Yazmak üzerine…

Hani karikatürlerde vardır ya; ortasında tek bir palmiye ağacı olan ıssız, minicik bir adada üstü başı perişan, saçı sakalı birbirine karışmış sıska bir adam (orada kağıt, kalem ve ağzı mantarlı şişeyi nereden bulduysa artık!) yazdığı imdat mesajını birilerinin eline geçer de yardımına koşarlar umuduyla, uçsuz bucaksız okyanusa salar…

Bir kitap yazmanın da o zavallı kazazedenin yaptığından herhangi bir farkı var mıdır acaba diye düşünürüm hep...

Ben, beynimde doğmuş ve yaşamım boyunca ihtimamla besleyip büyüttüğüm kendimden bir parçayı (evet!) bir şişenin içine koyup, başına neler geleceğini hiç bilmeden, devasa bir okyanusa salıyorum…

Öte yandan… Sen ise… Evet, sen ey okur… Koskoca okyanusta ağzı mantarlı bir şişe bulmuş olan sen… Aynen benim gibi, yaşamın boyunca aynı ihtimamla oluşturduğun kendi fikirlerinin yanına ne idüğü belirsiz birininkileri buyur ediyorsun…

Değil mi?..

Görünen o ki; ben, doğru veya yanlış, şu satırları yazmaya soyunduğuma göre, seninle paylaşmaya değer iyi-kötü birtakım ‘fikir’lere sahip olduğum kanısındayım…

Sen ise, şu satırları okumaya başladığına göre, sana katkı sağlayacak, en azından vaktini hoşça geçirecek birtakım ‘fikir’leri almaya… üzerlerinde düşünmeye, tartışmaya, reddetmeye… ve kimbilir, belki de benimseyip özümsemeye hazır ve isteklisin demektir…

Ama yine de, açıklaması epeyce zor, hatta karmaşık bir durum bu. Özellikle ‘yazan kişi’ açısından...

Yani, şu anda ‘ben’ olan kişiden bahsediyorum...

Hem, yalnızca ben mi, en büyük yazarlar dahil, yazıyla haşır neşir olan birçok kişinin kafasını kurcalamış bu durum…

Kurcalıyor sürekli…

Nedenine gelince, yazmanın yaşama oldukça aykırı bir uğraş olmasından kaynaklanıyor galiba. Yazmak için okumak, gözlemlemek, düşünmek, hayal kurmak, tekrar okumak, tekrar düşünmek ve sürekli bir masanın başında oturup kelimeleri, cümleleri ardı ardına sıralamak gerekiyor. Dur durak bilmeden, bıkıp usanmadan ve tercihen, yalnız başına...

Bir de şöyle bir tuhaflığı var yazmanın: Her insan -elbette kendi beyinsel sınırları içindeki!- tüm konularda iyi kötü bir fikir sahibidir. Öyle olmak zorundadır, çünkü bunlara dayanarak kendini ve çevresindeki şeyleri tanımlar, yargılar geliştirir, yönünü tayin eder, vesaire...

Eee, hal böyleyken, benim fikirlerim neden başkalarının da ilgisini çekecek, onlarla paylaşmamı gerektirecek kadar önemli olsun ki?.. Kim, nasıl bir süreç sonunda verir böyle bir kararı?.. Şartları, gerekçeleri, kapsamı ve içeriği nedir bu kararın?..

Yoksa, nasıl kendi arzumuzla, tesadüfler ya da zorunluluklar sonucu herhangi bir mesleğe yönelmişsek, yazarlık da olası seçeneklerden biri midir sadece, hiçbir farkı yok mudur diğerlerinden?..

