Doğuya giden gemide batıya koşanların ülkesi!

"Sakallı Celal" olarak tanınan Celal Yalınız'ın çok sevdiğim bir deyişidir bu:
" Türkiye'de aydın geçinenler doğuya doğru seyreden bir geminin güvertesinde batı yönünde koşturarak batılılaştıklarını sanırlar."
1886'da doğan Sakallı Celal, 1962'de ölmüş ama ne yazık ki bu sözü geçerliliğini kaybetmemiş hala.
"Batıya gidiyoruz, batılı oluyoruz, biz batılıyız" diye iddia ediyoruz sürekli ama geminin rotasını değiştirmeyi başaramıyor, tersine gidişte daha da hız kazanıyoruz.
Siyasette başaramıyoruz.
Günlük hayatta başaramıyoruz.
Kadın erkek eşitliğinde başaramıyoruz.
Doğal güzelliklerimizi korumada başaramıyoruz.

Kendimizi bile koruyamıyoruz!
"Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın" diye düşünen insanların çoğunlukta olduğu bir ülkeyiz biz.
İşçi hakkını arar; memur dönüp bakmaz!
Memur hakkını arar; işçi dönüp bakmaz!
Öğrenci hakkını arar; öğretim görevlisi dönüp bakmaz!
Öğretim görevlisi hakkını arar; öğrenci dönüp bakmaz!
Somalı madenci hakkını arar; Zonguldak'taki dönüp bakmaz!
Zonguldaklı madenci hakkını arar; Somalı dönüp bakmaz!
Gazeteci hakkını arar; avukat dönüp bakmaz!
Avukat hakkını arar, gazeteci dönüp bakmaz!
Hatta aynı meslek grubundan olanlar bile... Birinin işi gücü varsa, işsiz kalana dönüp bakmaz!
Komşusu aç yatar; tok olan dönüp bakmaz! Kimse kimseye "Senin derdin nedir arkadaş? Birlikten kuvvet doğar, gel beraber olalım" demez kimse. Çünkü o andaki sorun onun sorunu değildir; yılan ona dokunmamıştır daha, niye dert etsin ki!
Güzel ülkemizin doğal güzellikleri bir bir yok ediliyor. Yurdun dört bir yanında doğa talan ediliyor.
Kaz Dağları'ndan Karadeniz kıyılarına... İç Anadolu'dan, Akdeniz'e... Dört bir yanda doğa düşmanı termik santraller, maden ocakları, altın arama çalışmaları adı altında perişan ediliyor topraklarımız.
Ama kimse kimseyi ilgilendirmiyor bizde; Kaz Dağları'nda yaşayanlar Karadeniz'de yaşayanlara, Karadeniz'de yaşayanlar da Kaz Dağları'nda yaşanlara bakmıyor, derdine koşmuyor. Geldiğimiz durum ortada işte...

Batı ülkelerinde olması hayal bile edilemeyecek olayları peş peşe sürekli yaşıyoruz biz. Hem de yıllardan beri...
Büyük adam, büyük önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü kaybettiğimizde çevrilmiş geminin rotası doğuya. Son sürat gidiyor. Biz ise batıya doğru koşarak batılılaştığımızı sanıyoruz; bizden öncekilerin de yaptığı gibi.
Bi huzurlu yaşatmadılar bizi şu cennet vatanda.
Türk - Kürt diye böldüler, öldük!
Sunni - Alevi diye böldüler, öldük!
Sağcı - solcu diye böldüler, öldük!
Öldük de öldük.
Aslında hiç yaşamadık biz; doğuya giden gemide batıya gittiğini sanan kürek mahkumları olarak ömrümüzü dolduruyoruz işte.
Yıllarca Nazım Hikmet'in şu şiirini dilimden düşürmedim oysa ben:

Kardeşim
Sonu tatlıya bağlanan kitaplar yollayın bana
Uçak sağ salim inebilsin meydana
Doktor gülerek çıksın ameliyattan
Kör çocuğun açılsın gözleri
Delikanlı kurtarılsın kurşuna dizilirken
Birbirine kavuşsun yavuklular
Düğün dernek yapılsın hem de
Susuzluk da suya kavuşsun
Ekmek de hürriyete
Kardeşim
Sonu tatlıya bağlanan kitaplar yollayın bana
Onların dediği çıkacak
Eninde de sonunda da...

