Direnişten kurtuluşa İzmir

Türk ordusunun 9 Eylül 1922 tarihinde Yunan işgali altındaki İzmir'e girmesi, Milli Mücadele'nin sona ererek Türk milletinin kurtuluşu ve bağımsızlığını elde edişinin simgesi olmuş çok önemli bir tarihi olaydır.

İzmir'in, 15 Mayıs 1919 yılında Yunan güçleri tarafından işgal edilmesi, Anadolu'da Milli Mücadele'nin başlamasında önemli bir aşamadır. İzmir’in işgali, Anadolu insanının direniş ve karşı koyuş düşüncesini körüklemiştir. İzmir, Anadolu harekâtı için temel sembollerden biri haline getirilmiştir. Birinci İnönü, İkinci İnönü, Aslıhanlar -Dumlupınar ve Sakarya Meydan Muharebeleri milli mücadelenin kazanılmasında önemli adımlar atılmıştı

Başkomutan Mustafa Kemal Paşa‘nın emriyle 26 Ağustos 1922'de başlatılan Büyük Taarruz, Kurtuluş Savaşı'nın son safhası oldu ve kesin sonuç beş gün içinde alındı. 30 Ağustos'ta Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ordulara bir bildiri yayımlayarak “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz'dir. İleri!” tarihi emrini verdi ve 2 Eylül'de Uşak'a girildi. Dumlupınar Meydan Muharebesi'nde Yunanistan Küçük Asya Ordusu'nun başkomutanı General Nikolaos Trikupis tutsak edilmesinin ardından, Türk birlikleri, İzmir'e doğru hızla ilerledi. 9 Eylül 1922 sabahı önce Ahmet Zeki Bey komutasındaki 2. Süvari Fırkası, Mürsel Paşa komutasındaki 1. Süvari Fırkası birlikleri ve ardından 5. Süvari Kolordusu Komutanı Mirliva Fahrettin Paşa, komutasındaki Türk birlikleri saat 10.00'da İzmir'e girdiler..

İkinci Tümen'in öncülüğünü yapmakla görevlendirilen Dördüncü Alay Komutan Yardımcısı Yüzbaşı Şerafeddin Bey'in komutasındaki birliğimiz Konak'a ulaşmayı başardı. Şerafettin Bey, Hükümet Konağı önünde göğsüne isabet eden mermilerle yaralanmasına rağmen, Konağa girip balkona Türk bayrağını dikmişti. Hükümet Konağı'na bayrağın dikilmesinin ardından Yüzbaşı Zeki komutasındaki süvari birliği Hükümet Konağı'nın hemen sağında yere alan ve günümüze ulaşmayan Sarıkışla'ya, Üsteğmen Arif ve takım komutanı Celal Bey ile Yedeksubay Besim Efendi'nin de Kadifekale'ye bayrağı çekmesi ile İzmir'in işgalden kurtuluşu ilan edilmiş oldu. Birinci Süvari Tümeni Komutanı Mürsel Paşa bir Fransız harp gemisi telsizi vasıtasıyla, İzmir’e girildiğini Ankara’ya bildirdi. Belkahve'den tarihi günü izleyen başkomutan Mustafa Kemal Paşa, yanında Fevzi ve İsmet paşalar olduğu halde, 10 Eylül sabahı İzmir'e girdi ve Fahrettin Paşa ile buluşarak doğruca Hükümet Konağı'na gitti. Konağın balkonundan, başarıyı millete mal eden kısa bir konuşma yaptı.

Kurtuluş Savaşı’nın başlatılması ve 9 Eylül 1922 tarihinde İzmir’in Yunan işgalinden kurtarılması, zannedildiği kadar kolay olmamıştır. Bunu en veciz şekilde Cumhuriyetimizin Kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk Nutuk adlı eserinde anlatmıştır.

***

YA İSTİKLÂL YA ÖLÜM!

“Efendiler, müsaade buyurursanız size bir soru sorayım: Bu durum ve şartlar karşısında kurtuluş için nasıl bir karar akla gelebilirdi?

Açıkladığım hususlara ve yaptığım gözlemlere göre; üç türlü karar ortaya atılmıştır: Birincisi, İngiliz himâyesini istemek. İkincisi, Amerikan mandasını istemek. Bu iki türlü karar sahipleri, Osmanlı Devleti'nin bir bütün halinde korunmasını düşünenleridir. Osmanlı topraklarının çeşitli devletlerarasında taksimi yerine, imparatorluğu tek bir devletin koruyuculuğu altında bulundurmayı tercih edenlerdir. Üçüncü karar, bölgesel kurtuluş çarelerine başvurmuştur. Söz gelişi, bazı bölgeler kendilerinin Osmanlı Devleti'nden koparılacağı görüşüne karşı ondan ayrılmama tedbirlerine başvuruyordu. Bazı bölgeler de Osmanlı Devleti'nin ortadan kaldırılacağını ve Osmanlı ülkesinin taksim edileceğini oldubitti kabul ederek kendi başlarını kurtarmaya çalışıyordu. Bu üç türlü kararın gerekçesi yaptığım açıklamalarda yer almıştır.

