Babalar ve Oğulları!

O gün, ilkokula başlayan bir çocuk gibi nelerin başıma geleceğini bilememenin tedirginliğini yaşadım! Kapıdan baktığımda gördüğüm; arı kovanını kıskandıracak bir çalışma ve içerideki insanların yöresinde, alışılmışın dışında dönen bambaşka bir dünya idi... Geniş odanın yüzüme çarpan görünümü, okuduğum gazetelerin sesiz, masum, rengârenk ikliminden çok uzaktı... Başlıklar, haberler, köşe yazıları, röportajlar ve fotoğraflar ete kemiğe bürünmüş karşımdaydılar; canlıydılar! Beni allak bullak eden de buydu... Evire çevire inanarak okuduğum o boyalı sayfalar, elime geldiğinde nasıl da ölüler gibi dilsizdiler... Ve de buruşturulup atılmaya, paket olup yırtılmaya varan yok oluşlarıyla değersizdiler! Gerçeği görmüştüm! Anladım ki gazetecilik, ölümle doğum arasında her dakika yenilenen bir organizmaymış... Gazete, sadece bir sonuçmuş! Gazetelerin bir günlük ömrüne tanık olanların geride, kendilerinden birer parça bıraktıklarını yıllar sonra görecektim...

CAMLI ODANIN SIRRI

Bir önceki yazımda Milliyet sporu anarken 72’li yıllara, mesleğimin çaylaklık dönemine uğrayamamıştım... O yıllar ilk ilgimi çeken, yönetenlerle yönetilenlerin arasındaki görünmez ve aşılması zor duvardı... Ötesinde; saygı öncelikli, deneyim öncelikli, yetenek öncelikli ve de nedeni sorgulanmayan ast üst ilişkisi yatardı... Günü geldiğinde başarıyı yakalayacaklarına inananlar sabırla, sessizce bir bekleyişin ipini çekerlerdi... Biat, saygı ve sürekli yenilenmek yükselmenin gereği idi... O yıllar, adam yetişme üslubu haline gelmiş bu ritüellerden hiç birimiz yakınamadı!

Masamın karşısında cam bölmeli büyük bir oda vardı... Orada çalışanların ne iş yaptıklarını bilemiyordum... Muhabirler kapıdan girip bir şeyler soruyorlar, haberleri fotoğrafları bırakıyorlar ve saygıyla çıkıp kapıyı kapatıyorlardı... Odanın bir duvarında küçük bölmeli raflar vardı... Raflarda, kâğıtlar ve yıkanmış fotoğraf bobinleri... Gözlerim kıvırcık saçlı, sakallı, iri yarı olanının üzerindeydi; sürekli konuşuyordu, gülüyordu... Bitişik masada, kara saçlarını geriye taramış briyantinli, papyonlu; olgun yaşıyla mütareke basınından ışınlanmış gibi vakur, beyefendi tavrıyla bir adam oturuyordu... Karşılarında da ufak tefek biri daha vardı; odaya getirilen haberleri en son o okuyordu sanıyorum... Müdürümüz Namık Sevik de zamanının çoğunu orada geçiriyordu... Demek, önemli işler dönüyordu o odada... Kapısının üzerinde SEKRETARYA yazıyordu... Gazetenin doğumdan önceki ‘seyrini’ ivedilikle öğrenmeliydim; örneğin bugün!

En masum cahilliğin, okumuşun deneyimsizliği olduğunu biliyordum... Devrim Sağıroğlu abim ilk gününün öğle yemeğinde, haberlerin nasıl bir yol izleyerek sayfalara ulaştığını, sekreterlerin üretimin hangi aşamasında devreye girdiklerini anlattı... Ben de orada çalışabilir, günü geldiğinde onlar gibi etkin biri olabilirdim; kafama koymuştum... Yıllar geçti, o camlı odada bir masa da ben kaptım... Habere yön verenlerin yanındaydım... İşi öğrenmek için günde on altı saat çalıştım ve başardım... Yetişmemde bana gösterdikleri özveriyi unutmam olanaksızdır...

Günümüzde sekreterlik, önemini yitirdi... Haberin değerini, amacını ve etkilediği alanı hesap etmek, onda özgünlük aramak gereksizleşti... Okuyucu, “havuzdan ne çıkarsa onu okursun!” anlayışına tutsak edildi... Takla ata ata zirveye oturanların gazetecilik anlayışından habercilik sanatı beklemek olanaksızlaştı...

