Bir gazetecinin günlüğünden... Kürt pazarcının yeni yılı…

Günüme merhaba olsun…

Gelen giden yok, yalnızım... Gazetedeki odamın pazar sokağına bakan penceresinden on adım karşımdaki Kürt manavı izliyorum. Kavruk yüzünde zorlu geçtiğine inandığım yıllarının derin, kara ve çirkin gölgeleri yanıp sönüyor… Mavi muşambayla kapladığı tezgâhının üzerine piramit özeniyle dizdiği portakallar, elmalar ve muzlar... Tepelerinde, bir o yana bir bu yana sallanan lambalar... Pazarı baştan sona süpüren karlı yılbaşı rüzgârı, tentelerin altında eğilip kalkan iri gövdeli adamın dengesini bozuyor, onu müşterilerin üzerine doğru itekliyor... Açıp pencereyi bir sorsam; ‘ikinci bin yıl da ölüyor bu gece, umurunda mı dayı?’ İçine dertlerini sığdıramadığı kara kıvırcık saçlı başını yüzüme kaldırır, kalın kara bıyıkların örttüğü etli buruşuk dudaklarını aralar, çürük dişlerini göstererekten bana şöyle derdi:

Ne bilem ağam? Ben acıyla, hay huyla gurbette geçen ömrüme yanarım beyim... Gerisi Van gölünde balıktır… Bir şişe rakı açarım üzerine afiyet, televizyonda birkaç türkü… Ayıptır demesi, yengen de yaptı bir tencere kavurma… Meyveler de bendendir... Daha şatafatlısı sizlere yaraşır maşallah abim…”

İnsanın, günlerinden bir tat alamadan yaşlanması, devirdiği yılları kendi elleriyle, içine acı katarak yoğurması onun alınyazısı olamaz... Bizler; üzerine iyi kötü tutunmaya çalıştığımız şu gezegenin paralı görkeminden ayrı mı dönmekteyiz kara boşlukta? Güzelliklere uzaktan bakmamız, acıları içselleştirip onlarla yaşamaya alışmamız çok tanrılı zamanları bile kıskandırıyor... O güçlü ve her işe burnunu sokan tanrılar ki ara sıra gülerlerdi kullarının yüzlerine...

Ey Vanlı koca Kürt, kavradın beynimden beni nerelere kondurdun?

Varsın, öyle karışık kuruşuk olsun yaşam… Ama sevgiler de acıların arkadaşı olsun hani... Ayrı telden konuşan bunca başıbozuk insanın arasındaki çatlakları, sevgiler kapatsın yeri geldiğinde; halı ilmiği gibi sık dokunsun… Haydi, yine boş verdik gelen yılın ne getirip ne götüreceğine de, dönelim kendi halimize... Keşke bir bardak su içmek gibi özlemlerimizi, giderebilsek... Sevgiye, dostluğa, barışa, kardeşliğe duyduğumuz susuzluk, bir bardak suyla giderilecek denli kolay olabilse… Halkların ötekisi berikisi olmasa... Bak; yeni yıl ayrımsız geliyor... Tüm dünyaya, tüm insanlığa geliyor... Varıp bir düşünek... Kol kola tutunup bir halay çekek... Anadolu’nun aşına hep birlikte kaşık sallıyak...” diyerek içten içe harlanınca yüreğim, yatışır oldum... Karlı, soğuk, kalabalık pazar seyrini manavıyla, müşterisiyle pencerenin dışında bırakıp bilgisayarın başına oturdum. Döndüm de, ne yazmalıydım; bu haftayı güç bela nasıl atlatmalıydım? Böyle bir ulusal konu çeker miydi okuru örneğin…

Bir bakalım hele, daha günümüz var.

Kapının zili…

Kardeşim Ahmet, açıver bir zahmet!”

Açılan kapının aralığında Haluk, elinde bir tomar zarfla göründü. Uzun boyunun tersine, onda cüce bir uysallık, yerlere eğilen bir alçakgönüllülük, sakinliği giysi edinmiş kibar bir İstanbul beyefendiliği vardır... Paltosunu koltuğun üzerine attı... Yakınacağı birkaç olumsuzluk yaşadığını sezinledim... Hatırını sormama kalmadı, zarfları masaya fırlattı, indiği taksinin sürücüsüne de okkalı bir Osmanlı küfrü salladı... Pazarcılar dışarıda, biz içeride; ikinci bin yılın son gününü geçmişimizi anarak (!), küfürler ederek, haberleri didikleyerek geçirecektik ne güzel...

