Kemalizm ve Kemalist Devrim

Bir rüzgâr esti Dumlupınar’dan ve yıllarca bu vatanı adeta parçalamak isteyenlere fırtına oldu!

Birilerinin hala görmek istemedikleri realiteleri “Nazım’ın Kuvayı Milliye Destanı…” benliğimize ve usumuza nazar boncuğu gibi yerleşmiş! … “Sarışın bir kurda benziyordu/ Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı/Yürüdü uçurumun başına kadar/Eğildi, durdu/Bıraksalar ince, uzun bacakları/üstünde yaylanarak ve karanlıkta/akan bir yıldız gibi kayarak/Kocatepe’den Afyon Ovası’na kadar atlayacaktı…

Ve esen rüzgârla pencere açıldı; … Neyimiz varsa, eğer bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaşlar olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak yurdumuzu Batı’nın pençesinden, vicdanımızı ve düşüncemizi Doğu’nun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcaklığını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak, hepsini, her şeyi 30 Ağustos Zaferi’ne borçluyuz…

Kemalizm…”

Kavramı ilk olarak Türk Bağımsızlık Savaşı sırasında 1919’da ortaya çıktı. “Kemalizm” Adını milli direnişin önderi Mustafa Kemal’in adından aldı. Bu direnişi kırmaya çalışan emperyalist güçler ve onların işbirlikçisi Padişah Vahdettin ve Damat Ferit hükümetleri, Mustafa Kemal’in önderliğindeki tüm direnişçileri, biraz da küçümser bir yaklaşımla, “Kemalistler”, “Kemalîler”, “Kemalciler” diye adlandırdı.

İşbirlikçi saray hükümeti ve yandaşları da saray hükümetine isyan ederek işgalcilere direnen Kemalistleri, yüzyıllar önceOsmanlıya karşı ayaklanan “Celâlilere” ve Yeniçerilere benzetiyorlar. “Celâli” adından esinlenerek Mustafa Kemal’in etrafında toplanan bütün Kuvayı Milliyecileriçin “Kemaliler” veya “Kemalciler” deyimini kullanıyorlar. II. Mahmut nasıl “isyancı yeniçerileri” ortadan kaldırdıysa, VI. Mehmet Vahdettin de “isyancı kemalileri” ortadan kaldıracak diyorlar. Alemdar ve Peyami Sabah gibi işbirlikçi gazeteler Padişah Vahdettin’in, Kuvayı Milliyecilerin üstüne gönderdiği Anzavur Ahmet’in “Kemalistleri bastırdığını” yazıyor.

Milli Mücadele’de “Kemalci”, “Kemali” ve “Kemalist” kavramı “milliyetçi” kavramıyla eş anlamlı olarak kullanılıyor. Dolayısıyla “Kemalizm”, Milli Mücadele’de emperyalist işgale karşı “Bağımsızlık Savaşı” verenlerin “ortak adı” olarak doğuyor…

Kemalist Devrim…

Atatürk, kazandığı askeri zaferi, siyasi, kültürel, sosyal, ekonomik zaferle tamamlamak istedi. Bunun için peşi sıra devrimler yaptı. İşte kazanılan zafer nasıl ki Mustafa Kemal’in adından dolayı “Kemalist Zafer” diye adlandırılmışsa yapılan devrimlerde yine Mustafa Kemal’in adından dolayı “Kemalist Devrim” diye adlandırıldı.

Batılı bilim insanları 1930’larda Atatürk’ün devrimlerini ve ilkelerini “Faşizm”, “Komünizm” ve “Nazizm” dışında üçüncü bir yol olarak görüp “Kemalizm” diye adlandırdılar…

Kemalizm; bu topraklarda Atatürk’ün önderliğinde emperyalizme karşı “bağımsızlık”, saraya, sultana karşı “milli egemenlik”, geri kalmışlığa karşı “ çağdaş uygarlık”, paylaşım savaşlarına karşı “barış” mücadelesidir. Bu toprakları yeniden vatan yapanların ve bu Cumhuriyeti kuranların ortak adıdır Kemalist… Onurdur, gururdur.