Benim Kararım: Efendiler, ben bu kararların hiçbirinde isabet görmedim. Çünkü bu kararların dayandığı bütün deliller ve mantıklar çürüktü, temelsizdi. Gerçekte içinde bulunduğumuz o tarihte, Osmanlı Devleti’nin temelleri çökmüş, ömrü tamamlanmıştı. Osmanlı memleketleri tamamen parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türk'ün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Son mesele bunun da taksimini sağlamaya çalışmaktan ibaretti. Osmanlı Devleti onun istiklâli padişah, halife, hükümet, bunların hepsi anlamı kalmamış birtakım boş sözlerden ibaretti.

Neyin ve kimin dokunulmazlığı için kimden ne gibi yardım sağlanmak isteniyordu?

O halde ciddî ve gerçek karar ne olabilirdi?

Efendiler, bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da millî hâkimiyete dayanan, kayıtsız şartsız, bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak!

İşte, daha İstanbul'dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun'da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulanmasına başladığımız karar, bu karar olmuştur.

Bu kararın dayandığı en güçlü muhakeme ve mantık şuydu: Temel ilke, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ilke, ancak tam istiklâle sahip olmakla gerçekleştirilebilir. Ne kadar zengin ve bolluk içinde olursa olsun istiklâlden yoksun millet, medeni insanlık dünyası karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye layık görülemez.

Yabancı bir devletin koruyup kollayıcılığını kabul etmek insanlık vasıflarından yoksunluğu, güçsüzlük ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir. Gerçekten de bu seviyesizliğe düşmemiş olanların, isteyerek başına bir yabancı efendi getirmelerine asla ihtimal verilemez.

Halbuki Türk'ün haysiyeti, gururu ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir!

O halde, ya istiklal ya ölüm!

İşte gerçek kurtuluş isteyenlerin parolası bu olacaktır. Bir an için, bu kararın uygulanmasında başarısızlığa uğranacağını farz edelim. Ne olacaktı? Esirlik!

Peki efendim. Öteki karalara boyun eğme durumunda sonuç bunun aynı değil miydi?

Şu farkla ki, istiklali için ölümü göze alan bir millet, insanlık haysiyet ve şerefinin gereği olan bütün fedakârlığı yapmakla teselli bulur ve hiç şüphesiz, esirlik zincirini kendi elleriyle boynuna geçiren miskin, haysiyetsiz bir millete bakarak dost ve düşman gözündeki yeri bambaşka olur. “

MUSTAFA KEMÂL ATATÜRK.-BÜYÜK NUTUK

***

BİZİ SİLAHTAN BAŞKA SAVUNACAK YOKTUR!

(İZMİR’DE İŞGALE KARŞI DİRENİŞ HAZIRLIKLARI)

1 Aralık 1918-14 Mayıs 1919

  30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan sonra, İzmir’de ilk direniş örgütü 1 Aralık 1918 tarihinde İzmir Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti kuruldu. İstanbul Fener Rum Patrikhanesi Konseyi, 16 Mart 1919 tarihinde Yunanistan ile birleşme kararı almasından bir gün sonra (17 Mart 1919), İzmir Milli Kütüphanesi’ne ait Milli (Elhamra) Sinema’da saat 10:00’daİzmir Müdafaa-i Hukuk-u Osmaniye Cemiyeti’nin büyük kongresi başlamıştı. 19 Mart’a kadar süren bu kongre, İzmir’de Milli Mücadele’nin çok önemli bir olayıydı.

İzmir’in işgal edileceği haberinin duyulması üzerine, şimdiki Hükümet Konağı’nın yerindeki Sultani Mektebi öğretmenlerinden Mustafa Necati Bey, bağırarak, herkesi okulda toplanmaya çağırmıştı. İzmir Müdafaa-i Hukuk-u Osmaniye ve Türk Ocağı üyelerinin başını çektiği aydın, subay, tüccar, esnaf, genç, ihtiyar, bütün vatanseverler 14 Mayıs 1919 Çarşamba günü yapılan toplantıya katılmışlardı. Okul hıncahınç dolmuş, herkes heyecan içinde işgale karşı nelerin yapılacağı konusunda öneriler sunuyordu.

İlk konuşmayı Mustafa Necati Bey yaptı:

-Arkadaşlar, Yunan işgaline karşı bir direniş örgütünün kurulması şarttı!