Dostum Haluk soluklandı, yorgun bedeninin sandalyeye bıraktı... Haberleri oyun kâğıtları gibi masanın üzerine serdi.

Neler getirdin usta?”

Bir güzel okudu.

Serdar Ortaç’ın küçük yeni gizli aşkı!

Mustafa Sandal’ın kırmızı arabası olay oldu!

Türkücü Davutoğlu’nun o benzin istasyonunda ne işi vardı?

Yıldız Tilbe bomba şarkısını kimin için yazdı?

Orhan Baba’yı spor salonunda yakaladık!”

Tümü harika!” dedim...

Ay ışığı gibi parladı... Omuzları dikleşti... Milliyet’in magazin müdürüydü bir zamanlar... Sesini yükseltmeden, sağa sola komut vermeden, deneyiminin gücünü idareli kullanarak çalışmış; kişiliğini efendilik ölçülerinden taşıramadığı için, işini bir başka uyanık yamyama kaptırmanın buhranını yaşamıştı aylarca... Birlikteydik o gazetede de… Çok takvim yaprağı kopardık tek elden... Bizi yıpratan geçmişin eskiliği değildi aslında; bozulan ve dökülen meslek yapraklarımızın sararan görüntüsüydü... Acımasız, uyanık, kişiliksiz, düzene uyamamanın bizde yarattığı ötekileşmeydi... Kötüler iyileri kovmuştu... Önleyememiştik yaklaşan fırtınayı, gücünü kestirememiştik, yenildik… Kürt manav, “Boyu aşan su ha bir karış olmuş, ha dört parmak…” demişti bir dertleşmemizde, “Sonu ölüm değil midir?” Gel de hak verme!

Aldı Haluk yeniden: 

Hasan, inan göbeğim çatladı… Ele avuca sığmayan bu küçük adamın aşk trafiğini izletmek, pireyi seks yaparken fotoğraflamaktan daha zor… Zıp zıp gibi biri… Herifi bir kadınla yakalamak kolay da hangisiyle, nerede, ne zaman olabileceğini kestirebilmek medyumluk gerektiriyor anasını satayım… Bulduk sonunda, kaçmaz bizden... Bu haberi tepeye alalım kardeşim tabak gibi koy…”

Bence de…”

Fotoğraflar da güzel, eli ayağı düzgün…”

İkimiz de aynı anda bağırmışız...

Başla Ahmet sayfaya…”

Gülüştük...

Kürt manav bile duydu...

Gazetenin çatısı bitti... Haberin içinde aşk, aldatma, ihanet, acı, yıkılan hayaller, kırılan kalpler vardı ya… Küçük adamın yüreğine girmiş çıkmış o denli aşk vardı ki; yaz yaz bitmezdi, anlat söyle tükenmezdi... Genç kadın okurlar, bu adamın yüzündeki çocuksu duruşu seviyorlardı önce; sonra, onunla sevgili olabilme düşünün içlerinde yarattığı beklentiye kaptırıyorlardı kendilerini... Ya erkekler; onun gibi yaşamanın yollarını ararlardı kıt akıllarıyla… Kim ne derse desin bu adam, yüreğinden notalara akan tınıyla, dilinden düşen sözleriyle, genç kızların yüreğinde birer pencere açmayı beceriyordu... Onu parlatacak cilayı biz gazeteciler mi sürüyorduk acaba... Yoksa söylediği şarkılarında mıydı tılsım?

