Sevgi, aşk ve diğer duygular…

İnsanoğluna ait en büyük -ve önemli!- yanılsamalardan biri de; çeşitli nedenlerle bizzat kendisi tarafından üretilmesine rağmen, zaman içinde varlığının vazgeçilmez bir parçası haline gelmiş olan ‘duygu’ları bence...

Öyle ki, Goethe bile başyapıtında Faust’u ‘duygu, her şeydir’ diye konuşturmaktan kendini alamamış…

Doğrusunu istersen, duygular, bir bakıma cebimizdeki paralar gibi. Yenilmez, içilmez, anlamsız, pis bir kağıt parçası -bizim ona yüklediğimiz değer sonucu!- birçokları için hayatın tek amacı oluveriyor…

Ancak, varoluş nedeni ortadan kalkar kalkmaz -koleksiyonerler hariç!- nostaljik bir anıdan fazla bir şey ifade etmeyecek…

45’lik, 33’lük eski plaklar misali. Yerine daha iyi, daha kullanışlı kasetler, cd’ler, dvd’ler geldi ve işleri anında bitiverdi. (Kaldı ki, o plaklar alınıp satılan bir maldı, yani sanal değil, gerçek bir değerleri vardı!)

Eh, parayı da aynı akibet bekliyor tabii. Tek bir plastik kartın, hatta minicik bir ‘chip’in para, kredi kartı, banka cüzdanı, kimlik, ehliyet, pasaport, sosyal güvenlik kartı, sağlık karnesi, şifreli anahtar vesaire olacağı günler oldukça yakın…

Ama, söylesene ey okur, insanı ‘gerçek’ bir insan yapan duyguların da, gelecekte onlara gerek kalmaması durumunda, aynı rahatlıkla çöpe atılması olası mıdır dersin?..

Doğrusu ya, şu an için onlarsız bir yaşamı hayal etmek neredeyse imkansız…

Dahası, öylesine çoklar ki… Hepsini bir anda saymaya -kendimi ne kadar zorlarsam zorlayayım!- hafızam elvermiyor…

Sevgi, nefret, aşk, kin, mutluluk, üzüntü, merhamet, yardımseverlik, vefa, korku, güven, cesaret, ürkeklik, öfke, coşku, utanç, kibir, gurur, kıskançlık, mahcubiyet, tiksinti, haz, acıma, keyif, hoşgörü, alınganlık, hüzün, suçluluk, şaşkınlık, tedirginlik, rahatlık, huzur, ihanet, sadakat, fedakarlık, iyimserlik, sevinç, keder, şefkat, dostluk, düşmanlık, şüphe, inanç, estetik, iyilik, kötülük…

Peki ama, bunca duygu gerçekten de var mıdır acaba?..

Ne saçma bir soru bu! Vardır elbet, var olmayan şeyler hakkında konuşamayız ki…

Hayır hayır, galiba anlatamadım derdimi. Şunu demek istiyorum: İnsanoğlunu tanımlarken, onun şu an sahip olduğu duygular, bu tanımın olmazsa olmaz unsurlarından biri midir, yoksa her devrin kendine özgü şartları sonucu ortaya çıkmış, moda akımları benzeri gel-geç gereksinimler midir?..

Örneğin; bundan bin yıl ya da onbin yıl önce, bugünküyle tıpatıp aynı duygulara sahip olduğumuzu söyleyebilir miyiz?..

Ya bin yıl, onbin yıl sonra?..

Bugün bizleri duygulandıran her şey, binlerce yıl önce yaşayan atalarımızı da duygulandırıyor muydu?..

Birkaç bin yıl önce hangi durumlarda utanır, hangi durumlarda kibirlenirdik?.. Hangi olaylar öfkemizi kabartır, hangi olaylar coştururdu?.. İhanet veya sadakat deyince ne anlardık, nelerden tiksinir, nelerden haz duyar, kime dost, kime düşman derdik?..

İnsanlar aşık olur muydu, nefret eder miydi, iyilik ya da kötülük gibi duygulardan söz etmek mümkün olsa bile, anlam ve içerikleri bugünküyle tastamam aynı mıydı?..