Kısaca ve ana hatlarıyla aktarmaya çalıştığım “Kemalizm ve Kemalist Devrim”, tarihsel boyutta anlaşıldıktan sonra; 30 Ağustos Zafer Bayramı’nın kısaca önemini aktarmaya çalışacağım:

Zafer Bayramı, 30 Ağustos 1922’de Dumlupınar’da Mustafa Kemal’in Başkumandanlığında zaferle sonuçlanan Büyük Taarruzu anmak için kutlanan resmi ve ulusal bir bayramdır. Atatürk’ün başkomutanlığında yapıldığı için Başkomutanlık Meydan Muhaberesi adıyla da bilinen Büyük Taarruzun başarıyla sonuçlanmasından sonra Yunan orduları İzmir’e kadar takip edilmiş; 9 Eylül 1922’de İzmir’in kurtarılmasıyla Türk toprakları Yunan işgalinden kurtulmuştur. İşgal birliklerinin ülke sınırlarını terk etmesi daha sonra gerçekleşse de, 30 ağustos sembolik olarak ülke topraklarının geri alındığı günü temsil eder. İlk kez 1924 yılında Afyon’da Başkumandan Zaferi adıyla kutlanan 30 Ağustos günü, Türkiye’de 1926’dan itibaren “Zafer Bayramı” olarak kutlanmaktadır…

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde, 26 Ağustos’ta başlayıp 30 ağustos 1922’de zaferle sonuçlanan Başkomutanlık Meydan Savaşı ile vatan topraklarımız düşman işgalinden kurtarılmış, milletimiz hürriyet ve bağımsızlık içinde yaşama onuruna kavuşmuştur. Bu toprakları kanlarıyla sulayan vatan evlatlarına layık olmanın inancı ve gayreti ile milletimizin 30 ağustos Zafer Bayramı’nı en içten dileklerimle kutluyor, canlarıyla bu toprakları vatan yapan aziz şehitlerimizi bir kez daha saygı ve minnetle anıyorum…

***

KURTULUŞ SAVAŞI'NDA BİR VATAN HAİNİ

 

MANİSA VALİSİ HÜSNÜ BEY'İN HAYAT HİKAYESİ...

 Hüsnü (Hüsnüyadis) Bey 1917-1922 yıllarında Manisa mutasarrıfıdır (Valisidir).

İzmir işgal edildiğinde, Yunanlılara; “İşgal buraya kadar uzanmayacak, İzmir civarında kalacaktır.

Manisa’yı terk etmenize lüzum yoktur" demiştir.

Bir alay Yunan askeri Manisa’ya girer girmez katliama başlamış ve şehirde bulunan cephanelikten 48 bin tüfek, 88 top ve bütün cephaneye el koyduğunda Hüsnü Bey, devletin bütün resmi evrakını da Yunan alayına teslim etmiştir.

Hüsnüyadis’in akıllarda kalan en çarpıcı sözü; “Yunan işgal ordusu ile egemenliğimizi paylaşabiliriz” olmuştur.

Türk halkına tam üç yıl, üç ay, on gün kan kusturduktan sonra Manisa’yı yakan işgal ordusu ile birlikte kaçacaktır.”

İşgal güçleri bozguna uğramış, perişan durumdaki Yunan askerleri yakıp yıkarak, katledip, tecavüz ederek geri çekilmektedirler.

Türk ordusu altı günde Turgutlu’ya kadar gelir.

Buradan 5. Kolordu Komutanı Fahrettin Altay Paşa Gördes, Demirci, Akhisar yörelerini katliamlardan kurtararak, düşman ordusunun artıklarını temizleyecektir.