Haberi öyle yaz ki Haluk; kadını erkeği, bu çekik gözlü adamın yüreğini söküp kendi yüreklerine eklesinler... Bizlere anlamsız gibi görünen bu yer değiştirme, gurbetteki gençlere önümüzdeki haftanın manşetine dek yeter de artar bile... ”

Başladı Haluk; naif kişiliğinden beklenmeyecek bir hırsla, seçtiği sözcükleri kıvrandırarak, benzetmeleri şarkıcının kişiliğine yakıştırarak yazının içine daldı... Düşündüm ki kendi köşeme bu manşetle bir yol açabilirim... Kör ister bir göz, Haluk getirdi iki göz... Yazımın başlığını da kafamdaki kara tahtaya şıp diye yazdım...

Sevgiyi, sevgiye öldürtmek!”

Of anam ne başlık!

Söyledim, o da beğendi sağ olsun...

Koskoca Almanya’da yok muydu ‘sevgisini sevgisine’ öldürten?

Binlerce Türk vardı…

Okuyun da görün sevgi kumarbazları, sevgi cambazları... Para pul cukka olunca evdeki hatunu unutup, başkalarına yazılanlar… Okuyun yazacaklarımı...” dedim...

Oturdum yazıya… Yılbaşı, köşe başı demeden yazım bitmeli... Haluk, “Bitirince at, bir okuyayım” dedi...

Eski kurt Haluk... Kafamda biçimlendirdiğim konuyu sezinlemiş olmalı ki; onu yazısına payanda yapmak için haberindeki olaylara olmadık taklalar attırıyordu, biliyordum...

Güzel bir gazete olacak” dedim... “Haydi, Ahmet, hızlanıver bir zahmet” dedim... Çatısı sağlam, köşesi sağlam, dili sağlamdı... Birden dilime üşüşen sözcükler yarışa kalktı ‘yaz beni’ dediler... Onlara ‘hele bir dur’ çektim... Fakirin tavuğu tek tek yumurtlar ya oğlum; tez işe şeytan karışır ya dostum…

Finali erteledim!

Haluk söz, bir saate kalmaz biter”

***

5 Ocak Çarşamba, akşama çok var...

Kar bugün de Üsküdar üzerine vals yaparak yağıyor... Birbirine değmeye sakınarak, salınarak, nazlanarak… Pazar tentelerinin üzerine kümelenen aklığın saflığına kıskanarak baktım... Alışverişe çıkmış yaşlı çiftlerin kar üzerindeki titrek dayanışmasına hüzünlenme çağımız henüz gelmedi... Yine gözüm kapıda… Yarın günlerden Perşembe... Gazetenin İstanbul’daki son günü; göndermeliyiz Almanya’ya ki basılsın... İzzet patronun dediği gibi ‘Cenazeyi kaldırmalıyız!’ Bilgisayarın başına oturdum, sayfa üzerinde ayrılan köşe yazıma son halini verdim...

Sevgiyi, sevgiye öldürtmek!

AŞKA; gök kuşağından koparıp gönül tuvaline döktüğümüz olağanüstü bir renk dansıdır; dört ucundan da yaşam duvarımıza çivilediğimiz görkemli tablodur desem...

AŞKA; kendimize tapuladığımız, içinde birilerini barındırmaktan korku duyduğumuz bir okyanus adası desem…

AŞKA; bir yaz gecesi esintisinin araladığı ince tüller arasındaki pembe duru çıplaklığına, nehir uzunluğundaki dalgalı saçlarına, ulaşmaya yürek yetmeyen bulutlar gibi ürkek dişiliğine, dipsiz kuyular gibi derin kara gözlerine, uğruna can vermeye can attığımız, bir Yunan Tanrıçasıdır desem…

Ya da AŞKA; insanı gizemli korkulara batıran, cennet ile cehennem arasında mutlak seçime zorlayan gece yarısı düzenbazlığıdır desem…

AŞKA; en umulmadık çirkinliklerin içinde bile, gül tomurcuğu açtıran bir umut fotoğrafı; yeni doğmuş bebek saflığında bir gülümseme; günbegün yükselen, ele yüreğe sığmayan, sevgiden beslenen sağır edesi bir çığlıktır desem…

Tüm basitliği içinde AŞKA; ateşimsin, suyumsun, havamsın… Yani, “canımsın...” desem!

İşte, hep sıkça rastladığımız, ama her durumda ilk kez görmüşçesine görkemine kapıldığımız, ilahi bir tablodur; AŞK...