Bu toplantıda benzeri görüşler başkaları tarafından da önerilince; Müdafaa-i Vatan Komitesi’nin adı “İlhak-ı Red Heyet-i Milliyesi” olarak derhal değiştirildi, Başkanlığına Moralızade Halit Bey, sekreterliğine de Mevlevi Şeyhi Nurettin Bey getirildi. Bu arada Vali İzzet Beye iki defa heyet gönderilmiş ve Vali Bey eskisi gibi vurdumduymaz ve basiretsiz tavırlarını sürdürmüştür.

İzmir’in işgal edileceği haberi duyulunca, toplantıdakilerden bir grup Kemeraltı’ndaki Türk Ocağı’na doğru gitti. Toplantıya devam edenler arasında ise, her kafadan farklı sesler çıkmaya başlamıştı ki öfkeden ve heyecandan deliye dönmüş bir genç ortaya fırladı ve bağırmaya başladı, salondaki herkes gence odaklandı.

-Efendiler! Silahtan başka bizi savunacak yoktur!

Uzunca tartışma ve konuşmalardan sonra, toplantıda bulunanlar tarafından uygun bulunan şu kararlar alınmıştı:

İşgale karşı olunduğunu göstermek için bu gece Maşatlıkta (Bahribaba Parkı) bir miting düzenlenecek ve bir bildiri yayınlanacak.

Anadolu’nun ulaşılabilecek her yerine telgraflar çekilecek.

Hapishanelerdeki bütün mahkûmlar salıverilecek ve silahlandırılacak.

Eli silah tutan herkes, Ege’nin iç kesimlerine geçecek ve İzmir’de bir katliamı önlemek için, silahlı mücadeleyi burada başlatacaklar.

Belediye Başkanı Hacı Hasan Paşa ve Müftü Rahmetullah Efendi’nin de içinde bulunacağı temsilciler seçilecek ve İtilaf devletleri temsilcileri ile görüşecek.”

İzmir İlhak-ı Red Heyet-i Milliyesi de 14 Mayıs 1919 tarihinde yapılan toplantı sonunda, şu bildiriyi yayınladı:

Ey Bedbaht Türk!

Wilson ilkeleri vicdanlılığı sanı altında senin hakkın gasp ve namusuna tecavüz ediliyor!

Buralarda Rum’un çok olduğu ve Türklerin Yunan’a katılmasını memnuniyetle kabul edeceği söylendi ve bunun sonucu olarak güzel ülke, Yunan’a verildi!

Şimdi sana soruyoruz: Rum senden daha mı çoktur? Yunan egemenliğini kabule taraftar mısınız?

Artık kendini göster! Bütün kardeşlerin Maşatlık’tadır! Oraya yüzbinlerle toplan! Ve ezici çoğunluğunu bütün dünyaya göster, duyur ve kanıtla! Burada zengin, fakir, âlim, cahil yok! Fakat Yunan egemenliğini istemeyen üzüntülü topluluk vardır!

Bu, sana düşen en büyük görevdir! Geri kalma! Hayal kırıklığı ve üzülmek yarar vermez! Binlerle, yüzbinlerle Maşatlık’a koş ve milli heyetin çatısı altında toplan!

Mitingin yapıldığı aynı akşam saat 21:30 sularında, İzmir’in işgal edileceğini bildiren Amiral Calthorpe’nin notası, İngiltere Konsolosu James Morgan tarafından Vali İzzet Beye verildi ve bir örneği de aynı anda Yarbay Smith tarafından Ali Nadir Paşa’ya iletildi.

***

İzmir Redd-i İlhak Cemiyeti üyeleri

İzmir’in işgali sırasında meydana gelen olaylardan sonra İzmir Redd-i İlhak Heyet-i Milliyesi, diğer illere telgraflar çekerek, Yunan işgaline karşı ortak direniş çağrısında bulundu.

Bütün Vilayet, Sancak, Kaza, Nahiye Belediye Başkanlıklarına!

İzmir ve çevresini Yunan ilhak ediyor. İşgal başladı. İzmir ve mülhakatı (bağlı yerler)kâmilen ayakta ve heyecanda İzmir’in son ve tarihi gününü yaşıyor. Son imdadımız sizin göstereceğiniz dayanışmaya bağlıdır. Mitingli telgraflarla her yere başvurunuz. Ve yurt ordusuna katılmaya hazırlanınız!

Batı Anadolu’da Yunan işgalinin giderek yayılması üzerine, birçok kent ve kasabada Redd-i İlhak cemiyetleri kuruldu.

