Yıkıcı virüs, yoksulluk!

Kapitalizmin, işsizlik ve yoksulluğu işleyişine çomak sokacak bir tehdit olarak görmesi, yüzyıllardır kendi içinde büyüyen bir çelişkidir... Gerçek çelişki ise bu sistemi, ‘Dikkat, Kırılmasın!’ algısıyla halkların beynine yerleştiren ulusal iktidarlardır... Liberalizm, o halklara özgürlük pompalarken, doğru tartmayan bir teraziyi de önlerine koyar! Kefesi sürekli güçlüden yana ağırlaşan dengesizliğin faturasını halk öder... Ülkeyi yönetenlerle halk arasındaki bu demokratik (!) ilişki, bir sihirbazın şapkasındaki tavşan gibi şaşırtıcı olmaz çoğunlukla; hak, hukuk, adalet, iş, aş, ekmek ve özgürlük bekleyenler, umutlarını hep ‘bir başka bahara’ ertelerler!

Yoksulluğa bir sınıf elbisesi giydirerek devletin ve iktidarların bacağına kelepçelemek, demokratik gelişimi güdük kalmış ülkelerin umududur... Borç batağındaki esnaf, emeğini ucuza satan emekçi, tarlasındaki ürünü beş para etmeyen köylü, devlet babanın kendilerine sunacağı olanakların peşine düşerler... Kimileri bankalara, tefecilere koşar; kimileri siyasal erke yaslanarak bir başka baharı beklemeden düze çıkarlar... Türkiye, bu konuda en bilinçli yönetilen (!) ülkelerdendir...

SOSYAL DEMOKRASİ

Kölelikten demokrasiye tüm sistemler, yarattıkları yoksulluğa değişik adlar ve nedenler buldular... Dinsel inanışlar, gelenekler ve töreler, yoksulluğu ekonomik boyutları dışına çıkartarak, farklı bir anlayışla biçimlendirdi; toplumların sabır taşını kalınlaştırdı... Sözlük anlamıyla; geçinecek parası olmayan, insanca yaşamanın kilidini bir türlü açamayan halkların ortak sorunu olan işsizlik ve yoksulluk, sürekli büyüyen bir düğüm haline geldi... Yeni Liberalizmi savunan iktidarlar artık şunu çok iyi biliyorlar: Kronikleşmiş yoksulluk, halkları haksızlıktan, adaletsizlikten, eşitsizlikten, işsizlikten kurtaracak, siyasal ve toplumsal yaşamı kökten değiştirecek bir yangının fitilini ateşleyebilir! Bu küresel yangından tokların ne yitireceğine, açların ve yoksulların ne kazanacağına tarihin adaleti karar verecektir...

Emperyalist demokrasinin iki yüz yıl önce icat ettiği ‘sosyal demokrasi’ kavramı da bu adaleti geciktirmenin bir sihri olarak ortaya atılmıştı... Görüldü ki sosyal demokrasi, soluk aldıracak bir zaman dilimi yarattı, evet; ama kalıcı bir çözüm değildi... Çünkü öngörüleri oyalayıcı ve mantıksızdı!

DEVLET KÜÇÜLDÜ, PARALAR BÜYÜDÜ!

Gelinen son nokta şu: Dünya yüzündeki para sahipleri, devlete ödedikleri vergilerin iş bulamayan, eğitimsiz, üretime katısı olmayan yığınlar için harcanmasına (kısık sesle de olsa) karşı çıkıyorlar... Daha da ileri giderek (özellikle yoksul ülkeler) devletin eğitim, sağlık, sosyal güvence, madencilik, altyapı gibi kamusal hizmetlerden el çekme girişimlerini destekliyorlar... Özelleştirmelerin, kendilerini kurtaracağına inanıyorlar... Zor kazandıklarını öne sürerek ‘Bakıcı’ durumundan kurtulmak istiyorlar!

İşçi çıkarıyorlar; çünkü maliyetleri karşılayamıyorlar!

Yatırım yapamıyorlar; çünkü işçi giderlerinden yakınıyorlar!

Devletten yol istiyorlar, iş istiyorlar, vergide indirim istiyorlar, dünya sermayesinin eteğine yapışıp özgürce kazanmak istiyorlar... Ama ‘sosyal devleti sırtlarında taşımak’ istemiyorlar!

Haklılar!

Bastıkları tahta çatırdıyor; farkındalar!

Kapitalizm çöküyor; duyuyorlar!

Devletlerine kanatlarına sığınıyorlar!

Yoksullar gibi!

Tanrı’ya şükür, ülkemizde sorunlar halloldu! İş gücü ucuzladı, devlet üzerindeki yüklerden kurtuldu, ihaleler şeffaflaştı, karlı yatırımların büyük sanayicileri yabancı ortaklarıyla kol kola, en mutlu zamanlarına ulaştı!

Bekleyen derviş, çorbayı içermiş...’ Aynen öyle!

AŞISI NEREDEN?

Toplum bilimciler sömürerek, acımasızca yayılan bu sistemin sonunun yakın olduğunu söylerken, ‘onu yok edecek virüsün, sistemin karnında büyüdüğünü’ iddia ediyorlar... İstatistikler, günümüzde dünya nüfusunun % 10’u toplam dünya gelirinin yüzde yetmişten çoğunu ellerinde bulundururken, geride kalanın yaklaşık yarısının, günlük 2 ile 1 dolar arasında kazandığını söylüyor... Yoksulluk ve işsizlik göstergeleri bakımından parlak olmayan ülkemiz de inatla serbest piyasacı anlayışın eli mecbur gibi peşinden gitmekte... Liberal düzeni koruyarak, hoş göstererek ve düzenin eşsiz bir ‘Fırsat Yaratıcı!’ olduğunu savunularak büyümenin gerçekleşeceğine inanmakta...

Her gün ekranlarda izleyerek, alışveriş yaparak, komşuda pişen aşın kokusuna tanık olarak, aile başı alınan ucuz ekmek sayısına bakarak, kuyrukların metresini arşınlayarak ülkemizin yoksulluk ve işsizlikle boğuşmadığına halk nasıl inandırılır? Bu da bir sanattır!

Korona gibi yoksulluğun da bir aşısı olsaydı keşke... Üç beş kez vurulup bu beladan kurtulmak işimize gelirdi...

Ama yine de sormadan edemezdik:

Çin’den mi aldık?

Bakanım ekrana çıkar, ‘Ne münasebet?’ derdi ve sürdürürdü...

Tabii ki hayır! Başımıza iş açmayalım efendim... Bilim kurulumuzun önerisi, sayın başkanımızın direktifleri, yine sabırdan yana... İzleyip göreceğiz... Bizler, halkımızı iyileştirecek aşıyı biliriz! Allah korusun, Çin’den alırsak ‘sosyalizmi’ bulaştırma riskini de var! Kaş yapalım derken gözümüzü çıkartmayalım; değil mi? Dünyadaki, ayaklandırıcı etkisi olmayan, yatıştırıcı aşıları araştırıyoruz efendim!”

Hasan Teoman / [email protected]

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Hasan Teoman - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Hürriyeti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Hürriyeti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Hürriyeti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Hürriyeti değil haberi geçen ajanstır.



İZMİR MARKALARI

Şehir Markaları arasındaki yerinizi alın, fırsatı kaçırmayın

+90 (232) 246 82 46
Reklam bilgi

Anket 2019’un en başarılı belediye başkanı sizce hangisiydi?