Ahhh 2020! Ömrümüzün son baharı böyle mi geçecekti?


Ömrüm yarım asırı 8 yıl geçti.
Haliyle yaşam denilen hayatımızı mevsimler gibi bölersek eğer; son baharımı yaşıyorum.
Koronavirüs nedeniyle evlere tıkılıp kaldığımız şu günlerde sık sık aklıma geliyor o şarkı! Beynimin içinde Zeki Müren söyleyip duruyor sanki:
"Nasıl geçti habersiz o güzelim yıllarım. Bazen gözyaşı oldu, bazen içli bir şarkı. Her anımı eksiksiz dün gibi hatırlarım."
20'li, 30'lu, 40'lı yaşlarda da acı çektim, üzüldüm. Ama güzel anılarım da çok oldu. Arkadaşlıklarım, gezmelerim, rakılı, şaraplı, bol kahkahalı sofralarda oturmuşluklarım. Gezip, tozmalarım. Sevdiğim işi (gazetecilik, muhabirlik) doyasıya yapamamam.
Şimdi bir yılı daha geride bıraktık. Ömrümden bir yıl daha geçti, gitti. Ama onca yılda yaşadıklarım yanında şu son bir yılda yaşadıklarımı hiç yaşamadım. Böyle acı çekmedim ben! Bu kadar üzülmedim! İçim böylesine hiç yanmadı! Gülmeyi unuttum neredeyse. Kafamı nereye çevirsem keşke görmeseydim, yaşamasaydım dediğim manzaralar çıktı karşıma.
Hangisinden başlasam. Bilmem hangi derdimi sizlerle paylaşsam. Anlatmaya nereden başlasam!

***
Şehirlerde ruh kalmadı, doğayı gördükçe içim acıyor!

Bir kere... Gezip tozmak hayal oldu artık! Koronavirüs nedeniyle evden bile dışarı çıkamıyoruz. Çıksam bile, şehir dışına kendimi atıp, çok sevdiğim Anadolu'ya, Ege'ye kendimi atsam bile yollarda gördüklerim içimi acıtıyor.
Eskiden Anadolu'da her gittim şehrin ayrı bir yapısı, mimarisi, güzelliği çıkardı karşıma. Adana'ya, Kayseri'ye, Gaziantep'e veya herhangi bir şehre girdiğimde tabelasını görmesem de bilirdim oranın ne olduğunu. Şimdi tanıyamıyorum. Artık her şehir birbirinin aynı şimdi. Hiç bir mimarisi olmayan TOKİ binaları çıkıyor önce karşına. Tarihi yok edilmiş sokaklar yerini beton dökülmüş yollara bırakmış. Şehir kulüpleri, tarihi lokantaları, iki kadeh içip de o yörenin insanlarıyla sohbet edebileceğin yerler tarih olmuş. Gitsen ne olur, gitmesen ne olur? Hepsi birbirinin aynı. Şehirlerin ruhu kaybolmuş!
Evde otururken sık sık National Geographic Wild kanalında belgesel izliyorum. "Vahşi Amerika, Vahşi Kolombiya, Vahşi Rusya" gibi dünyanın çeşitli ülkelerinden el değmemiş doğal güzellikleri, ormanları, oralarda yaşayan canlıları ekrana getiriyorlar; büyük keyif alıyorum. Ama sonra birden aklıma ülkem geliyor. "Vahşi Türkiye" diye bir program yok. Çünkü Vahşi Türkiye yok! Girilmemiş orman, delinmemiş dağ, suyu kurutulmamış dere, maden aranmamış bölge, taş ocağı açılmamış arazi, kurutulmamış ova kalmamış. İstanbul'dan arabamla çıkıp da düştüğümde Anadolu yollarına kaybolmanın mutluluğunu yaşardım. Şimdi kafamı nereye çevirsem oyulmuş bir dağ, taş çeken kamyonlar, iki saatte bir araba geçmesine rağmen ormanların yarılmasıyla oluşturulan dev gibi yollar çıkıyor karşıma.
Vaktiyle bir yerlerde okumuştum. Adına şarkı yapılan İtalya'nın meşhur tatil beldesi Portofino'nun dar ve uçurumlu yolundan bahsediliyordu. Yolun neden genişletilmediğini sormuşlar bir yetkiliye. O da demiş ki; "Bu güzelliğe gelmek isteyen bu yolu da geçecek! O dediğinizi yaparsak güzellik kalmaz!"
Eskiden Marmaris'e gidiş de öyleydi. Akyaka'yı geçip de Gökova'dan Marmaris yoluna döndüğünüzde çam ormanının içinden, ağaç dallarının arabanıza sürtünmesini duya duya mis gibi kokan doğadaki o gidiş, gelişli yoldan giderdiniz. Yol hiç bitmesin isterdiniz! Ama orayı da bırakmadılar. Binlerce kişinin imza toplamasına, "Gerek yok. Bozmayın doğayı" diye yalvarmasına rağmen dinamitler patlatarak, binlerce ağaç keserek dev gibi bir otoban yaptılar. İtalyanlar'da herhalde para yok ki; hala Portofino tek gidiş, geliş!