Duvara çivilediğimiz bu tanrısal güzellik aslında hep yerli yerinde duruyordur da, bizler onun çevresinde etekleri uçuşan lunapark balerini gibi mimiksiz, büyülenmiş, el pençe divan döner de döneriz...

Saatler bizden uzak, günler gecelerden habersizdir...

Aşkımız yüreğimizde birse, acımız bindir.

Nereyedir bu sahte yolculuk?

Bitmeyen bir uzağın akıldaki sonsuzluğu gibi mantıksızlık mıdır?

Gerçek; kim seviyorsa acı onundur...  

Kıyısında dikildiğimiz uçurumun tadını düşen bilir...

Bir dene!

AŞK, hani doyumsuz güzelliklerin yörüngesinde dönmekti gülüm?

Hani, sonsuz mutluluğun açıldığı kapının eşiği idi?

Girmek için 40 dereden su getiren, yöresinde ne var ne yok yıkan, sevdiğinden başka güzelin yaratılmadığına inanan, o inatçı âşık şimdi nerede?

Kandırdık mı yine sevdiğimizi?

İçimiz dışımız, yüreğimiz beynimiz, duvarda asılı duran tablomuz…

Tümden yalan dolanmış!

Bizim adımız da ne yazık ki ÂŞIKMIŞ!

***

Zaman dörtnala uzaklaşıp, bedenlerin kimyası yerli yerine oturduğunda...

Kör gözler, yeni yeni “hiç görülmedik tabloların” galerisinde, yeni güzeller keşfettiğinde...

Efsunlanmış kafalar, günlük yaşamın kalın duvarına vurduğunda...

Varlıkla yokluk arasında dengeler değiştiğinde...

Mantık denklemleri, güzellik hesaplarını geçersiz kıldığında…

Yaşamın yükü ağırlaşıp,  bedenleri cüceleştirdiğinde...

Aşk da erozyona uğrayan toprak gibi akıp gidiyor!

Aşkın depreminde yerle bir olan bizler, sonraları o depremin kalıntılarından emekleyerek, sarsıntıyı yaşamamış gibi diri, gözlerimizi ufka dikerek çıkabiliyorsak, suç bizlerde mi?

Duvarımıza çivilediğimiz tablo bu kez şaşkındır...

Sesiz çığlığı odamızı çınlatır...

O ölmektedir!

Bize ne; varsın ölsün!

Yenilenmek, bu yenilgiden az hasarla kalkmak, en azından denemek...

Bu cinayet bizlerin...

Sevgiyi, sevgiye öldürttük!

Kiralık katil yok, kan yok, iz yok...

Mutluluk bu denli ucuz mu?

XXX

Yine başka bir tanrısal güzelliğin önünden geçiyoruz gülüm... Daha önce hiç görmediğimiz bir cennet hurisi, bir tazelik, bir dirilik…

Çivileyelim mi; boş kalmasın gönül duvarımız!

Evet!

Acılar peşimizde…

Yalan dolan hep beynimizde!

Gönderdim, okudu; pek de sevdi...

Hatta harika!” dedi...

XXX  

10 Ocak Pazartesi, saat 17 suları…

Haluk, ben ve Ahmet… Sabit pazarı Uludağ’ın eteklerine döndüren inatçı karla dertleşiyoruz... Kürt manavda bir değişiklik yok... Yeni yılda kasketi bile aynı... Kar aynı, rüzgâr aynı, tezgâhtaki meyveler aynı... Ceplerdeki para, evlerde kaynayan tencere aynı, dert aynı, derman aynı... Yeni yılda yine canlarımız sıkkın... Kulağımız telefonda…

Frankfurt’tan tez bir haber!”