Offf, kafası karışıyor insanın, her şeyi bu kadar eşelemek sahiden de gerekli mi acaba?.. Yazıyorsan yazıyorsundur zaten. Boşver ötesini, sen yaz bakalım bir şeyler, bizler de beğenirsek okuruz, beğenmezsek çeker gidersin, yerine bu işi senden daha iyi yapan biri gelir. Bak, doğayla da uyumlu hem, tıpkı Darwin'in anlattığı gibi…

Yooo, dur bakalım, öyle kolay kolay kurtulamazsın elimden… Neden yazdığımı, benim gözümde bu işin neler ifade ettiğini anlatmam lazım. Çünkü eminim ki, yazılarımı bu bilgiler ışığında okumak daha bir anlam kazandıracaktır onlara…

Evet, nedir bu gayretimin nedeni?.. Kendimi dev aynasında görmem, fikirlerimin yalnızca kendime saklayamayacağım kadar önemli olduğunu düşünmem mi?..

Olabilir…

Bir nevi aşağılık duygusu mu yoksa?.. Diğer konularda yeterince parlak ol(a)madığım ve ezik kaldığım için, başkalarına göre kendimi daha başarılı/üstün/yetenekli/donanımlı saydığım bu konuya odaklanmam, insanların ilgisini, beğenisini bu yolla toplamaya çalışmam mı?..

Hımmm, düşününce... Neden olmasın?..

Ün, şöhret, para, alkış, ödül gibisinden gereksinimlerim var belki. Kimin yok ki, değil mi?.. Hem yazarlık da oldukça havalı bir uğraş, 'Adama bak yaa, yazar!' lafını duymak hoşuma gidiyor, egomu okşuyor…

Olamaz mı?..

Laf aramızda, cinsel duyguların tatminine benzer bir zevk gereksinimini de karşılıyor olabilir bu iş…

Ha, ne dersin?..

Tembel bir adamım ben. Herkes gibi çalışmak yoruyor beni, üşeniyorum... Eh, okuyup yazmayı da seviyorum bu arada. Bana iş gibi gelmiyor bunlar; yemek yemek, uyumak, bulmaca çözmek, akşam yürüyüşü yapmak ne kadar işse, ancak o kadar işte!.. Bari bu yönümü ön plana çıkarayım da, herkes benim bir şeyler yaptığımı sansın diye planlar kuruyor olabilir miyim acaba?..

Hem de nasıl, bal gibi olurum…

Ölüm korkusuna ne demeli peki?.. Aslında o kadar korkuyorum ki ölmekten ve yok olup gitmekten; başkaca hiçbir çıkış yolu bulamadığımdan kendime, tümüyle bana ait, kalıcı bir şeyler bırakmak istiyorum geride...

Olmayacak şey mi yani?..

Sosyal ilişkileri zayıf, dışarıya oldukça kapalı, tamamen kendi içine dönük bir insan, hatta bir münzevi miyim acaba?.. Kalabalıktan kaçmak, yalnız kalabilmek için mi böylesi bir 'iş' yarattım kendime?..

Eh, olur mu, olur!..

Ya da, şunu dene: Bir sürü işe merak sardım, fakat hiçbirinde dikiş tutturamadım bugüne dek. Yeteneksizim, maymun iştahlıyım, talihsizim, yanlış zamanlarda yanlış işlere giriştim... Bir de bu işte şansımı deneyeyim dedim. Tutarsa...

Tutmazsa başkasına bakarız, iş mi yok?..

İstesem daha epeyce uzatabilirim bu listeyi herhalde. (Dikkat ettiysen 'olumsuz' sayılabilecek nedenleri ön plana çıkardım daha çok. Tabii ki olumlu birçok nedenleri de var bu işin. Ama onları da bir zahmet sen buluver artık!..) O kadar düşündüm ki bu mevzu hakkında... Ve sanıyorum hepsi değilse de, en azından birkaçının üzerimdeki etkisini kabul etmek zorundayım.

Fakat bütün bunlardan sonra, tümüyle inanarak ve gönül rahatlığıyla diyorum ki; asıl neden farklı…

Şimdi, elbette şöyle bir soru gelebilir aklına: Bu kadar emin olabilmek bir konuda, doğru mudur?.. Yanılmış olamaz mısın?..

Hayır. Çünkü gayet basit bir nedenim var: Yazar olunmaz. Yazar doğulur...

Ben de o yazar doğanlardanım işte!..