***

Gazetelerde ruh kalmadı, görünce içim acıyor!

Çocukluğumda evimizi bir değil, bir kaç gazete girerdi. Severek okurdum ben de. Hatta okul ödevimi yaparken bazı kelimelerin doğru yazılışını öğrenebilmek için gazetelerde o kelimeyi arardım; yanlış yazmayayım diye. Şimdi bakarsan yandın! Çünkü çoğu yanlış yazıyor!
Sonraları bu işi yaptım. Milliyet gazetesinde Rahmetli İslam baba (Çupi) (Gazeteciliğimin başlarındaki en büyük hocam) bana haberin nasıl yazılacağını, yorumun nasıl yapılacağını, doğru kelimenin ne olduğunu bıkmadan, usanmadan anlattı.
Gençliğimde transfer olduğum Güneş Gazetesi'nde rahmetli büyük usta Necati Bilgiç, yanlış kelime yazdığımızda kulağımızı çekerdi!
Şimdi Türkçe bilmeyen yazarlar, haber yazmaktan haberi olmayan muhabirler, her gün birbirinin aynısını olan yaratıcılık bulunmayan sayfalar var. Eskiden yazar olmak için gazeteciliğe yıllarını vermen, muhabirlikten yetişmen, Türkçe diline çok hakim olman gerekiyordu. Şimdi yok öyle. Nerede yetiştikleri bilinmeyen, gazetecilik geçmişleri olmayan kişiler paraşütle iner gibi inmişler köşelere. Yazıyorlar da yazıyorlar. Ne okuyanları var, ne takipçileri... Ama arkalarında ne varsa, her gün yine de yazmaya devam ediyorlar. Bakın herhangi bir gazeteye... Bir sürü yazar var. Sadece o yazarların kendileri, aileleri, akrabaları, tanıyanları gazete alsa tirajlar yükselir. Onlar bile almıyor, anlayın artık gerisini.
Benim gençliğimde 200 binden düşük tiraja sahip gazeteler panikler, "Ne oluyor" derdi. Çünkü birkaç tane gazete birden 1 milyon tirajını zorlardı. Şimdi hepsini toplayın 1 milyon etmiyor.
Eskiden rekabet halinde olan gazeteler okurlarına daha iyi fotoğraf, atlatma haber, analiz vermek için her türlü organizasyonu (İster siyaset olsun, ister spor veya herhangi bir konu) en az 3 görevliyle takip ederlerdi. Şimdi İstanbul'daki maça bile giden yazar, muhabir, foto muhabiri yok. Televizyondan izleyip, yazıyor. Ajanstan da fotoğraf kullanılıyor. Soyunma odasında, perde arkasında, protokol tribününde neler olduğunu bilmiyorlar bile.
Gazetelerin her biri kendi belirlediği bir kesime hizmet etmeye çalışıyor. İlle de bir yerleri tutacak! Siyasette de öyle, sporda da. Hiç "Kulüp yazarı" olur mu? Ama bizde oldu maalesef! Gazeteciyim, spor yazarıyım diyen adam kendi kulübünde olumsuz bir şey olsa bile asla görmüyor; "Kulübüme zarar gelmesin" diyor. Siyasi yazarlar da öyle değil mi? Kendi partisinin yanlışına kör, karşı partinin mükemmel yaptığına da kör!
Rekabet yok. Gazeteler tekelleşti. Aynı patronun bir kaç tane gazetesi, televizyonu var. X gazeteyi açıyorsun aynı haber, z gazeteyi açıyorsun yine aynı haber. Neredeyse sayfa şekilleri bile aynı. Bir serviste 3 kişi, 3 gazeteyi birden yapıyor!
Usta gazeteciler evlerinde, gazetelerin önünden bile geçmemesi gerekenler baş köşelerde!
Ne demiş büyük usta Cemal Süreya;
Beş dil biliyormuş ünlü kişi
Ünlü ve saygıdeğer
Bir de Türkçe öğrense
Altı eder!
Ömrümün son baharında... Çok sevdiğim mesleğimin geldiği hali gördükçe... İçim acıyor!