26-30 Temmuz 1919 arasında toplanan II. Balıkesir Kongresi’ne Soma, Kırkağaç, Akhisar, Balıkesir, Sındırgı, Balya, Bandırma, Edremit, Burhaniye, Erdek, Kepsut, Susurluk, İvrindi, Savaştepe, Bigadiç ve KonakpınarıRedd-i İlhak cemiyetlerinden 48 temsilci katıldı.

16-25 Ağustos1919 arasında toplanan Alaşehir Kongresi’ne, 21 merkezin Redd-i İlhak Cemiyetlerince gönderilen 42 temsilci katıldı.

4-11 Eylül 1919: Redd-i İlhak cemiyetleri, Sivas Kongresince (4-11 Eylül 1919) oluşturulan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin şubelerine dönüştü. Kadrolarını çoğunlukla aydınların ve eşrafın oluşturduğu Redd-i İlhak Cemiyetleri, işgallere karşı protesto faaliyetlerinin yanı sıra, silahlı direniş için örgütlenme yoluna da gittiler. Cemiyetlere bağlı Kuvayı Milliye birlikleri, Yunan ordularının ilerleyişini kısmen de olsa bir süre engellediler.

***

İZMİR’İN KARA GÜNLERİ BAŞLIYOR

15 Mayıs 1919 Perşembe

Sabahın erken saatlerinde gelen gemiler, askerlerin ve kıyıda toplanmış binlerce Rum ve Yunanlının “Zito (yaşa), zito!” sesleri arasında limana demir attılar Kordon boyu ve Pasaport çevresindeki bütün evler, dükkanlar ve diğer binalar mavi-beyaz Yunan bayraklarıyla süslenmiş, karşılayanların tamamına yakınının elbiseleri de mavi–beyazdı. Bir bando durmadan Yunan marşları çalıyor, Metropolit Hristostomos ve yanındakiler Kramer Palas önündeydiler. Binaların pencere, çatı ve balkonlarında bellerine kadar sarkan Rumlar, heyecanla olanları izliyorlardı.

Sabah 07:30: İlk Yunan birliği karaya çıkarak Punto ve Pasaport karakollarını işgal etmiş, İşgal Güçleri Komutanı Zafiriu imzalı bir bildiri yayınlanmıştı.

Rum Metropoliti Hristostomos, Zafiriu’yu karşılayanların başındaydı.

-“Hoş geldin!”

Hristostomos elindeki haçı havaya kaldırdı, komutanı ve yanındakileri takdis etti. Metropolit ve yanındaki din adamları, karaya çıkarılan Yunan bayrağının önünde diz çöküp ağlayarak öptüler ve işgal alayını da kutsadılar.

-Tanrı adına, gelen kişi kutsanmış ola!”

Saat 11:00: Saat Kulesi meydanına Yunan İşgal birliğinin geldiğini gören Islahat Gazetesi sahibi Sabitzâde Emin Süreyya Bey, Vali Kambur İzzet’in kapısını vurmadan içeriye girdi, heyecanlı bir şekilde konuşmaya başladı. Valinin odasında İstinaf Mahkemesi Savcısı Osman Bey ve Sıkıyönetim Savaş Divanı Başkanı Sait Paşa da vardı.

-Halk galeyanda! Karşımızdaki güçlere karşı direnmek, birkaç masumun kanının akmasından başka bir işe yaramaz. Bu tür davranışlar geçici işgal biçiminde olan Barış Konferansı kararının siyasi yanına da etkili olabilir!

Telaşlanan Vali Kambur İzzet, önce Polis Müdürü Fikri Beyi, sonra Komutan Ali Rıza Paşa’yı aradı ama geç kalmıştı, her taraf çoktan işgal edilmişti. Yunan işgal birliği Hükümet Konağı önüne gelmişti. Vali Kambur İzzet, dışarıdan gelen silah seslerini umursamaz vaziyette odasında otururken, kapıdan Yunan askerleri hışımla içeri girdi.

-Ben İzmir Valisiyim! Lütfen buradan çıkın!

Cevap olarak süngülerin kendisine çevrildiğini gören Vali, daha da küçülerek yalvarır bir ses tonuyla konuşmaya başladı.

-Ben Rumlarla çok iyi ilişkiler kurdum, asla onları zora sokacak olaylara izin vermedim! Hristostomos bana çok güvenir, inanmıyorsanız kendisine sorabilirsiniz!

Ancak Yunan askerleri Vali İzzet beyi dinlemedi, değerli eşyalarını aldılar ve elinde beyaz mendil ile dışarı çıkardılar ve oğlu ile birlikte tutukluların bulunduğu gemiye götürdüler. Sonra affedilerek 18 Mayıs 1919 Pazar günü görevine yeniden başlar.