Bu kadar...

Peki ama, 'yazmak için doğmuş olmak' nasıl bir şeydir?.. İnsan 'yazmak için doğduğunu' nasıl anlar?..

Çok kolay: Çocukluğundan beri, yani kendini bildi bileli, olmayacak hayaller kuruyorsundur hep... En az yaşamın kendisi kadar gerçek bir 'hayal dünyan' vardır sürekli kaçıp gittiğin... Duyduğun, gördüğün, okuduğun öyküler seni hemen çekip alırlar içlerine, hayali yolculuklar yapmakta, heyecan verici maceralar yaşamakta zorlanmazsın hiç... Yaşadığın hayat yetmez sana... Fakat o hayatı değiştirmeye çalışmak yerine, kurduğun hayallere kaçmayı yeğlersin çoğunlukla...

Doğaldır ki; yakınlık hissettiğin insanlarla bu hayallerini paylaşmak istersin arada bir. Ancak, en sıcak dost sohbetleri dahi yetersiz kalır bazen. Ne bileyim; birtakım aşırı veya aykırı hayallerini birinci tekil şahıs olarak anlatmakta zorlanırsın, azıcık örtülü mesajlar iletmek istersin bir yerlere, ya da düpedüz uçmak, saçmalamak... O zaman, 'ben şöyle bir hayal kurdum' demek yerine, 'bak, şu öyküyü yazdım, oku bakalım, beğenecek misin?' diyebilmenin rahatlık ve özgürlüğünü keşfedersin aniden. Günlükler tutmaya, kenara köşeye bir şeyler karalamaya başlarsın...

Ve sonunda, o ‘kayıt altına alınmış hayaller’le tıka basa doldurduğun defterler, güvenlikli bir sığınak olmanın çok ötesinde anlamlara bürünür gözünde. Bir de bakarsın, ‘yaşadığın' hayallerle 'yazdığın' satırlar iç içe geçmiştir ve yaşamak için değil de, yazmak için hayallerini zorluyorsundur artık...

Eh, işin bir de ‘emek’ boyutu var tabii... Başta da bahsetmiştim; yıllarca, geceler ve gündüzler boyu okumak, düşünmek ve yazmak... Bıkmadan, hep aynı merak, sabır ve özveriyle... Ama bu, içindeki o doğal güdüden kaynaklanan ‘normal’ bir durum zaten. O yüzden, fazlaca üzerinde durmaya değmez…

Yaa, işte böyle...

Belki de Ionescu'nun 'Neden yazıyorsunuz?' sorusuna verdiği karşılık gibi; 'Sizin bilmeniz gerek, çünkü yazdıklarımı sizler okuyorsunuz ve okuduğunuza, okumaya devam ettiğinize göre, onlarda sağlam bir yan, bir beslenme yolu, gereksinimlerinizi karşılayacak bir şeyler buluyor olmalısınız. Neden bu gereksinimi duyuyorsunuz ve bizler sizleri ne bakımdan doyuruyoruz diye sorabilir miyim ben de?.. Ben bir yazar olabilirim, ama sizler neden benim okuyucularımsınız?.. Bana sorduğunuz bu sorunun yanıtı sizin kendi içinizde...' demeli sadece...

Ya da kısaca ‘çünkü yazmak istiyorum!’ deyip çıkmalı işin içinden…

Murat Hiçyılmaz / murat_hicyilmaz@yahoo.com

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Murat Hiçyılmaz - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Hürriyeti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Hürriyeti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Hürriyeti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Hürriyeti değil haberi geçen ajanstır.

01

Meltem Şenlen - Düşüncelerini, duygularını endişesiz paylaşmak iyilik ve cesarettir aynı zamanda.

Yazılanlar için teşekkürler.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 21 Şubat 12:12


İZMİR MARKALARI

Şehir Markaları arasındaki yerinizi alın, fırsatı kaçırmayın

+90 (232) 246 82 46
Reklam bilgi

Anket 2019’un en başarılı belediye başkanı sizce hangisiydi?