***

Savaşlar sürdükçe, genç fidanlar toprağa düştükçe içim acıyor!

Dünyada insanoğlu savaşan tek canlı türüdür.
Ormanlar kralı aslan, geyik sürüsüne savaş açmaz. Karnını doyurmak için ihtiyacı olanı avlar, diğerlerine bakmaz.
Ayı; "Benim niye bir tane inim var. Bir kaç tane olsun" diye etrafına saldırmaz. Gücünü karnını doyurmak için kullanır, gerekirse aylarca yemeden de yaşayabilir.
Okyanusun en üst avcısı olan katil balina (orca) ailesi gidip fok sürüsüne topluca saldırmaz; ihtiyacı olanını avlar karnını doyurur, gerisine yan gözle bile bakmaz. Kartal da öyledir, kurt da, tilki de...
Ama insanoğlu doymaz! Kafasını sokacağı bir ev yetmez ona; bir kaç tane daha almalıdır ille de... Alacak ki; zar zor geçinen insanlardan kira alıp, yatacak!
Ya da 1 milyar doları olan kişiye bakalım. "Bu kadar param var, bu bana da aileme de ölene kadar yeter" demez, diğer insanları eze eze daha üstüne milyarlarca dolar koymaya bakar. İşçisine hakkını tam olarak vermez ki; daha çok kazansın! Malını mülkünü daha çok artırsın, etrafındaki kendisi gibi olan rakiplerine hava atsın.
Tarihten bugüne kurulan imparatorluklar, (hepsi olmasa da) ülkeler de öyledir. Güçlü olan zayıf olanı sömürmeye bakar.
Emperyalizm (Bir devletin veya ulusun başka devlet veya uluslar üzerinde kendi çıkarları doğrultusunda etkide bulunmaya çalışması) gözlerini kör etmiştir. Ya da koltukta kalma uğruna ülkelerini yönetenler vatandaşını bir arada tutmak, güçlerini artırmak için sürekli savaşları körüklemiştir.
Tarihin gelmiş geçmiş en büyüm imparatorluklarından biri olan ve 1000 sene boyunca dünyanın süper gücü konumunda yer alan Roma İmparatorluğu'nun gözü hiç doymamış, milyonlarca metrekareye yayıldığı gibi milyonlarca insanı köle yapmıştır.
Savaşı kötü anlatmaz kitaplar. Kahramanlık öykülerinden geçilmez. Çünkü tarihi hep kazananlar yazar!
Oysa Tevfik Fikret (1867-1915) "Tarihi Kadim" şiirinin bir bölümünde "Kahramanlık" tanımına bakın nasıl yorum getirmiştir:
Kanla oynamış gibisin,
kırmış geçirmişsin insanoğlunu.
Sen buna kahramanlık mı dedin?
Onun kökü kan ve hayvanlık be?
Şehirler çiğne, ordular dağıt,
kes, kopar, kır, sürükle,
