Neden yaşıyoruz?..

Not defterime şöyle bir şeyler karalamışım geçenlerde: 'Bir edebiyat yapıtının görevi, okuyucunun dünyasına yeni bir şeyler katmaktır. Okur, o yapıtı okuduktan sonra, öncekinden farklı biri haline gelmelidir. Ama az, ama çok... İnsanın bir yerlerine dokunup, ufacık da olsa kalıcı bir iz bırakan yapıtların yazılış amaçlarını hakkıyla yerine getirdikleri söylenebilir...'

Tamam, güzel de kardeşim; bu görevi o yapıta, dolayısıyla o yazara, kim verdi? Kim romanlar, öyküler, şiirler, makaleler yaz, insanları değiştir dedi?.. Haydi, değiştirip değiştiremeyeceği tartışmasını geçtik, değiştiriyor olsa bile, ya olumsuz yöndeyse bu değişim?..

Ayrıca, bir de şu var: Bu yapıtları kimler okuyor, yazılan onca şeyin alıcısı kimlerdir? Kim olacak; okumayı yaşamlarının bir parçası haline getirenler... Başkalarının fikirlerine de en az kendi fikirleri kadar değer verenler... Beyinsel gelişimlerini ancak okuyarak sürdürebileceklerinin farkında olanlar...

Eee, ‘ yazar’ kimdir peki, nasıl yazar olunur? Şu saydıklarıma çokça emek ve biraz da yetenek ekleyerek elbet. Yani sonuçta okursun, okursun, döner bir daha okursun... Ve gün gelir, sen de o hiç tanımadığın benzerlerinin okuyacağı umuduyla, bir şeyler karalamaya yeltenirsin...

Kişisel olarak, itiraf etmeliyim ki; hiç tanımadığım insanlarla beynimden geçenleri paylaştığımı hissetmek harika bir duygu ve beni sürekli yazmaya teşvik ediyor...

Yaa, işte böyle sevgili okur...

Bu ‘heyecanlı’ girişten sonra, her zaman kafamı kurcalayan çok temel bazı soruların yanıtlarını arayarak devam edelim diyorum. Bakalım, bu yazdıklarımla herhangi bir iz bırakabilecek miyim üzerinde?..

Sorularım şunlar: Dünyaya gelmiş olmamın herhangi bir nedeni var mıdır?.. Varsa, nedir?.. Ben bu nedenin yeterince farkında mıyım?.. Yoksa, bana başkaları tarafından -kendi çıkarları doğrultusunda elbet!- dayatılan saçma/yanlış/kötü bir yaşam modelinin peşinde mi koşmaktayım yana yakıla?..

Gelelim yanıtlara: Öncelikle, evet; dünyaya gelmiş olmamın bir nedeni vardır…

Ancak, bu kısacık yanıtın hemen ardından, şu düşüncemi de açıkça belirtmem gerekiyor: Bu dünyada yaşıyor olmamla olmamam arasında herhangi bir fark olduğunu sanmıyorum. Yani; dünyaya gelmiş olmamın bir nedeni vardır ama, ne yaparsam yapayım, bu olgu sonuçta pek bir değişiklik yaratmaz…

Ne dersin, kulağa biraz çelişkili geliyor, değil mi?.. Aslında, hiç değil. Örneğin, varsayalım ki; insanlık tarihi boyunca dünyayı en çok değiştirdiğine inandığın kişi (bilim insanı, sanatçı, düşünür, asker, yönetici...) hiç yaşamamış olsun. Ne değişirdi?.. Bir yüzyıl, birkaç yüzyıl, belki birkaç binyıl bazı şeyler farklı olabilirdi belki. Ama, onbin yıl, yüzbin yıl, bir milyon yıl tek bir insanın etkisi sürebilir mi sence?.. Milyar yıllara gelmiyorum bile... Öyleyse demek ki; her şey bir zaman meselesi. Ve de, en fazla dünya ölçeğinde...

Şurasını kabul ediyorum; ömrümüz süresince ve hatta onun da ötesinde, çevremizde az çok bazı farklar yaratabiliriz tabii...

Andre Malraux’un dediği gibi; bir hayat hiçbir şey olmayabilir, ama hiçbir şey de bir hayat değildir…

Fakat, tüm bencilliğimize rağmen, evrene açıldığımızda o denli küçüğüz ki... Zavallı bir toz zerresinin üzerinde zavallının da zavallısı toz zerreleriyiz yalnızca. Ve, evren zamanı içinde tüm tarihimiz bir göz açıp kapama süresi kadarcık yer tutmuyor...

Peki, hiçbir anlam ifade etmiyor olsa dahi, yine de varolmamızın sebebi nedir?..

Basit bir örnekle açıklamaya çalışayım: Bir organizma düşünelim. İlkel ya da gelişmiş, önemli değil. Önemli olan bir organizma olması; tüm organların birbiriyle bağıntılı çalışması, hedeflenen amacı hep birlikte yerine getirebilmesi ve tek bir organı bile eksilttiğinde o amaç için yetersiz kalması... İlla canlı olması gerekmez, bir makina da olabilir. Yeter ki, imalat amacı doğrultusunda verimli iş görebilsin...