KIVIRCIK SAÇLI İRİ ADAM

Yaşadılar, çalıştılar ve geriye kendilerinden birer parça bıraktılar... Yıllarca birlikte çalıştığım o camlı odadaki üç adam, kendi kopyalarını yaratmışlar da ben anlayamamışım...

Biri, Babıali’nin “ARAP” lakaplı beyefendisi Bülent Gencer...

Haberin harcını, gazeteciliğin huyunu suyunu bana öğreten adam... Ciddi, soğukkanlı, işinin inceliğini ve ayrıcalıklarını kullanarak saygı görmesini bilen, güzel yaşamayı önemseyen bir spor gazetecisiydi... Geriye, oğlu Büşah Gencer’i bıraktı!

Bir diğeri, ustam Kenan Şengül...

Dikkatli, tavizi sıfır, öğretici ve takipçi bir gazeteciydi... Boks üzerine otorite sayılırdı ve yazardı... O da geriye oğulları Cem ve Cüneyt Şengül’ü bıraktı... Cem Şengül ile Milliyet çatısı altında güzel anılar biriktirdik...

Ve İsmet Tongo...

O kıvırcık saçlı sakallı, iri yarı adam... Beni camlı köşke aldıran adam... Eli ve gönlü açık, mesleğini benimle paylaşan adam... Yirmi yıla yaklaşan birlikteliğimizde kırılmışlık yaşamadığım abi ilerisi bir adam... Milliyet’in, Hürriyet’in ve Babıali’nin İsmet Tongo’su... Spor sayfalarının Picasso’su... Oğlu Can Tongo‘yu yetiştirdi... Servisimizin naif, iyi yürekli, efendi çocuğu idi... Yolu açık olsun...

Babalar oğullarını, dayı da yeğenlerini bıraktı Milliyet’e... Unutulmaz usta Namık Sevik’in yeğenleri Ahmet Güven (kısa bir dönem çalıştı ve ayrıldı) ve Ercan Güven... İnceliğin ve beyefendiliğin iki kardeşe bölünmüş halleriydi... Ercan Güven, elit bir sınıfın temsilcisi gibi gazeteciliğin maçoluğuna bulaşmadan ustalaştı... Fenerbahçe camiasının özenle okuduğu bir yazar bugün...

Spor mutfağının ustalarından Uluğ Örs, içimizden yetişen genç değerlerdendi... Usta gazeteci İbrahim Örs de oğlunu Milliyet’e, daha doğrusu Namık Sevik’e armağan edenlerdendir... Uluğ Örs, soyadı gibi habere şekil verici, öğretici, paylaşımcı ve sanatçı kişiliği ile genç kuşağın örnek alacağı bir gazeteci ve yazar... Elin sanattan ayrılmasın kardeşim...

Ezeli rakibimiz Tercüman’ın usta kalemlerinden abim Necati Bilgiç de mesleğini oğluna emanet edenlerdendir... Ciddi, anlaşılır ve güvenilir yorumlarıyla Fenerbahçe’nin ciğerinden haber koparan bir adamdır Gürcan... Saygı ve dostluğu önemseyen yüreği ile her gördüğümde mutlu olduğum bir dosttur... Milliyet’te birlikteyken, Gürcan Bilgiç de gücümüze güç kazandıran bir yetenekti... Yazılarına sağlık...

Spor servisinin bir kat üzerine çıkıp yazı işlerine girdiğimde... Usta foto muhabirlerinden İlhan Demirel karşımdadır... Oğlu Murat Demirel’de baba adını başarıyla sürdüren kuşaktan... Erkan abiyi nasıl unuturum? Kendi yok, oğlu Erkan Yiğit var şimdi... Babası gibi, o da haberlerin ustası... İlerdeki masada, istihbarat müdürümüz Güngör Gönültaş abimiz daktilosu ile savaşıyor... Ardında bıraktığı oğlu Kemal Gönültaş, spor servisinin en genciydi... Yugoslav futbolunun mihmandarı Yahya Vatansever gözlerimin önünde... Oğlu Vedat da gazeteciliği yükünü taşıyanlardan...

BİR ALTAN, BİR MESUT VAR MI?