Her hafta yaşadığımız tatlı gerginlik… Gazeteciliğin olmazsa olmazı heyecan… En yıpratıcı saatler… Yeni basılmış bir gazetenin kokusunu geldi burnuma... O günler artık geride... Gazetenin baskısı bizden çok uzaklardaydı… Hiç olmadı bir “Güzel olmuş arkadaşlar, elinize kolunuza sağlık!” sözünü duyabilsek! Çaldı hınzır; koştu, açtı Haluk… Telefonun ucunda İzzet patronun nazik sesi…

Güzel olmuş çocuklar… Hepinizi öpüyorum. Büyük gazetelerin önüne bile geçmişiz manşetle... Kutlarım…”

Haluk sevinçten, pazarın tepesinde fırtınadan deliye dönen tipi gibi odanın ortasında birkaç tur attı... Sırtımızdan attığımız yük ayaklarımızı yerden kesti... Haluk aldı sözü... Konuştukça sevinci yüzünden uçtu, kızgınlık yüzünü kapladı... Günlerdir dilinde biriktirdikleri, dışına akıyordu şimdi… Neşemizin dibi bir çırpıda delindi. Bu iş böyleydi, ip üstü yürür gibi dengesizdi.

Biz bu gazeteyi niye burada, Türkiye’de yapamıyoruz kardeşim? Elimizi, beynimizi neden kiraya veriyoruz? Neden bir yere tutunamıyoruz? Bu içine tükürdüğümün işini yüzlerce kilometre ötelerde yapmaya çabalıyoruz… İyi kötü yapıyoruz, ama dürüst yapıyoruz… Haberse haber, fotoğrafsa fotoğraf… Sanki burada okunacakmış gibi saldırıyoruz sağa sola bu yoklukta… Gurbetteki insanımız da iyi, doğru haber okusun diye çırpınıyoruz, öyle değil mi kardeşim? Şu benim manşetin neyi eksik diğerlerinden; senin yazdığını köşeyi ben diyen magazinci zor yazar bugün...”

Kalktı, oda içinde gezindi... Rahatlamış, yatışmış görünüyordu... Biliyordum; yaşadıklarımızla kavgamız, yaptıklarımızla barışıklığımız vardı... Belki suç bizde, belki düzendeydi... Gözlerine baktım, aldım sözü; “Ben lanet ettim ayrıldım, sen dayanamadın, bıraktın… Keşke o kaygan, şekilden şekle giren yürek bizde de olsaydı da kalabilseydik masamızın başında… Taş yerinde ağırdır, oynadı mı düşer yuvarlanır… Uyabilseydik düzene yılbaşılar parıltılı, günler aydınlık olurdu dostum… Haberler ayağımıza, paramız cebimize konardı zahmetsizce... Varsın olsun be Haluk; bize de böyle alnı açık yaşamak düştü…

Gülüştük, sarıldık sonuçta...

Haluk, geçtiği sularda gönül bırakmayan kurt denizci edasıyla konuştu:

Sen yapabildin mi söylediklerini? Yok! O kayganlık bize göre değildi… İşe gelince… Nerede yaptığımız değil, nasıl, ne koşullarda becerebildiğimiz önemli… Bakma, dediklerim kızgınlıktan, sevinçten… Kişilik yargılaması… Hesabımızın dökümü… Adını sen koy artık…”

Güzel güldü giderken... Dışarıda taksi bulma umuduyla küfrünü önce bastı, sonra bir sigara yaktı. Bana döndü; “Elbet güneş batıdan da doğar be profesör!” dedi. Haftaya yeni bir manşetle gelmek umuduyla kapıdan uğurladım karın beyazlığına…

SERT KALAN, MERT KALDI...

Günlüğümden bir parça aktardım sizlere... Yeni yıl anısına... Merkez basından ayrılıp dışa düşenlerin ekmek kavgasını... Yüzlercemizin meslek aşkını... Onurlu, bilgili, usta olanların çoğunlukta ‘ötekileştiği’ bozuk düzenin garabetini örnekledim... Bugün yandaşlıkla suçlananlar ve ekmeğini ona buna yanaşarak kazananlar alınmasın; suç onların değil... Kapitalizmin, ülkemiz üzerindeki tercihlerinin sonucunu yaşıyorlar bugün!

Geçmişte, önce ‘İşadamı patronlar’ geldi Babıali’ye... Holdinglerine hizmet görecek gazetecileri kendi elleriyle yetiştirdiler... Boyun bükmeyenler elendi, dağıldı... ‘Sert’ kalanlar ‘mert’ kaldı; işsiz kaldı... Ülke hızla değişiyordu, basın da değişecekti... Emperyalist evrimleşme gazeteleri de kabına uydurdu... Patronlara yaşamaları için iki seçenek sundu:

Eğitimsiz, sendikasız ve ucuz emekçi çalıştıracaksın...