Canlı organizmanın tek bir hücresine ya da makinanın tek bir somununa odaklanalım şimdi: Onlar olmasa, organizma veya makina, hâlâ çalışabilir mi?..

Büyük bir ihtimalle, evet çalışabilir. Fakat süs değil de, gerektiğinden dolayı orada oldukları için, yoklukları az da olsa bir zayıflık yaratacaktır. Yerlerine yenisi konmadığı sürece, o organizmanın veya makinanın performansı eskisine göre -bir nebze olsun- düşecektir...

Buraya kadar hemfikir miyiz?.. Öyle olduğunu tahmin ediyorum. O halde, devam edelim: Bahsettiğimiz hücrenin veya somunun gayet açık, anlaşılır bir varoluş nedenleri vardır; bütünü tamamlamak. Onlar olmayınca bütün dağılmaz belki, ama eksilir...

Öte yandan, o hücre veya somun, görünürde hiçbir şeyi değiştirmemektedir. Aynı işi yapan sürüyle hücre ve somundan biridir sadece. Ne eksik, ne fazla... Onlarsız da, işler pekala yürüyebilir...

Tam bu noktada, olaya bir de tersten bakmayı deneyelim: Ya organizmanın veya makinanın kendisi olmasaydı?.. O hücrenin, o somunun varolması için herhangi bir neden kalacak mıydı?..

Demek ki, aslolan parçalar değil, bütünün ta kendisidir…

Değil mi?..

Eveeet... Şimdi gelelim insanoğluna: Diğer canlılar gibi kendimizin ve türümüzün yaşamını sürdürmeye çalışmak tek hedefimiz değil artık. Düşünebiliyoruz, hayaller kurabiliyoruz... O düşünceler ve hayaller doğrultusunda yeni fikirler geliştiriyoruz, ürünler yaratıyoruz, sistemler kuruyoruz.... Doğanın bir parçası olmanın çok ötesine geçtik; onu isteklerimiz doğrultusunda kontrol edip, değiştirebiliyoruz...

Yaşamsal gereksinimlerimiz yanında maddi, manevi ve duyusal zevkler, tatminler, coşkular yaşamak, farklı olmak, fark yaratmak istiyoruz... Mümkünse hiç ölmemeyi, olabildiğince uzun ve sağlıklı yaşamayı arzuluyoruz...

Doğal olarak, artık sadece üremekle de yetinmiyor, kendimize ait daha başka şeyler bırakmak istiyoruz geride: Sanat yapıtları, hanedanlıklar, zenginlik, şan, şöhret, koca koca mezar taşları...

Peki ama, neden?.. Doğanın, evrenin bir parçasıysak eğer, öylesine muhteşem bir bütüne ait olmak, onu bütünlemek, onun tamamlamak, neden yetmiyor bize?.. Bundan daha fazlası olabilir mi?..

Söylesene...

Herhangi bir ırktan, cinsten, yaştan, dinden, milletten, sınıftan, soydan, meslekten olmak... Şu kadar paraya, pula, arabaya, elbiseye, mücevhere, yata, kata sahip olmak... Ya da, olmamak... Aslında neyi değiştirir ki?..

Kim birkaç saniye sonra ne olacağını biliyor?..

Birçoğumuz bu tarz sorular üzerine uzun uzadıya düşünmek yerine, din ağırlıklı genel-geçer yanıtlarla savuşturma eğiliminde…

Evet, Tanrı inancının bu soruların çoğuna kestirme ve güçlü yanıtlar verme kapasitesini anlayabiliyorum tabii...

Ama, din olgusu bir kez işin içine girince, şöylesi sorunlar çıkıyor ortaya:

Ben, kalbimle ve beynimle yüce bir gücün varlığını kavrayıp, ona iman ediyorsam, niçin bu inancımı başkalarına da dayatma ihtiyacı duymaktayım?.. Neden bana şöyle şunları yap, bunları yapma, şunlar sevap, bunlar günah, şu dost, bu düşman diye dayatılıyor?..

Niçin beni arındıran, ferahlatan, kuvvet veren, yücelten bir ruh hali bana yetmiyor da, hiç tanımadığım insanlar benim tanrıma tapınmadıkları gerekçesiyle ölüyor ve öldürüyorum?.. Ve niçin, mutlu bir cennetin hayaliyle değil de, sürekli kahredici bir cehennem korkusuyla yaşıyorum?..

Sevgi, salt sevgi nerede?.. Katıksız iyilik, herkese ve her şeye karşı dostluk, kardeşlik, sabır, merhamet, güven nerede?..