Bu arada Manisa’ya giriş gecikeceğinden Fahrettin Altay Paşa, Süvari Yüzbaşısı Hüsnü Bey’i çağırır ve bir öncü süvari birliği ile Gediz sol sahil hattını izleyerek Akpınar üzerinden Manisa’nın üzerine yürümesini, durumun acil olduğunu, çünkü düşmanın Manisa’da bir katliam yapabileceğini bildirir. 8 Eylül’de küçük bir süvari birliği, Yüzbaşı Hüsnü Bey komutasında Manisa’ya doğru yola çıkar. Halide Edip’in anlatımıyla bu esnada Manisa ateşler içinde yanmaktadır. Gerçekten de bu sıralarda Manisa’da büyük yangınlar yaşanmaktadır. Yunan devriyelerinin sokak başlarını tutarak bütün güçleriyle saldırmalarına rağmen yanan evlerinden çıkan halk, şehrin dışına çıkmaya çalışmaktadır. Yunan işgal güçleri komutanı General Bagorci, halkın evlerinden çıkmalarını bir emirle yasaklamış, çıkanları “vurun” emri vermiştir. Yangınlar esnasında vurulanların, hatta yanan evlerin içlerine atılanların sayısı hiç de az değildir. Bir gün içinde Manisa’da 3500 kişi diri diri yakılarak, 1500’e yakın kişi de vurularak şehid edilir. Panik içinde dağ ve ovalara kaçanların bir kısmı da Rum çetelerine yakalanıp yok edilir.

Manisa’da yığılmış olan Yunan vandal ordusu, Sipil Dağı’na çıkmış olan Manisa halkını da yok etmek için Doğu’da Alaybey Deresi, Batı’da Çaybaşı Deresi yönünden bir taarruz hareketine başlamışlar, neredeyse Manisalıların tamamının sığınmış olduğu Sipil Dağı’nda kitlesel bir soykırım başlatmışlardır. Gediz Irmağı’nın karşı sahilinde 5. Kolordu Komutanı Fahreddin Altay Paşa, 1. Süvari Tümen Komutanı Mürsel Paşa, Tugay Komutanı Cemil Bey kuvvetleri Gediz Irmağı’nı aşmaya çalışırlarken, Manisa’nın Doğusundan Akpınar üzerinden ansızın çıkan Yüzbaşı Hüsnü Bey komutasındaki süvari birliği Manisa’nın Doğu mahallesine girer. Devlet Hastanesi önünden karşı ateşe başlar. Bunun üzerine işgal kuvvetleri paniğe kapılarak Sipil Dağı’nı kuşatma hareketinden vazgeçerek, Batı’ya, İzmir’e doğru geri çekilmeye başlarlar. Bu sırada Fahreddin Altay Bey kuvvetleri de Gediz’i aşmış ve Manisa bu katılımla tamamen düşmandan temizlenmiştir. Bütün bunlar olurken Manisa’nın bir Mutasarrıfı vardır. O’nun adı Hüsnü Bey’dir. Hüsnü Bey ve sülalesi daha yirmi yıl önce Türk tabiyetine geçtikleri için Girit’ten kovulmuşlar ve Manisa’ya gelerek yerleşmişlerdir. Bu işbirlikçi Vali, şimdi kaçan Yunan birlikleriyle birlikte İzmir yollarındadır.

Manisa Mutasarrıfı (Valisi) Hüsnü (Hüsnüyadis) Bey son ana kadar Manisa’yı terk etmemiştir. Yunan askerlerine sahip çıkmış, onlara panik yapmamalarını öğütlemektedir. Ayrıca Türk ordusunun Manisa’dan geri döneceğini umut ederek, Yunan ordusunun Manisa’da mevzi alması için işgal güçleri komutanı General Bogorci’ye akıl vermekte ; “Ellerinde çok sayıda Manisalı Türk esir olursa o durumda Türk ordusunun şehre giremeyeceğini” salık vermektedir. 8 Eylül günü Kuvây-ı Milliye milisleri kenar mahallelere sızmışlar, Mutasarrıf Hüsnü Bey’i elegeçirmeye çalışmışlardır. Talih adeta tersine dönmüştü. Üç yıl önce Türkler akın akın Doğu’ya göç ediyordu. Şimdi ise bu göç tersine işliyordu. Köylerden, kasabalardan yerli Rum halkı, üzümleri, tütünleri sergilerde bırakarak İzmir’e doğru kaçıyorlardı. Rum halkı Sabuncubeli üzerinden İzmir’e ulaşmaya çalışıyordu. Yunan subayları ve seçkinler ise aileleriyle birlikte trenlerle İzmir’e taşınıyordu. Manisa Mutasarrıfı Hüsnü Bey ise kendi ahfadı için özel bir vagon hazırlatmıştı.