ez, vur, yak ve yık.
Yalvarmalara yakarmalara boş ver,
gözyaşlarına iniltilere aldırma.
Ölümle, acıyla doldur geçtiğin yeri,
ne ekin ko, ne ot ko, ne yosun.
Sönsün evler, sürünsün insanlar orda burda,
kalmasın alt üst olmayan hiçbir yer,
mezar taşına dönsün her ocak,
damlar çöksün yetimlerin başına.
Gerçek budur. Her savaşın ve saldırgan kahramanlık öykülerinin gizli kalmış arkasında gözü yaşlı analar, yetim kalmış çocuklar, yıkılmış evler, hayatı bitmiş insanlar vardır.
Hadi savaşlar tarih boyunca oldu, o zamanın şartları buydu! İnsanlar kitleler halinde savaşlara sokuluyordu.
Geldik uzay çağına, 2021'e... Neden bitmiyor hala da tam tersine artıyor?
Emperyalist ülkelerin isimleri değişiyor sadece... Yine güçlü olan güçsüz olana saldırıyor. O ülkelerin içinde yaşayan bir avuç insanoğlu da diğer insanları sömürüp, servetine servet katmaya çalışıyor.
Alacak... Alacak... Hep daha çok alacak... Demiyor ki; "Yahu şu üç günlük dünyada nedir bu hırs; bunlar nereye kalacak? Neden eziyorum işçimi, memurumu, komşumu? Daha çok alacağım da ne olacak?"
Oysa baksa şöyle göz ucuyla Zincirlikuyu'ya... Kendisi gibi niceleri var orada, bir daha hiç uyanmayacak!
Hayatı savaşlarla geçmiş, ancak askeri elbisesini çıkardıktan sonra bir daha da hiç giymemiş olan (ki o dönemde hiç askerlik eğitimi almamalarına, asker bile olmamalarına rağmen devletlerinin başına geçer geçmez sırtına asker elbisesi geçiren liderler boldu) Mustafa Kemal Atatürk bakın ne demiş:
“Mutlaka şu veya bu sebepler için milleti savaşa sürüklemek taraftarı değilim. Savaş zorunlu ve hayati olmalıdır. Hakiki düşüncem şudur: Ulusu savaşa götürünce vicdan azabı duymamalıyım. Öldüreceğiz diyenlere karşı, ‘ölmeyeceğiz’ diye savaşa girebiliriz. Ancak, milletin hayatı tehlikeye girmedikçe, savaş bir cinayettir.”
Savaşları gördükçe... Gencecik fidanlar toprağa düştükçe... Çocuklar babasız kaldıkça... Çocuklar yandıkça... Aç bırakıldıkça... Yerlerinden yurtlarından edildikçe... Analar ağladıkça... Ülkemin içinde de insanlar birbirlerinin boğazına sarıldıkça... İçim acıyor!

***

Aç, susuz, ilaçsız fakirler öldükçe içim acıyor!