Evet, bir insanın hiçbir duygusunun olmaması, hatta bazılarının eksikliği dahi, o insanın ‘insanlığıyla’ ilgili yığınla sorular çağrıştırıyor kafamızda. ‘Makbul’ bir insan sayılıp sayılmayacağını bırak, insanlığı bile tartışma götürür!

Oysa ‘duygulu’ olmak iyidir, hoştur, ‘gerçek’ ve ‘asil’ insanlıktır…

Öyle midir sahiden?..

Yani; bir annenin çocuğuna karşı beslediği sınırsız sevgi ve şefkat, yepyeni, pahalı bir spor arabaya sahip olmanın verdiği mutluluk ve gurur, kimi insanların başkalarına karşı hissettiği kıskançlık ve kin, yaralı bir köpeği gördüğümüzde ruhumuza dolan merhamet ve hüzün, zararsız bir böceğe karşı duyulan tiksinti ve korku… neyse odur, ötesinde berisinde başka şeyler aramak saçmadır mı demek gerekiyor mutlaka?..

İyice bir düşünmek lazım bence…

En temel, en güçlü duygulardan birini; anneyle çocuk arasındakileri ele alalım mesela. Karşılıksız, bitmez tükenmez, ölümüne bir sevgi…

Peki, başka bazı canlı türleri gibi, diyelim hamilelik süresi dokuz küsur ay değil de, bir-iki ay olsaydı… Diyelim, bir batında tek bir tane değil de, onbeş-yirmi bebek doğsaydı… Diyelim, bebekler doğduğu an yürüyüp, temel ihtiyaçlarını karşılayabilir yeterlikte olsaydı… Diyelim, çocukların anne-baba tarafından değil de, bir kurum tarafından beslenip büyütüldüğü bir sosyal düzen olsaydı… Ve diyelim, miras hukuku olmasaydı, çocuğa ailesinden hiçbir şey kalmasaydı…

Yani, çocukla ebeveynleri arasında biyolojik bağ dışında hiçbir ilişki kurulmasaydı…

Yine aynı derecede yoğun bir sevgiden bahsedilebilir miydik sence?..

Ya da, bir kadınla bir erkek arasındaki duyguları inceleyelim: Diyelim, iki cinsten biri lehine büyük bir oransal farklılık olsaydı… Diyelim, kadınlarla erkeklerin ayrı ayrı yaşadığı bir toplumsal düzen kurulsaydı… Diyelim, kadın-erkek ayrımının ve evlilik kurumunun olmadığı bir toplumda yaşansaydı… Diyelim (az önce de demiştik!), doğacak çocukların sorumluluğunu tümüyle aile dışı bir kurum üstlenseydi…

Aşktan meşkten ne kadar bahsedebilirdik acaba?..

Basitçe, tüm duyguların çıkış noktası hayatta kalma ve soyunu sürdürme güdüleridir ki, bunlar olmadan bir canlı türünün varolması imkansızdır. Her tür, kendi doğasına uygun yaşama ve üreme teknikleri geliştirir. Başarılı olanlar tutunur ve soylarını devam ettirebilirler. En azından, şartlar aleyhlerine dönene kadar…

Bizler de, insanoğlu olarak, tamamen aynı şeyi yapıyoruz aslında. Ne eksik, ne fazla… Yaşamımızı ve soyumuzu en iyi sürdüreceğimiz şartların peşindeyiz. Ancak, bizim diğer canlılardan farkımız; gerçek dünyanın yanında, kendi beyinlerimizde de apayrı bir dünya yaratabiliyor ve o ‘hayali’ dünyayı gerçeğinin yerine koyuyor olabilmemiz…

Tartıştığımız konunun daha iyi anlaşılması için, şöyle bir örnek üzerinde düşünebiliriz mesela: İki benzer hayvan türü olsun. Biri, terk edildiklerinde hemen hiçbir yaşama şansı bulunmayan birkaç yavrusunu kendi kendilerine yetebilecek yaşa gelene kadar koruyup kolluyor, besliyor, barındırıyor… Diğeri ise, doğurur doğurmaz bırakıp gidiyor…

Hangi türün soyunu sürdürme şansı vardır?.. Sorulur mu, birincisinin elbette!.. O halde, az sayıda ve bakıma muhtaç yavrular doğuran bir türün yaşamını sürdürebilmesi için, yetişkinlerin o yavrulara bakması duygusal bir seçim değil, yaşamsal bir zorunluluktur…

Nokta.