Milliyet’in okul olduğunu bilip o çatı altında çalıştığım ustaları unutmam olanaksız... Kazım Üzen abim bunların başında... Damıtılmış bir ahlak abidesi, bir güzel insandı... Haberlerimizi düzeltir, ilginç başlıklar atardı... Kızdığında en sert tepkisi “Kerata!” olurdu...

Karikatürlerimizi basınımızın en iyilerinden Altan Erbulak çiziyordu... Yirmi yıla yakın dirsek dirseğe çalıştığım bu müthiş mizah ustası, salt sporun değil Milliyet çalışanların gözbebeği idi... Onu anlatmaya sayfalar yetmez...

Ressam kardeşim Mesut Yavuz! O adamın içini dışını çizerdi... Bugün öyle bir adam basınımızda yok! Dayısı ressam karikatürist Bedri Koraman’ı gururlandıracak illüstrasyonlar yapardı... Kulakların çınlasın koca Kartal...

İstihbaratı yöneten Nezih Alkış ve Nurhan Aydın Ilımlı, öğretici ve narin kişilikleriyle bende ayrı yer edinmişlerdi...

Camdan köşke benden önce gelip, bende emeği olan Aytekin Ceylan dostumun özenli sayfalarını unutamam... Dikkatli, titiz, insancıl duygusu yüksek bir büyüğümdü... Elimden geldiğince bilgimi aktardığım Uğur Uzun kardeşimin emeğini unutamam... Dağılan ‘dev kadro’ içinde ayakta kalan gazetecilerdendir...

Dev kadromuza renk katan renkli kişilikler arasında basketbolda Teoman Güray, voleybolda Tankut Antikacıoğlu, güreşte Kadir Akat, amatör futbolda Hasan Torlak ve at yarışlarında Şeref Sever’i anmamak ihanettir!

Emeklerine saygı duyarak adını andığım bu insanlar, geride birer veliaht bırakmadı; ancak, gösterdikleri başarılar yeni kuşaklara ders niteliğindedir...

SOYADI, MESLEĞİN NAMUSUDUR...

Salt Milliyet’te değil komşu gazetelerde de ‘babalar oğullarını’ yetiştirdi...

Babıali’nin unutulmaz foto muhabirlerinden “Dünya Büyük, Mahmut Küçük!İstanbul’un ünlü yüzlerindendi... Birlikte güzel günler yaşadığımız, “mesleği büyük kendisi küçük’ bu adam da oğluna işini aktaranlardandı... Ali Naci Küçük bugün, Hürriyet için ter dökenlerden... Cumhuriyet’in usta spor müdürü Abdülkadir Yücelman abimizin oğlu Levent Yücelman, Hürriyet’ten Hasan Yılmaer’in oğlu Esat Yılmaer, yazar Doğan Koloğlu’nun oğlu Sina Koloğlu ve şair Ayhan Hünalp’in oğlu Aybars Hünalp, babalarından aldıkları bayrağı onurla taşıdırlar... Babaları nur içinde yattıkça oğulların hiç biri soyadları üzerinden başarı kovalamadı... Gazeteciliği yalpalamadan sürdürdüler... (Unuttuklarım olduysa af ola...)

Milliyet’in unutulmaz kadrondaki yazarlara değinmedim; onların adları biliyorum ki okurlarının akıllarında, özleminde ve gönüllerinde kazılıdır... Benim anımsatmamın bir anlamı olacağını düşünmedim... Yitirdiğimiz tüm gazeteci büyüklerimizi rahmetle anıyorum; nur içinde yatsınlar... Onların adını yürüten oğullarının yolu açık olsun... Bizler gibi emekli olup köşesine çekilen dostlarımıza uzun ömürler dilerim...

Büyüklerimiz, dar günlerde şöyle derlerdi bizlere:

Gazeteci gerektiğinde pazarda limon satar, kalemini satmaz!”

Hasan Teoman / [email protected] 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Hasan Teoman - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Hürriyeti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Hürriyeti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Hürriyeti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Hürriyeti değil haberi geçen ajanstır.



İZMİR MARKALARI

Şehir Markaları arasındaki yerinizi alın, fırsatı kaçırmayın

+90 (232) 246 82 46
Reklam bilgi

Anket 2019’un en başarılı belediye başkanı sizce hangisiydi?