Ama çıkmadı be usta, nasıl sen yaşadığında çıkmadıysa; 57 yaşındaki benim ömrümde de çıkmadı. Bizden sonrakilerin ömründe çıkar mı? Pek sanmıyorum!
Yine de bu şiiri tavsiye ediyorum onlara...
"Umut fakirin ekmeği, ye Memed ye!" ülkesiyiz nasılsa!

***
Bizim memleketten bir sağ - sol hikayesi!

Babam memleketiyle gurur duyardı. Gerçi ben doğmadan taşınmışız köyden şehire ama o yine de dilinden düşürmez, arada bir de yalnız başına ziyarete giderdi. Döndüğünde de köyünün güzelliğini, derelerini, tepelerini, ağaçlarını, çiçeklerini, sebze ve meyvelerini anlata anlata bitiremezdi.
Çok bereketliymiş; anlatırken gözünün içi gülerdi.
Üniversiteyi bitirince babama;
- Ben köyümüzü görmek istiyorum, dedim.
- Ne yapacan ki görüp de? dedi.
- İşte, görmek istiyorum. Sen o kadar anlatıyorsun ki...
- Gerek yok, ben yine anlatırım!
Israr ettim. Sonunda;
- Ne yaparsan yap, dedi ve direnemedi. Bir akrabasının adını verdi, orada kalabileceğimi söyledi.
Bir yaz günü otobüse bindim, 15 saatlik yolculuktan sonra bir kasabada indim. Artık babamın köyüne çok yakındım. Heyecan vardı içimde. Anlattığı dağları, tepeleri, ovaları, ırmakları, cana yakın insanları ben de görecektim.
İndiğim yer küçük bir otobüs terminaliydi... Köyün adını söyleyip, nasıl gideceğimi sorunca beni bir minübüse bindirdiler. Minübüs dolduktan sonra hareket etti. Nihayet köye yaklaşıyordum, içime içime sığmıyordu. Bu arada minübüsteki diğer 5 kişinin sürekli bana baktığını da görebiliyordum. Hepsi de yaşlı insanlardı, şoför bile 70'inde olmalıydı. Sonunda içlerinden biri;
- Sen kimsin? diye sormaz mı?
- Ben mi? Benim adım Hayri!
- Adını sormadım ben senin, kimlerdensin? Kimin oğlusun sen?
- Haa... Soyadım Kiraz benim... Babamın adı da Şevket!
- Sen şu bizim Kirazoğullarından Şevket'in oğlusun he mi?
- Evet... Ben oyum!
Şoför söze girdi;
- Niye geldin ki sen buraya... Burada hep yaşlılar var, gençler gitti. N'apacan sen, sıkılacan!
- Ben köyümü görmeye geldim.
- Nesi varmış görülecek?
- Babam çok anlattı dağlarını, tepelerini, ovalarını da onları göreceğim!
Birden minebüsün içini sessizlik kapladı. Başka bir ihtiyar;
- Eyi eyi... Görüver bakam! dedi.
Köye yaklaştıkça tepelerdeki oyuklara takıldı gözüm. Tepeler hiç de babamın anlattığı kimi yemyeşil değildi.
- Bu tepeler yeşil değil ki? dedim.
Amcalardan biri;
- Ne bekliyodun ki? dedi.
- Ama babam diyordu ki yeşil!
- Öyleydi... Ama o eskidendi.
- Şimdi niye böyle?
- Çoktan böyle... Sen nerde okudun. Bi şey bilmiyon! Bu tepeler taş ocağı oldu, mermer ocağı oldu! Şu tepede de altın arıp dururlar; onun için kurudu!
- Aaa! Irmak da yok olmuş!
- Kuruyacak tabi, yüzyıldır hep akmış da ne olmuş? Şimdi üzerine santral mı ne, onu yaptılar. Kurudu!
- Ama niye?
- Niyesi mi var? Cahal mı galdın sen? Ülkemiz böyle gelişecek. Sen bir şey bilmiyon, yoksa sen gominist misin?
Cevap vermedim. Köprüyü de geçip köye girince şaşkınlığım daha da arttı.
Babam köyün hep ahşap, bahçeli evlerden oluştuğunu, bahçelerde her renk çiçek bulunduğunu anlatırdı. Oysa eser yok. Tuğladan yapılmış, üstü bile sıvanmamış, kimi 3, kimi 4 katlı, çarpık evler... Yıkıldım. Minübüsteki amcaya, babamın akrabasını nerede bulabileceğimi sordum.
- Ali'nin kavesinde, dedi. Minübüs de beni önünde indirdi.
