kişi öldü.

12 Mart 1995 - Gazi Mahallesi'nde Alevilere ait üç kahvehane gece otomatik silahlarla tarandı; 1 kişi öldü, 20 kişi de yaralandı. Takip eden olaylarda, çok sayıda can ve mal kaybı oluştu.

12 Mart 1999 - Varşova Paktı'nın eski üyeleri; Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Polonya, NATO'ya katıldı.

12 Mart 2000 - Papa II. John Paul, Kilise'nin geçmişte Yahudilere, muhaliflere, kadınlara ve yerlilere karşı işlediği günahlardan ötürü af diledi.

12 Mart 2003 - Sırbistan Başbakanı Zoran Đinđić, Belgrad'da öldürüldü.

12 Mart 2004 - Suriye'de, Kamışlı Olayları patlak verdi.

Bugün kimlerin doğduğuna gelince:

12 Mart 1685 - George Berkeley, İngiliz düşünür (ö. 1753)

12 Mart 1710 - Thomas Arne, İngiliz besteci (ö. 1778)

12 Mart 1824 - Gustav Kirchhoff, Alman fizikçi (ö. 1887)

12 Mart 1838 - William Henry Perkin, İngiliz kimyager ve mucit (ö. 1907)

12 Mart 1859 - Ernesto Cesàro, İtalyan matematikçi (ö. 1906)

12 Mart 1860 - Bernát Munkácsi, Macar Türkolog (ö. 1937)

12 Mart 1863 - Gabriele D'Annunzio, İtalyan yazar, savaş kahramanı ve politikacı (ö. 1938)

12 Mart 1890 - I. İdris, Libya Kralı (ö. 1983)

12 Mart 1905 - Takashi Shimura, Japon oyuncu (Yedi Samuray) (ö. 1982)

12 Mart 1910 - Masayoshi Ōhira, Japon siyasetçi (ö. 1980)

12 Mart 1912 - Fethi Çelikbaş, Siyasetçi (ö. 2009)

12 Mart 1922 - Jack Kerouac, Amerikalı yazar (ö. 1969)

12 Mart 1927 - Raúl Alfonsín, Arjantinli avukat ve siyasetçi (ö. 2009)

12 Mart 1928 - Edward Albee, Amerikalı tiyatro yazarı (ö. 2016)

12 Mart 1930 - Ann Emery, İngiliz oyuncu (ö. 2016)

12 Mart 1944 - Nursu Marmara, Klinik psikolog.

12 Mart 1946 - Liza Minnelli, Amerikalı şarkıcı.

12 Mart 1947 - Mitt Romney, Amerikalı politikacı.

12 Mart 1948 - James Taylor, Amerikalı şarkıcı, söz yazarı ve gitarist.

12 Mart 1952 - Hulusi Akar, Eski Genelkurmay Başkanı, Türkiye Cumhuriyeti Milli Savunma Bakanı.

12 Mart 1956 - Steve Harris, İngiliz rock müzisyeni.

12 Mart 1958 - Dileita Mohamed Dileita, Cibutili siyasetçi.

12 Mart 1959 - Milorad Dodik, Sırp siyasetçi.

12 Mart 1960 - Şenol Korkmaz, Yönetmen ve prodüktör.

12 Mart 1962 - Lütfi Elvan, Siyasetçi.

12 Mart 1963 - Ferdi Eğilmez, Sinema yönetmeni ve yapımcısı.

12 Mart 1967 - Uğur Çavuşoğlu, Oyuncu.

12 Mart 1968 - Aaron Eckhart, Amerikalı oyuncu.

12 Mart 1969 - Beyazıt Öztürk, Komedyen, TV programcısı, sunucu.

12 Mart 1971 - Ogün Sanlısoy, Müzisyen.

12 Mart 1976 - Gökhan Üçoklar, Basketbolcu.

12 Mart 1977 - Abdulhamit Gül, Hukukçu, siyasetçi ve Adalet Bakanı.

12 Mart 1985 - Binnaz Uslu, Sporcu.

12 Mart 1985 - Stromae, Belçikalı şarkıcı.

12 Mart 1994 - Christina Grimmie, Amerikalı müzisyen ve söz yazarı (ö. 2016)

12 Mart 1994 - Jerami Grant, Amerikalı profesyonel basketbolcu.

Bugün kimler ölmüş derseniz?