Haa, eğer bir türün dişileri her seferinde çok sayıda yavru yapıyorsa ve dünyaya geldikleri andan itibaren yaşamlarını sürdürebilecek yeteneklerle donanmış o yavrulardan soylarını sürdürmeye yetecek kadarı hayatta kalabiliyorsa…

İşte o zaman o tür için sevgi, şefkat, merhamet falan hak getire… (Bakınız; televizyondaki doğal yaşam belgeselleri!)

Eee, o vakit aslolan nedir?.. Duygular mı, güdüler mi?.. Güdüler tabii!.. Duygular, o güdülerin insanoğlu tarafından kendi tabiatına uyarlanmış halidir…

İşin kötüsü, insanoğlu bu işi alabildiğine abartmış ve üstüne üstlük, geçen zaman içinde sebeple sonucu birbirine karışmıştır. Yani, biz çocuklarımıza soyumuzu sürdürmek gibi basit, anlaşılır ve tümüyle yaşamsal bir sebepten dolayı değil de, kalbimizdeki tüm merhamet, iyilik, şefkat ve fedakarlık duygularını onlara doyasıya akıtmak için böylesi muhabbet ve ihtimamla baktığımızı sanıyoruz...

Evet, onlar gerçekten de yaşamımızın tek amacıdır ama; onlara olan sevgi ve bağlılığımızın çok ötesinde, soyumuzu sürdürmek için başka çaremiz olmamasıdır bunun asıl nedeni…

Bu arada, son yıllarda gelişen kök hücre, klonlama gibi üre(t)me teknikleri ileride çok daha geniş ve güvenli kullanım alanları bulunca, bu işler nasıl bir hal alacak, onu da çok merak ediyorum doğrusu…

Her neyse, yavruyla anne arasındaki ilişkiden, erkekle dişi arasındakine geçelim, bakalım o işin ardında neler yatıyor:

Biliyoruz ki, doğada türünün en güçlü, en üstün özelliklerini taşıyan erkek ve dişiler, diğerleri arasında öne çıkar ve daha fazla ürerler. Bu kesinkes gereklidir, çünkü tür kendini sürekli yenilemeli ve geliştirmelidir. Yoksa, daha yetkinleşmiş bir rakip veya daha donanımlı yeni bir tür karşısında yenilip yok olmaya mahkumdurlar…

Dolayısıyla, güdüsel olarak, genleri en faydalı olan dişi ve erkekler her zaman tercih sebebidir. Şartlara göre daha iri veya daha küçük, daha çok üreyebilen, daha keskin gözlü, daha hızlı koşan, daha sivri dişli, daha iyi kamufle olan vesaire… Bütün erkekler o dişiyi döllemeye, bütün dişiler o erkekten döl almaya çalışır...

Aşkla, hazla, beğenmeyle, zevk almakla hiçbir ilgisi yoktur olan bitenin. Yaşamsal bir gereklilik söz konusudur ve o tür, yaşamak için her defasında doğru seçimi yapmak zorundadır...

Şimdi, gelelim insanoğluna: O eşini nasıl seçer?..

Zar atarak mı?.. Ne çıkarsa bahtıma diyerek mi?..

Elbette ki, hayır!.. Kadın erkek, herkesin kafasında bir ‘eş’ imajı vardır. Doğal olarak, herkesin beklentileri, öncelikleri, önyargıları farklı olduğundan, o hayali eş de farklı olacaktır tabii... O hayale en yakın olan kişilere karşı bir şeyler hissedilir, yakınlaşmaya çalışılır. En büyük sorun, karşı tarafın da hayal ettiğine yakın bir kişi olabilmektir…

Sonuçta, bu hayaller yeterince çakıştığında (veya bazı özel hesaplar tuttuğunda!) birliktelik gerçekleşir…

Aslında bunca telaş arasında gözden kaçsa da, ana hedef üremektir. Ancak insanoğlu yaşamını o denli karmaşıklaştırmış ki, bu basit güdüye bile binbir çeşit anlam ve görevler yüklemiştir…

Evet, hayvanlar aleminin sıradan bir üyesi değiliz artık, o devirler geçeli çok uzun zaman oldu…

Tamam da, neyiz peki?..