***

İZMİR’İN İŞGALİNİ PROTESTO MİTİNGİVE DÜŞMANA İLK KURŞUN

15 Mayıs 1919 Perşembe

İzmir İlhak-ı Red Heyet-i Milliyesi, 14 Mayıs 1919 tarihinde yapılan toplantı sonunda “ Bu, sana düşen en büyük görevdir! Geri kalma! Hayal kırıklığı ve üzülmek yarar vermez! Binlerle yüzbinlerle Maşatlık’a koş ve milli heyetin çatısı altında toplan!” cümlesiyle biten

bir bildiri yayınlamıştı, Bildirinin yayınlanmasından sonra, şimdiki Bahri Baba Parkının bulunduğu Maşatlık’ta binlerce İzmirli toplanmış, heyecanlı konuşmalarla sona eren İzmir’in Yunanlılar Tarafından İşgalini Protesto Mitingi akşamın geç saatlerinde dağılmıştı.

O gece, 14 Mayıs’ta Maşatlık’ta yapılan toplantıdan sonra, Türklerden kimileri evlerine gitmemiş, gidenler de sabaha kadar uyuyamamıştı. Gecenin geç saatlerde tüm yabancı konsoloslukların ışığı yanıyordu. Bir gün önce müttefiklere ait gemilerin getirdiği İngiliz, Fransız ve İtalyan askerleri kendi konsolosluk, banka ve postanelerini koruma altına almışlardı.Miting alanı boşalmış, ortam sessizleşmişti ama Hasan Tahsin halâ oradaydı. Dayandığı ağaca bir sevgiliye sarılır gibi sımsıkı sarıldı, alnını ağaca dayadı ve sessizce uzun süre ağladıktan sonra, ayağa kalkarak yola doğru yürümeye başladı. Caddeyi geçti, duvarları sanki onlarla vedalaşıyor gibi okşadı. Sahile ulaştı, yıkık bir duvarın üstüne çömeldi ve uzun uzun denizi ve İzmir’i seyretti.

Ertesi sabah Yunan İşgal Birliği, Pasaport iskelesinden karaya çıkmış (07:30) ve 11:000 civarında Saat Kulesi meydanına ve oradan Hükümet Konağı önüne ve sonra da Sarı Kışla önüne ulaşmıştı. Hasan Tahsin, işgali hazmedemeyen gerçek vatanseverlerdendi. Arkadaşı Yusuf ile konuşuyor.

-Bu rezaleti niye seyrediyoruz Hasan Tahsin?

-Siz gidebilirsiniz! Benim burada beş dakika sonra bir işim olacak! Dövüşe başlıyoruz! Ben başlıyorum, siz devam edeceksiniz! Hakkını helâl et dostum!

-Ya sizi yakalarlarsa ne yaparlar?

-Biliyorum, beni paramparça edecekler ama ben de onlardan birkaçını parçalayacağım! Geri kalanını millet yok edecek, yurdumuzdan kovacak!

Daha fazla dayanamadı, aldı silahını Saat Kulesi meydanına koştu ve hiç tereddüt etmeden İşgalci Yunan Birliği bayraktarı Basile Delaris ve er JorjPapakostas’e nişan aldı ve silahını ateşledi.Yunan Birliği Bayraktarı Basile Delaris ve er JorjPapakostas, kurşunu yiyince yere yığılmışlardı. Bunu gören Yunan askerleri panik içinde saklanacak yer aramaya koşuştular. Paniği atlatınca da silah sesinin geldiği Sarı Kışla’ya doğru ateş etmeye başladılar. Önce Hasan Tahsin’i şehit ettiler ardından nizamiye kapısındaki nöbetçilerimiz şehit edildi. Daha sonra da Yunanlılar halkın üzerine ateş ederek birçok insanımızı öldürmüştür. Türk askerine ateşi emri verilmemişti ve arşivdeki önemli evrakları toplamakla meşguldüler.Bir süre sonra Komutan Ali Nadir Paşa’nın odasından bir beyaz bayrak salladığı görüldü:

-Ateşi kesin, ateşi kesin!

-Askerler dışarı çıkıp teslim olurlarsa ateş edilmeyecek, dışarı çıksın herkes!

Sarı Kışla’daki askerler dışarı çıkmış ve Yunan komutan beklenmedik bir hareketle Ali Nadir Paşa’yı tokatlamaya başlamıştı. Kışladan çıkan Türk subay ve askerlerin silahları alındı, değerli eşyalarına gasp edildi, kepleri yere atılıp çiğnendi ve perişan bir durumda Limandaki

Patris ve Averof savaş gemilerine götürüldüler ve yolda Rumlar tarafından askerlerimize ateş edilmesine de izin verildi. Askerlerimize “Zito (Yaşasın) Venizelos!’ diye bağırmaları söylendi. İzmir Askerlik Kurulu Başkanı Albay Süleyman Fethi Bey bunu söylemeyi reddetti.