12 Mart 604 - I. Gregorius, Papa (d. yaklaşık 540)

12 Mart 1507 - Cesare Borgia, Rönesans İtalya'sının asker ve siyasetçisi (d. 1475)

12 Mart 1845 - Akif Paşa, Osmanlı devlet adamı, şair ve yazar (d. 1787)

12 Mart 1853 - Mathieu Orfila, İspanyol asıllı Fransız tıp eğitimcisi (d. 1787)

12 Mart 1898 - Zachris Topelius, Fin yazar (d. 1818)

12 Mart 1914 - George Westinghouse, Amerikalı girişimci ve mühendis (d. 1846)

12 Mart 1925 - Arkadiy Timofeyeviç Averçenko, Rus mizah yazarı (d. 1881)

12 Mart 1925 - Sun Yat-sen, Çinli devrimci lider (d. 1866)

12 Mart 1929 - Asa Griggs Candler, Amerikalı meşrubat üreticisi (Coca-Cola)'yı geliştiren (d. 1851)

12 Mart 1930 - Alois Jirásek, Çek yazar (d. 1851)

12 Mart 1937 - Charles-Marie Widor, Fransız besteci ve orgcu (d. 1844)

12 Mart 1942 - Robert Bosch, Alman sanayici (d. 1861)

12 Mart 1942 - William Henry Bragg, İngiliz fizikçi (d. 1862)

12 Mart 1943 - Gustav Vigeland, Norveçli heykeltıraş (d. 1869)

12 Mart 1945 - Antonius Johannes Jurgens, Alman üretici (d. 1867)

12 Mart 1954 - Mustafa Sabri Efendi, Osmanlı müderris ve Şeyhülislam (d. 1869)

12 Mart 1955 - Charlie Parker, Amerikalı caz saksafonisti (d. 1920)

12 Mart 1955 - Theodor Plievier, Alman yazar (d. 1892)

12 Mart 1956 - Bolesław Bierut, Polonyalı devlet adamı (d. 1892)

12 Mart 1964 - Abbas el-Akkad, Mısırlı gazeteci, şair ve edebiyat eleştirmeni (d. 1889)

12 Mart 1971 - Eugene Lindsay Opie, Amerikalı hekim ve patolog (d. 1873)

12 Mart 1978 - John Cazale, Amerikalı aktör (d. 1935)

12 Mart 1985 - Eugene Ormandy, Macar orkestra şefi (d. 1899)

12 Mart 1990 - Philippe Soupault, Fransız yazar, şair ve romancı (d. 1897)

12 Mart 1997 - Galip Erdem, Gazeteci ve yazar (d. 1930)

12 Mart 1999 - Yehudi Menuhin, Amerikalı kemancı (d. 1916)

12 Mart 2001 - Robert Ludlum, Amerikalı yazar (d. 1927)

12 Mart 2001 - Sidney Dillon Ripley, Amerikalı ornitolog ve doğal hayatı koruma gönüllüsü (d. 1913)

12 Mart 2002 - Jean-Paul Riopelle, Kanadalı ressam (d. 1923)

12 Mart 2002 - Spiros Kipriyanu, Kıbrıslı politikacı (d. 1932)

12 Mart 2003 - Howard Fast, Amerikalı yazar (d. 1914)

12 Mart 2003 - Zoran Đinđić, Sırbistan Başbakanı (suikast) (d. 1952)

12 Mart 2005 - Kemal Türkoğlu, Siyasetçi (d. 1911)

12 Mart 2006 - Jurij Brezan, Alman yazar (d. 1916)

12 Mart 2007 - Önder Baysoy, İş adamı ve siyasetçi (Karşıyaka Spor Kulübü eski Başkanı) (d. 1946)

12 Mart 2011 - Nilla Pizzi, İtalyan şarkıcı (d. 1919)

12 Mart 2013 - Dinçer Çekmez, Oyuncu (d. 1940)

12 Mart 2015 - Erol Büyükburç, Türk pop müziği sanatçısı (d. 1936)

12 Mart 2015 - Terry Pratchett, İngiliz fantastik komedi yazarı (d. 1948)

12 Mart 2020 - Tonie Marshall, Amerikalı ve Fransız oyuncu, senarist ve film yönetmeni (d. 1951)

Bugün olan başka şeyler de var tabii.

Ama bunlar benim seçtiklerim.

Sevgiyle, huzurla ve ille de aşkla başlıyoruz yine sabaha.

Sağlıklı, kolay ve keyifli bir gün diliyorum hepinize.

Gülümsemeyi de unutmuyoruz elbette.

Merhaba Türkiye.

Merhaba Cuma.

Merhaba #HaberHürriyeti okurları...

Hatice Nayır

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Hatice Nayır - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Hürriyeti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Hürriyeti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Hürriyeti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Hürriyeti değil haberi geçen ajanstır.



İZMİR MARKALARI

Şehir Markaları arasındaki yerinizi alın, fırsatı kaçırmayın

+90 (232) 246 82 46
Reklam bilgi

Anket 2019’un en başarılı belediye başkanı sizce hangisiydi?