Kendimizi diğer canlılarla bir tutmuyoruz, kabul, ama biyolojik olarak onlardan hiçbir farkımız yok. Barınmak, beslenmek ve yok olmayacağımız kadar üremek zorundayız…

Tıpkı diğerleri gibi...

Sadece beynimiz diğerlerine göre daha gelişkin diye, tümüyle farklı ve ‘seçkin’ mi oluyoruz yani?..

Farzedelim ki, dünya çapında bir felaket oldu ve insanoğlu dahil birçok canlı türü yokoldu. Hayatta kalmayı başaran türlerden biri de, fırsattan istifade, dünyanın tek hakimi oldu. Gerçekleşme olasılığı epeyce yüksek bu senaryoyu nasıl yorumlamamız gerekiyor sence?..

Daha da ileri gidelim: O şanslı tür, milyonlarca yıl içinde sürekli evrilerek bizim şu an olduğumuzdan çok daha zeki bir canlı türü haline geldi. Olamaz mı?.. Biz olduğumuza göre, mantıken onlar da olabilir. Eee, nerede kaldı bizim tekliğimiz, biricikliğimiz, seçilmişliğimiz, ilahi dokunulmazlığımız?..

Neyse, konuyu fazla dağıtmadan, tekrar şu ‘duygu’ meselesine dönelim: İnsanoğlu bir tür olarak ilk ortaya çıktığı devirlerde hiçbir duygu taşımıyordu elbette. Nasıl taşısın ki?.. Diğer tüm türler gibi, yalnızca tek bir hedefi vardı: Yaşamak. Yani; olabildiğince fazla hayatta kalabilmek ve olabildiğince fazla üremek… Ancak, zekası ve diğer beyinsel yetenekleri sayesinde, kas gücüne bağımlı kalmaktan kurtuldu. Gitgide daha karmaşık aletler yapmaya, ehlileştirebildiği canlıları ve enerji kaynaklarını kullanmaya başladı. Ve böylece, kendi gücünün çok ötesinde bir güç elde etti…

Öncelikle basit yaşamsal ihtiyaçlarını karşıladı tabii… Ama zamanla gördü ki; çok daha fazlasına sahip olabilir. Hayatta kalmanın ve üremenin ötesindeki şeylere… Sanat, kültür, eğlence, konfor, güvenlik, iktidar…

Fakat, bu sonsuz ihtirası dizginleyip, zapturapta almak gerekiyordu. Çünkü, herkesin her şeye sahip olmaya çalışması, doğal olarak çatışmalara neden oluyordu ve birileri kazanırken, diğerleri de o çatışmalardan mağlup çıkıyordu…

Mağlubiyet, o güne dek sahip olunan birçok şeyin, hatta belki yaşamın dahi, kaybedilmesi demekti. Doğal seçilim, güçlünün zayıfı yok etmesi gerektiği kuralı aynen burada da geçerliydi aslında. İnsanoğlu kendini diğer canlılardan ayırmış olsa da, sonuçta temel kurallar pek değişmiyordu…

Beyin, o muhteşem sinir yumağı, tam bu noktada, bir kez daha devreye girdi ve harika bir çözüm üretti: Eğer istenirse, her şeye gerçeğinden farklı, bambaşka anlamlar yüklenebilirdi kolaylıkla...

Örneğin, beslenmek bir mecburiyetti ama sadece beslenmiş olmak için yersek, hayvanlardan ne farkımız kalacaktı ki?.. O halde, yemeği tümüyle 'insani' bir faaliyete çevirmek gerekiyordu.Yediklerimiz ve yeme yöntemleri zararlı olsa bile, kimin umurunda?.. Yeter ki, 'insani duygularımız' tatmin olsun, bu doğal gereksinimimize bambaşka bir kılıf uyduralım…

Örneğin, ölüme ve doğa olaylarına bir açıklama ya da çare bulmakta zorlanıyor muyuz?.. Gelsin, 'kadir-i mutlak' bir tanrı…

Haa, sanki bizler Tanrı’ya hizmet ediyormuş havasındaydık ama, laf aramızda, o da bizim her türlü beklentilerimizi karşılamakla yükümlüydü…