-Bir Türk subayı asla düşmanı karşısında böyle bir alçaklık yapamaz!

Yerli Rum hemen Fethi Beyin sözlerini komutana tercüme etti, komutan deliye dönmüştü.

-Askerler, gebertin şu adamı!

Bunun üzerine, Albay Süleyman Fethi Bey, düşman askerleri tarafından acımasızca süngülenerek şehit edildi.

***

GALİBA TÜRKLERE YENİLECEĞİZ!

24 Aralık 1919

Kuyucu İsmail, Kaymakçı’nın Uzundere köyünde 1899’da doğdu. Köyünde çiftçilikle uğraşmakta iken Yunan işgalinin yayılmaya başlaması üzerine Alaşehir’e göç etti ama bir süre sonra geri döndü ve etrafına kızanlar toplayarak kendi çetesini kurdu.Kurtuluş Savaşı sırasında Ödemiş, Alaşehir, Kula civarında Yunanlılara karşı çarpışmalara katıldı. Kuyucu İsmail Efe, her zaman yanında köpeği ile gezerdi. Kuyucu İsmail Efe ve kızanları bir gün Eselli civarında Yunanlılarla çatışmaya girdiler. Çatışmada düşmana hayli zayiat verdirdiler ama köpeğini Yunanlılara yakalayıp Kaymakçı’ya getirdiler. Yunan komutanın da bir köpeği vardı. İki köpeği meydanda dövüştürdüler. Komutanın köpeği korkarak kaçtı. Bunun üzerine yerli Rum halk arasında şu kehanet yayılmaya başladı:

-Türk köpeğinin, bizim komutanın köpeğini korkutarak kaçırması/yenmesi hayra alamet değil! Galiba Türklere yenileceğiz, savaşı biz kaybedeceğiz!

Bazıları buna karşı çıktılar.

-Olur mu canım öyle şey! Biz İonya Devletini de kurduk, artık bizi kimse buralardan çıkaramaz! İnanmayın böyle saçmalıklara! Bunları size kim söylüyor ki? Yoksa aramızda Türklere ajanlık yapan hainler mi var?

Bunun üzerine Papaz efendiye gidilir, ona sorulur. Papaz olayı görmüştü ama yine de bilmemezlikten gelerek şunları söyledi:

-Tanrı bizimledir kardeşlerim! Böyle hurafelere inanmayın! Şanlı Yunan ordumuz pek yakında bütün Küçük Asya’yı ele geçirecek ve yıllardır özlemini çektiğimiz megalo ideamız nihayet gerçekleştirilecektir! Buna kesinlikle inanıyorum! Tanrı bize yardım edecektir!

***

KÜÇÜK ASYA SAVUNMA ÖRGÜTÜ

31 Ocak 1922

Yunan işgal ordusu Sakarya’da yenilince 1921 Ekim ayı sonlarına doğru Metropolitlik Merkez Meclisi üyesi A.Psaltof ile Yaşlılar Meclisi üyesi SokratisSolomonidis öncülüğünde, Ah.Labru, P.Evripeos, Dulgeridis, Yovakimidis, İ.Hariatis gibi çoğu İzmirli Rumlar tarafından gizli bir örgüt olan Küçük Asya Savunma Örgütü’nü kurdular.

Küçük Asya Savunma Örgütü’nün amacı; “Bölge ileri gelenleri ile işbirliği yapmak, şubeler açmak, cephede savaşan Yunan ordusunun saflarını sıklaştırmak, asker toplamak, vb işleri yürütmek, bütün gücüyle işgal ordusunu desteklemek ve yeniden Türklerin yönetimi altına girmemek için elinden gelen her şeyi yapmak..”

Bu örgüt, ancak 31 Ocak 1922 tarihinde resmi bir statü kazanmıştır. Toplantılarının çoğunu Rum Metropolitliği Aya Fotini Kilisesinde yapıyorlardı.Örgütün Başkanlığını L.Kostantinidis, Saymanlığını Karakasis, Yönetim Kurulu üyeliklerini de A.Psaltof, K..Tenekedis ve H.Dimas yapıyordu. Daha sonra Nisan ayında istifa eden Tenekedis’in yerine 11 Nisan akşamı SokratisSolomonidis getirilmiştir. Kısa sürede Bursa, Balıkesir, Bandırma’ya kadar uzanan savunma şubeleri açmışlardır.Küçük Asya Savunma Örgütü, Yunan ordusunun Türkler karşısında yenilgiyle karşılaştıkları günlerde, başını Hristostomos’un çektiği bir kampanya başlatılarak; İzmir’de yaşayan Rum ve Ermenilerden gönüllüler kaydediliyor ve her an yedek asker gücü olarak kullanılmaya hazır halde bekletiliyorlardı. Hatta, İzmir’e Türklerin girmesini engellemek maksadıyla Kemalpaşa’da bir savunma hattı da kurma hazırlıkları da başlatmıştı.