Dünyanın yaklaşık 5 milyar yıldır var olduğunu tahmin ediyor bilim adamları. İnsanoğluna benzeyen ilk canlının ise 1 milyon yıldan biraz daha fazla zamandır dolaştığı söyleniyor yeryüzünde. Bugünkü insanın da geçmişinin 60 bin yıl olduğu ileri sürülüyor.
Bu demektir ki bugünkü insanoğlunun ortalama 70 yıllık ömrü (ki iyi beslenememekten, açlıktan, stres taşımaktan ve bunun gibi nedenlerden dolayı çok daha az olabiliyor) o kadar kısa ki...
Her birimizin dünyadaki varlığı okyanustaki bir kum tanesi kadar bile değil belki de... Gelip geçiyoruz işte öylece.
Yunus Emre'nin dediği gibi;
Sular hep aktı geçti,
Kurudu vakti geçti,
Nice han nice sultan,
Tahtı bıraktı geçti,
Dünya bir penceredir,
Her gelen baktı geçti.
Biz de bakıp geçiyoruz işte, bizden önce yaşayanlar gibi.
Bütün bunları biliyoruz, bir varsın, bir yoksun; geçip gidiyoruz ama... Yine de hırslarımızın esiriyiz, bir türlü rahat yüzü göstermiyoruz birbirimize...
Sürekli birileri bir çorap örüyor üzerimizde. Engel olamıyoruz!
Çok paralı, çok uluslu şirketlere direnemiyoruz.
Sabunla el yıkayarak ölen 'koronavirüs' illetini nasıl oluyor da engellemiyoruz?
Yoksa yine o çok uluslu şirketler aşı, ilaç derken milyarlarca dolarlarına milyarlar katacak diye mi bütün bunlar?
Koronavirüs de koronavirüs!
Afrika'da her gün açlıktan kaç çocuk, kaç yetişkin ölüyor; biliyor muyuz? Onların derdine derman olmak için neden kimse seferber olmuyor da, o ölümlerin milyonda biri kadar insanı öldüren koronavirüs için tüm dünya ayakta?
Bugün... Terörist dediğimiz grupların inim inim inlettiği ülkeler neden hep fakir? Neden zengin ülkelerde bu tür terörist gruplar yok? Nasıl oluyor da IŞİD gibi örgütlerin para ve silah trafiği kesilemiyor? Uzaydan dünyayı röntgenleyen, dağların tepelerindeki karıncaları bile takip edebilen süper güçler bu terör örgütlerine kör mü?
Koronavirüs fakirleri öldürüyor!
Açlık fakirleri öldürüyor!
Savaşlarda fakirler ölüyor!
İzmir depreminde sonra Prof. Dr. Övgün Ahmet Ercan demişti:
"Yoksulluk ne kadar fazlaysa deprem size o kadar yakındır. Depremde zenginler ölmez, fakirler ölür."
Demek ki deprem bile zenginle fakiri ayırıyor!
Peki her şeyin çaresini bulan insanoğlu fakirliğin çaresini neden bulamıyor (bulmuyor)?
Üstelik 2020'de daha da arttı bu fark! Mesela ülkemde... Zenginlerin servetlerine sürekli servet eklenirken fakir sayısı katlanarak arttı. Çünkü zenginler daha fazla aldıkça milyonlarca insanın payı düştü de düştü! Eskiden asgari ücreti işe yeni başlayan alır, bir kaç yıl sonra da zam gelirdi. Şimdi herkes asgari ücretli, o işi bulan da "Yarabbi şükür" diyor.
İşte bu nedenlerle de içim acıyor!
Ve maalesef görüyorum ki... 2021 de pek umut vermiyor. Hatta bugünleri aratacağı da görülüyor!
Şair demiş ki;
Ömür dediğin üç gündür;
Dün geldi geçti,
Yarın meçhuldür.
O halde ömür dediğin bir gündür; o da bugündür.
İşte o bugünü de dar ettiniz ya bize... Allah kahretsin!
Çocuklarımıza ilk baharı, kardeşlerimize yazı, bizlere de son baharı zehir edenlere hakkımı helal etmiyorum!

GÜREL YURTTAŞ / [email protected]

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Gürel Yurttaş - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Hürriyeti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Hürriyeti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Hürriyeti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Hürriyeti değil haberi geçen ajanstır.



İZMİR MARKALARI

Şehir Markaları arasındaki yerinizi alın, fırsatı kaçırmayın

+90 (232) 246 82 46
Reklam bilgi

Anket 2019’un en başarılı belediye başkanı sizce hangisiydi?