Elbette yalnızca dinlerin üzerine atmamak gerek suçu. Herhangi bir şekilde insanları yönetme iddiasında bulunan ve o fırsatı eline geçiren tüm kişi ve kurumlar aynı yola sapıyor. Hiç olurumuzu almadan, başkaları bizim için çeşit çeşit yaşamlar tasarlamakta. Şu hastanede şu şartlarda doğacaksın, şu şekilde yetiştirileceksin, şu yaşında şu okula başlayacaksın, birtakım yeteneklerine göre elene elene şu aşamalardan geçeceksin, şu işte çalışacaksın, şu parayı kazanacaksın, şu evde oturacaksın, şu tatile çıkacaksın, şu ilaçları içeceksin, şu filmleri izleyeceksin, şu yemekleri yiyeceksin, şu kadar yıl yaşayacaksın, şu hastalıktan öleceksin, şu törenle gömüleceksin...

Yok canım, o kadar da değil mi diyorsun?.. Bir kez daha düşünmeni öneririm. Hatta, durumun vahametini kavramak için, öyle fazla uzağa gitmen de gerekmez, otuz sene öncesiyle bugünü ve otuz sene sonrasını karşılaştır, yeter…

Evet, her zaman bir sürüye aittik ama, eski yıllarda çayırlarda gönlümüzce koşup oynuyor, çobana farkettirmeden küçük, masum kaçamaklar yapıp, uzaktaki çitlerle sınırlı olsa da, özgürlüğün tadını bir ölçüde hissedebiliyorduk en azından...

Bugün o çitler daraldı ve bizler, yani sürü, çok arttık. Otlayacağımız çimler, su içeceğimiz dereler, koşup oynayacağımız geniş çayırlar bitti. Çoban saman getirmezse açız, sulamazsa ölürüz, oyalamazsa daracık yerimizde sıkıntıdan patlarız...

Yarın ise, fenni kümesler misali, kıpırdayamayacağız bile. Her tarafımıza borular, kablolar, almaçlar bağlanmış olacak. Onlarla yiyip içeceğiz, çöpümüzü ve dışkımızı atacağız, eğleneceğiz, iletişim kuracağız, sanal ilişkiler yaşayacağız, bir şeyler ürettiğimizi ve tükettiğimizi sanacağız, yorulacağız ve dinleneceğiz, zevklerimizi tatmin edeceğiz... Küçücük bir odanın içinde, beynimizde yaptığımız her şeyin tek tek kaydolduğu bir çip, kullanım süremizin dolmasını bekleyeceğiz. O kadar...

Bu mudur yaşamak?.. Bu denli yüksek zekalı, belki de evrende biricik, mükemmel donanımlı bir türün binlerce, onbinlerce yıllık serüveninin sonunda, hakettiği yaşam bu mudur?..

Birileri, kerameti kendinden menkul çok ama çok küçük bir topluluk, ortalıkta pek görünmeyen kudretli ve muktedir çobanlar, sürüyü, yani bizi, geri dönüşü olmayan yanlış -ve çıkmaz!- bir yola, ellerinde sopalar, ite kaka sürüklemekte midirler?..

Ve son bir soru: Öyleyse eğer, gittiğimiz yol tümden yanlışsa, doğrusu nerede?..

O yolu arayıp bulmak ve daha da önemlisi; şu andan sonra o yola girmek mümkün müdür?..

Artık çok geç kalmış olabilir miyiz acaba?..

Benden şimdilik bu kadar. Haa, bu arada; bu yazıyı sonuna kadar okuyup bitirdiğine göre sevgili okur, şöyle sağını solunu bir yokla bakalım. Kimbilir, bir yerlerine yeni bir şeyler katılmış olabilir belki…

Murat Hiçyılmaz / [email protected]

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Murat Hiçyılmaz - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Hürriyeti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Hürriyeti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Hürriyeti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Hürriyeti değil haberi geçen ajanstır.

05

Remzi̇ Yilmaz - Hayırlı olsun Murat,kalemine kuvvet devamını diliyorum.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 09 Şubat 00:11
04

Sevinç Özküçük - Yazı veya makale bir an için sanki daracık yere girdim elimden her şey alınmış geldi ormanlar sular insanlar nefes almak eskiyi özledim güzel insanları bahçemizde ki gülleri ağaçları dostları şahane bir makale teşekkür ederim

Yanıtla . 3Beğen . 0Beğenme 08 Şubat 10:31
03

Mustafa Erken - Hayırlı olsun. Yazın dünyasına birşeyler katacağindan eminim. Başarılar diliyorum. Murat kardeşim.

Yanıtla . 2Beğen . 0Beğenme 08 Şubat 09:38
02

OktayBremen - Murat Hiçyılmaz Hocam,

her zaman ki gibi yine düşündürüp, sorgulatan güzel bir yazı olmuş. Elinize-kaleminize sağlık.

Saygılarımızla,

Oktay Bremen

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 08 Şubat 08:47
01

Müge Göğüş - Bu yazı güzel...hayatı ve yaşamımı sorgularkenki düşündüğüm bütün duygularımı yakalamışsın ...çokkkk yakından?

Yanıtla . 5Beğen . 0Beğenme 08 Şubat 00:45


İZMİR MARKALARI

Şehir Markaları arasındaki yerinizi alın, fırsatı kaçırmayın

+90 (232) 246 82 46
Reklam bilgi

Anket 2019’un en başarılı belediye başkanı sizce hangisiydi?