***

RUM METROPOLİTİ HRİSTOSTOMOS’DANVENİZELOS’A

7 Eylül 1922

Türk ordusunun İzmir’e doğru gelmekte olduğunu anlayan Hristostomos, kentteki Rumları güvenliğinin sağlanması konusundaki çabalarından istediği sonucu alamayınca, toplantıdan ayrılırken şunları söylüyordu:

-Madem büyük devletler İzmir’in Rum halkı için bir şey yapmayacaksa; ben Rum azınlığının başında kalmak istiyorum!

Toplantıdan dönen Hristostomos, Fransa’da bulunan Venizelos’a yenilmiş bir ülkü adamının duygularını anlatan bir mektup yazmış ve özetle şunları söylemiştir:

-Aziz dostum ve kardeşim Eleftherios Venizelos!

Büyük bir davranışta bulunmanızın zamanı gelmiştir. Anadolu’daki Helenizm, Yunan Devleti ve Yunan milleti, hiçbir kuvvetin çıkaramayacağı ve kurtaramayacağı bir cehenneme düşmektedir. Bu felaketin sorumluları, gerçekten sizin politik ve kişisel düşmanlarınızdır; ama iki davranışınız yüzünden siz de büyük bir sorumluluk taşıyorsunuz………….Ama olan olmuştur! Artık Sevr Anlaşması’nı kurtarmak bir yana, yalnız Anadolu’daki değil, aynı zamanda Trakya’da ve belki de Makedonya’daki kayıplardan hiç değilse bütün Yunan ordusunu kurtarmak için hâlâ zamanınız vardır. Her şeyin üstünde Anadolu’daki Rum halkının felaket ateşi içinde çektiklerini göz önüne alarak, bu başvuruda bulunmayı gerekli buldum.

8 Eylül 1922 akşamı Metropolit Efendinin yönettiği ve İzmir’den kaçamayan Rumların tıka basa doldurduğu Aya Fotini Kilisesi’nde bir âyin düzenlenmişti. Hristostomos, uzun dualar okuduktan sonra şunları söylüyordu:

-Kardeşlerim! Tanrı, bu dar kapıdan geçmemizi istiyor. Bizi acıyla tecrübe, ateşle terbiye ediyor. Umudunuzu kesmeyin, durmadan dua edin! Kakohronisnahis Georgis! (Kahrolsun Lloyd George!)

***

İZMİR FATİHİ YÜZBAŞI ŞERAFETTİN

9 Eylül 1922 Cumartesi

Yüzbaşı Şerafettin Beykomutasındaki Türk süvarileri; önlerine çıkan düşman askerlerini bertaraf ederek Bornova üzerinden, ellerinde kılıç, atlarının üzerinde doludizgin Alsancak sokaklarına daldılar, oradan Kordon’a çıktılar ve Konak’taki Hükümet konağına yönelerek, Hükümet Konağı balkonunda asılı Yunan bayrağını indirdiler ve yerine Türk bayrağını çektiler.

Yüzbaşı Şerafettin, Türk Milleti’nin kurtuluşunda en önemli dönüm noktalarında olan Sakarya Muharebeleri Döger Cephesinde, olağanüstü bir gayretle bölüğünün başında cesaretle savaşmış; Büyük Taarruzda da 2. Süvari Tümeni, 4. Alayı ile de Belova, Kula, Dereköy, Sabuncubeli ve Bornova’da savaşmış; asıl ününü Sabuncubeli Muherebeleri’nde gösterdiği insanüstü çabaları, bu muharebe sonrasında gerçekleştirilen Bornova’nın ve İzmir’in kurtarılışında duyurmuştur.

Bir gazeteci arkadaşı Yüzbaşı Şerafettin Beye İzmir gazetelerinde çıkan yorumları gösterdi, mütevazi bir ses tonuyla şunları söyledi.

-Teşekkür ederim! Sağ olsunlar teveccüh göstermişler!

-Efendim ama siz tarihimize mal olmuş bir kahramansınız, tabii ki her türlü sevgi ve alakaya lâyıksınız!

Şerafettin Bey’in yüzü bir çocuk saflığıyla kızardı ve belli belirsiz, ağzından şu cümleler döküldü.

-Benim yaptığım nedir ki! Bir vatan ve askerlik vazifesinden ibaret değil mi?