Ali'nin kahvesinden içeri girdim. 3-4 kişi oturuyordu. Onlar da yaşlıydı. Beni görünce yine dikkatli dikkatli baktılar. Bu kez ben atıldım;
- Ben Hayri Kiraz. Babamın adı da Şevket.
Hiçbiri yerinden kıpırdamadı! Boş bakışlara devam ettiler. O sırada arkamdan bir ses;
- Ulen, dedi; Hayri sensin hemi?
Döndüm baktım, babama benzeyen bir adam. Demek ki akrabası buydu.
- Öp ülen elimi... Ben senin baban böyük emmisinin oğlu Tahir. Hayırsız Şevket, seni getirmedi hiç. Emme bak sen gendin geldi. İnsan köyünü merak eder tabi.
Öyle uzattı ki elini, mecburen öptüm.
Beni bir masaya oturttu, diğer adamlar da etrafımıza birer sandalye çekti. Soruları yağmur gibi yağdırdılar. Daralmıştım. Sonunda biri;
- Söle bakam sen sağcı mısın, solcu mu? demez mi?
Dondum kaldım!
- Eeee ben!
Tahir amca köylü kurnazı... Hemen atıldı.
- Sağcı elbet, diye araya girdi. Sonra da bana döndü;
- Bak borda galdığın sürece gez dolaş bu Ali'nin kahvesine gel, çay, kave iç! Ama sakın karşıdaki Veli'nin kavesine gitme!  Çünkü onlar solcu!
Ne diyeyim? Bir şey demedim. Sonra beni eve götürdü, yengemle tanıştırdı. Köyde hiç genç yoktu. Hepsi kentlere çalışmaya gitmişti. Zaten tepeler toz duman olunca, dereler ırmaklar da kuruyunca bağ bahçe de yapamamışlar.
- Yalnız, dedi amcam; şanslı adamsın. Yarın benim oğlun gelecek. Farbikadan izin almış. Seni o gezdirir artık.
Ertesi gün Tahir amcamın oğlu Mahir geldi sahiden de... Sanki yıllardır tanışıyormuş gibi davrandı. Kısa sürede samimi olmuştuk. Gezdik, tozduk. Ama babamın anlattığı köyün bu köyle ilgisi kalmamıştı. O köy babamın çocukluğunda kalmıştı.
Ben en çok şu sağcı kahvehane ile solcu kahvehane işini merak ediyordum. Mahir'e bunu sordum. Güldü.
- Bu sene Ali'nin kahvesi sağcı, Veli'ninki solcu mu olmuş yani? dedi.
- Nasıl yani?
- Bak şöyle... Bu köyde iki eski aile var. Biri Aliler, öteki Veliler. Bunların da etrafında kendine yakın adamlar var.
- Eee...
- Bu Ali ile Veli birbirine rakiptir. Bunların babaları da rakipmiş, dedeleri de.
- Mesela şu anda en koyu sağcı olan Ali eskiden en koyusundan solcuydu. Veli ise sağcı!
- Nasıl oluyor bu?
- Şöyle oluyor. Bunlar birbirine rakip ya... Biri ne olursa, öteki ona karşı çıkıyor!
- Allah Allah!
- Böyle işte... Bir bakmışsın seneye tam tersi olmuş! Yoksa ne bilsin köydeki adam sosyalist olmayı, liberalliği, kominstliği falan...Bak mesela taş ocağını ilk şu tepeye açacaklardı, Ali karşı çıktı. Ali karşı çıkınca Veli de tabiatı gereği Ali'ye karşı çıktı. Ali'yi tutanlarla Veli'yi tutanlar birbirlerine girdiler. Zaten o taş ocağı açılacaktı, büyükler karar vermiş. Bunları da oyalıyorlar işte. İkinci taş ocağı öteki tepeye açılacaktı. Bu kez Veli karşı çıktı, Ali olacak diye tutturdu. Haydi bir kavga daha... Santral yapılırken de öyleydi.
- Peki sen hangi kahveye gidiyorsun?
- Ben mi? Ben ikisine de gitmiyorum. Zaten ayda yılda bir kaç gün geliyorum. O da anamı babamı görmeye. Onlardan sonra bir daha da gelmem zaten. Görmüyor musun, burada yaşanırı mı?
Sahiden de yaşanmazmış, bunu görünce anladım.
Babam ise... Ondan istemiyormuş köye gitmemi, o çocukluğunda kalan köyü anlatmış hep.
Bir kaç gün sonra otobüsle geri döndüm. Babam;
- Nasıl buldun köyümüzü, diye sordu.
- Çok güzel baba, dedim; dağlar, ovalar, ırmaklar, dereler. Çok güzel.
Mutlu oldu!