Mızrak bile olsalar, çuvala sığacak köşecilere bol para verip yazdıracaksın...

Basınımızın hali melali bu!

Bakmayın ekranlarda yoksuldan yana atıp tutanlara... Köşelerinde düzeni yağlayan meslektaşlarımıza... Birbirlerinden kopyala-yapıştır konuşan bilgelere!

Gazını alıp, sazını çalıyorlar halkın...

Bir çözüm ya Rab?

Eylem yok... Çözüm belirsiz... Sonuç sabır!

Elin yabancısı virüse aşı buldu, bizim konuşmacılar ülkeyi ayağa kaldıracak bir teori bile geliştiremediler... Gündem Sayın Erdoğan’dan, tartışmak onlardan!

Kazanıyorlar mı?

Evet...”

Ünleri yürüyor mu?

Evet...”

Birbirlerini parlatarak işlerini yürütüyorlar mı?

Hem de nasıl!”

En iyi köşeleri yazıp, en yansız haberleri onlar yapıyorlar değil mi?

Öyle söylüyorlar; günahları boyunlarına!”

Tüm uğraşları, siz yoksul halkın aydınlanması için, yanılıyor muyum?

Nerede beyim? Bir anlayabilsek aralarında ne konuşup tartışıyorlar geceler boyu... Ürünüm para etmemiş, tarla kiralık, hayvanımın yemi pahalı, çocuklarım işsiz, tohuma param yetmiyor... Diplomam gerçek, işim yok... İşyerim kapandı, evde oturuyorum; parasızım... Merdiven siliyordum, şimdi apartmana sokmuyorlar virüsten... Ben sayayım sen yaz kardeşim... Dert üzerine bin dert... Var mı bir çıkış yolu? Bulsunlar, öyle gelsinler...”

Yerden göğe haklısınız toprağım...

Son sözümü sen iletiver yükseklere... Azgın boğaya çit, yükselen suya set çekilmez... Öyle biline...”

Okumayan, ama bilgeliğini ve gelenekselliğini yaşamın derinliklerinden alan iyi yürekli Anadolu insanına karşı “sözde gazetecilik” yapmayı, cehaletin ‘diplomalı’ haline benzetirim... Her kapıyı açarlar, her büyüğü tanırlar, en Atatürkçü onlardır; en demokrat, en din sever, en ulusalcı, en devrimci onlardır; her işi becerirler, her olmazı oldururlar... Yoksulun ve garibanın gözlerinin içine baka baka uçan halılarına binip yükselirler... Çıkış o çıkış... İnmekten ödleri patlar... Kendi varsıllıklarından başka öz dertleri yokmuş gibi, halka maviliklerden akıl verirler...

Tepenizi kollayın; rüzgârın dinmesini bekleyin!

Yeni yılınızdan sağlık isteyin... Mutlu ve bağımsız bir Türkiye’ye ulaşmak dilekleriyle...

Hasan Teoman

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Hasan Teoman - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Hürriyeti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Hürriyeti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Hürriyeti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Hürriyeti değil haberi geçen ajanstır.

01

Yoldaş... - Kalemine, eline, yüreğine sağlık Teoman kardeşim... Nerelere gittik yine... Güzel, unutulmaz günlerdi... Haluk ağabeyi de yitirmemize rağmen, hoş günlerdi, tekrarı gelmeyecek olsa da, ümitler yeşermeyecek olsa da, anılarımızda ebediyen kalacak olsa da, başka günlere değişilmeyecek günlerdi. Figen Hanım'ı unutmuşsun, onu da ben hatırlatayım!.. Tekrar eline, kalemine sağlık üstad... Yeni gelecek yıl, eskileri, gidenleri aratmaması dileğimle....

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 31 Aralık 14:44


İZMİR MARKALARI

Şehir Markaları arasındaki yerinizi alın, fırsatı kaçırmayın

+90 (232) 246 82 46
Reklam bilgi

Anket 2019’un en başarılı belediye başkanı sizce hangisiydi?