Sonra baktık ki, ‘kutsal inançlar’ birçok konuda kolaylıkla kullanılabilir. Diğerleri üzerinde sorgusuz sualsiz güç sahibi olmak, kendi kişisel veya zümresel çıkarlarına uyan işleri bedavaya yaptırmak, uymayanları yasaklamak, vesaire…

Böyle böyle, doğanın yasalarıyla uyumlu bir yaşam sürdürmesi gereken minicik, zavallı bir yaratık olduğumuzu unutmaya başladık. Tüm güdülerimizi bastırdık, manipüle ettik, onlara bambaşka, hayali anlamlar yükledik…

Ve sonuçta, sadece bizim beynimizde varolan, doğaya tamamen aykırı bir -alternatif!- dünya oluşturduk kendimize...

Ama artık mızrak çuvala sığmıyor. Apaçık görülüyor ki; gerekenden çok daha fazlasını gasp etmiş durumdayız. Bunlara kabul edilebilir, mantıklı bir açıklama getirmek zorunda hissediyoruz kendimizi. Bu bitmez tükenmez aç gözlülüğümüzün saçma da olsa iyi, geçerli bir nedeni olmalı…

Yoksa birileri çıkar, bu yapılanların nedenlerini ve sonuçlarını sorgulamaya başlar. Er ya da geç…

Bu hayali, aykırı, tutarsız ve tehlikeli dünyanın gözbağlarından biri de, işte bu duygular...

Aslında evrende hiçbir duyguya yer yoktur: Sevgi de yoktur, nefret de yoktur… İyilik de yoktur, kötülük de yoktur… Merhamet de yoktur, kin de yoktur… Mutluluk da yoktur, keder de yoktur… Dostluk da yoktur, düşmanlık da yoktur… Cesaret de yoktur, korkaklık da yoktur… Güzellik de yoktur, çirkinlik de yoktur…

Peki öyleyse, ne vardır?..

Görünen ve görünmeyen, hissedilen ve hissedilmeyen her şeyin üzerindeki tüm maske ve giysileri soyup… sonra o ortaya çıkanı da soyup… sonra onu da soyup… sonuna kadar gidersek ve artık soyulması mümkün olmayan, gerisinde başka hiçbir şeyin kalmadığı asıl kaynağa, öze kadar inersek eğer…

Varacağımız şey, bizim hayal ettiğimiz gibi en karmaşık değil, aksine en basit olandır: Bir tutam enerji ve bir tutam da bilgi. O kadar. Evrendeki tüm varlıklar onların eseridir. Minicik, yok hükmündeki bir katreden, milyarlarca ışık yılı genişliğindeki evrene kadar, her şey onlardan gelir…

Ve nihayetinde, yine onlara gider…

Geriye kalan her şey anlamsız ve geçicidir. Ve -ne yazık ki!- bizler de öyleyiz; ne eksik, ne fazla…

Belki tek bir avuntumuz olabilir. Şaşırtıcı… Neden, nasıl sahip olduğumuzu ve nereye varacağını bir türlü kavrayamadığım küçücük bir avuntu: Farkındalığımız...

Daha doğrusu; farkındalığımızın farkındalığı…

Belki bunun da hiçbir anlamı yoktur. Komik bir şakadır belki… Ya da tesadüfi bir kısa devre… Bir yanlışlık…

Ama, belki de vardır…

Sen ne dersin ey okur?..

Murat Hiçyilmaz / [email protected]

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Murat Hiçyılmaz - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Hürriyeti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Hürriyeti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Hürriyeti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Hürriyeti değil haberi geçen ajanstır.

01

Meltem Şenlen - Yaşam mücadelesi denilen hepsi mi acaba?

Şekillendireyim diye mi çocuk yapıyoruz?

Emek verdiğimiz için mi çocuklarımızı, işimizi evimizi koruma gayreti içindeyiz?

Değerli olmayı istemek, değer vermemekle mi sonlanıyor?

Bu güzel yazı için teşekkürler.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 14 Şubat 13:41


İZMİR MARKALARI

Şehir Markaları arasındaki yerinizi alın, fırsatı kaçırmayın

+90 (232) 246 82 46
Reklam bilgi

Anket 2019’un en başarılı belediye başkanı sizce hangisiydi?