***

Varol Ürkmez

Varol Ürkmez'i izlemeye yaşım gereği yetişemedim. Ama nasıl bir kaleci olduğunu çok dinledim.
Tanıdığımda futbolu bırakalı çok olmuştu. Bir dergi çıkarıyordu, zaman zaman yardım ettim.
Çok kez masalarda muhabbet ettim kendisiyle. Müthiş bir sohbeti vardı. Hayatının bir roman olduğunu söyler, anılarını ballandıra ballandıra anlatırdı. Dinlemeye doyamazdım.
Beşiktaş ve Galatasaray'da da oynamıştı ama asıl verimli yıllarını Altay'da geçirmişti.
Milli Takım kalesini de korumuş, futbolculuğunun yanı sıra renkli özel yaşamıyla da dillere destan olmuştu.
Pek çok filmde rol almış, 5 kez evlenmiş, defalarca kez de nişanlanmıştı. Aralarında Fatma Girik, Suzan Avcı gibi ünlülerin de olduğunu anlatırdı nişanlılarının arasında, "Sanıyorum 50'den fazla nişanlım oldu" demişti bana bir defasında.
Bir ara "Şikeci Varol" dediklerini söylerdi kendisine; "Ama ben hayatımda şike yapmadım. Sadece bir keresinde gol yemeyeyim diye para verdiler" diye de eklerdi.
Bir elindeki serçe parmağını gösterirdi bir de... Parmağını eğer, büker; "Bak bu şekilde sakatlandım, diye hakeme göstererek istediğim maçtan zaman çalardım. O zamanlar maça zaman eklenmezdi. Sahalar da çamurdu zaten. Her tarafım yara bere içinde olurdu" derdi.
Renkli bir kişilikti. Ama büyük kaleciydi.
Berlin Panteri Rahmetli Turgay Şeren, her kaleciyi kolay kolay beğenmezdi ama Varol Ürkmez deyince değişirdi. Bir keresinde bana; "Haaa... Orada dur bakalım evlat! Varol çok yetenekliydi. Özel hayatına biraz dikkat etseydi çok daha iyi yerlerde olur, dünyanın sayılıları arasına girerdi" demişti.

Gürel Yurttaş[email protected]

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Gürel Yurttaş - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Hürriyeti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Hürriyeti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Hürriyeti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Hürriyeti değil haberi geçen ajanstır.



İZMİR MARKALARI

Şehir Markaları arasındaki yerinizi alın, fırsatı kaçırmayın

+90 (232) 246 82 46
Reklam bilgi

Anket 2019’un en başarılı belediye başkanı sizce hangisiydi?