Bu esnada Hüsnü Bey, Yunan askerleriyle birlikte onca katliamın ve yangınların içinde soygunlar yapıyor, iz bırakmamak için hükümet binasını bile yakıyor, topladığı ganimetleri Yunan subaylarıyla birlikte özel vagonuna taşıtıyordu. Manisa Mutasarrıfı kendi şehrini soymuş, büyük bir servetle trene binmiş, Türk ordusu Manisa’ya girerken küçük bir zaman farkıyla şehri terk ederek Türk ordusunun elinden kaçmıştır. Trende Akhisar’dan kaçan işgal güçleri artıkları ile yanlarında 15 kişilik bir Akhisarlı Türk rehine grubu da vardır. Yunan işgal güçleri Akhisar’ı yakmamak için kasabanın ileri gelenlerinden 15 kişiyi rehin istemişler, onlar da gönüllü olarak rehine olmuşlardır. Manisa Mutasarrıfı Hüsnü Bey yanındaki grupla birlikte 8 Eylül gecesi İzmir’e gelir. Hüsnü Bey Çeşme’yi iyi bilmektedir. Grubu alarak Urla üzerinden Çeşme’ye oradan da Sakız Adası’na geçeceklerdir. Yanlarındaki Akhisarlı rehinelerle birlikte Çeşme’ye gelirler ve oradan Çiftlik Köy’e geçerler. Buradan Sakız Adası’na geçmek kolay olacaktır. 13 Eylül günü Yunan askerleri Akhisar’dan getirdikleri on beş gönüllü rehineyi öldürmeye başlamışlardır.

Manisa Mutasarrıfı Giritli Hüsnü (Hüsnüyadis) Bey Sakız’dan Pirayus’a, oradan da Elefsis’e geçmiş, çok zengin bir adam olarak Elefsis’e yerleşmiştir. Manisa İriköy’den yanında getirdiği Rum ailenin kızı Paraskevulo ile evlenmiş, Aya Triyada Kilisesi’nin papazı tarafından vaftiz edilerek Hırıstiyan olmuş ve adını Hüsnüyadis olarak değiştirmiştir. Giritli Hüsnüyadis (1864-1937) milli mücadelede tescilli bir vatan haini, yunan işbirlikçisi olarak pek çok masum Türkün ölümünden baş sorumlusudur. Yunanistan’a kaçmış hiristiyan olmuş 1937 yılında öldüğünde hiristiyan mezarlığına gömülmüştür. Oğlu Vasili'nin anlatımları " Babası için, Ne Müslüman ne Hiristiyan ne Türk, ne Yunan böyle baba mı olur" diyerek babası hakkında düşüncelerini bir yazara açıklamıştır. 1930’da gerici menemen isyanında Kubilayı şehid eden gericilerin lideri Giritli Derviş Mehmet, Hüsnüyadisin yakın akrabasıdır. Bu kalkışmaya Yunanistan'dan destek vermiş işbirliği yapmıştır. Mezarının başında, Haçı kırık mezar taşı vardır. Mezar taşına gelip geçenler yunanca "PalioTurko" yani, Serseri Türk yazmışlardır. Bu Hüsnüyadis'ler, ne yazık ki hala günümüzde devam ediyor.

Mustafa Gökçek / yazarmgokcek@hotmail.com

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mustafa Gökçek - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Hürriyeti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Hürriyeti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Hürriyeti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Hürriyeti değil haberi geçen ajanstır.



İZMİR MARKALARI

Şehir Markaları arasındaki yerinizi alın, fırsatı kaçırmayın

+90 (232) 246 82 46
Reklam bilgi

Anket 2019’un en başarılı belediye başkanı sizce hangisiydi?