TBMM Başkanı ve Başkumandan Mustafa Kemal Paşa, Buhara Cumhuriyeti’nin İzmir’e ilk girecek zabit için kendisine teslim ettiği kılıcı, İzmir’de düzenlenen bir törenle, “İzmir’in Fatihi” Yüzbaşı Şerafettin Bey’e takarak kendisini onurlandırmıştır. Yine bir Yahudi yurttaşın ödül olarak ortaya koyduğu 500 liranın yarısını da Yüzbaşı Şerafettin Bey almıştır.

Aşağıda, Yüzbaşı Şerafettin’in, eşi Siret Hanıma yazdırdığı Kurtuluş Günü Anısı günümüz Türkçesine göre sadeleştirerek verilmiştir.

-Süvari Kolordusu’nun İkinci Tümeni’nin 4.Alayı’nın Alay Komutan vekiliydim. 8 Eylül 1922 gecesini, Manisa ile Bornova’nın kuzeyindeki Sabuncu Boğazı’nda geçirdik. 9 Eylül sabahı erkenden harekete geçtik. Ben, Tümen’in Öncü Bölüğü ile hareke için görevlendirildim. Bornova’nın kuzey-batı sırtlarından üzerimize hafif bir piyade ateşi açıldı.. Kısa bir tereddütten sonra, ateşi önemsemeyerek ve karşılık verme gereği duymadan hemen Bornova’ya girdim.

Bornova İstasyonu yanındaki yolu takip ederek İzmir üzerine hareket ettiğimiz sırada, Alay Komutanım Filibeli Kaymakam Reşat Bey, emrime bir bölük daha gönderdi. İki bölüğümle İzmir’e doğru süratle yürüyüşe geçtim.

Mersinli’ye geldiğimiz zaman Karşıyaka İstasyonu’ndan İzmir’e doğru giden bir piyade yürüyüş koluna tesadüf ettim. Bunlara da zerre kadar önemsemedim ve bu yürüyüş kolunu yol üzerinde yardım, yoluma devam ettim. Ellerinde silah olan bu kişiler çok şaşırdılar; evlerin duvarlarının arkasına, şuraya buraya saklanmaya başladılar. Ben geçtim; geçtikten sonra fırkamın 13. Alayının Birinci Bölüğü’nün bunları esir aldığını daha sonra öğrendim.

Bunlar, bir avuç süvari kuvvetine bir tek silah bile atmaya cesaret edemediler. Mersinli’yi geçtikten sonra, Tuzakçıoğlu Un Fabrikası’nın önüne geldiğimiz zaman, fabrika içerisinden üzerimize ateş edildi. Dört askerim burada şehit oldu.

Bornova’dan Mersinli’ye kadar benim atımdan başka kimse yaralanmadı. Tuzakçıoğlu Fabrikası’ndan sonra şehir göründü. Sağ kalan dört yaya askerimi ata bindirdim. Kılıçları çektirdim ve Punta’ya doğru yürüdüm. Sokaklar, göçmen Rumlar ve bunların arabalarıyla kapanmıştı. Bunların arasından yol bularak geçiyorduk. Punta İstasyonu’nun köşesine geldiğimiz zaman bir İngiliz amiraline rastladık. Yanında yaveri ile bir denizci asker grubu vardı. Yabancı dil bilen kişi olarak Tümen Komutanımız tarafından gönderilmiş olan Binbaşı Atıf Bey, amiral ile konuşmaya başladı. Biz de Kordon boyuna doğru yöneldik ve biraz sonra Kordon’a ulaştık.

Kordon’da, silahlı Fransız, İngiliz; Amerikan, İtalyan denizci birliklerine rastlıyorduk. Bu askeri birlikler önlerinden geçerken bizi selamlıyorlardı. Aynı zamanda evlerdeki ve sokaklardaki halk da bizi alkışlıyorlardı. Biz Kordon’da hem ilerliyor hem de silahlı Yunan askerlerine, silahlarını yere atmaları hususunda uyarıyordum, hemen silahlarını yere bırakıyorlardı. Orada bulunan sivillere, silahlarını denize atmalarını söylüyordum. Bu suretle Kordon’dan geçiyorduk. Pasaport Dairesi’nin önüne geldiğimizde, belinde kayışı ve kasaturası, elinde silahı olan bir sivile silahı bırakmasını söyledim. “Bırakmam” dedi ve derhal elindeki bombayı yanına daha varamadan evvel üzerime attı. Bomba tabii patladı. Elimdeki ikinci atım karnından yaralandı (karnı parçalandı). ve biraz sonra öldü. Ben de iki yerimden yaralandım.

Süratle yürüyüşe devam ettik. Hükümet konağına gittim. Kapılar kapalı idi. Yan kapıdan girerek, cephedeki kapıyı açtık. Balkona şanlı bayrağımızı çektim. Hükümet ve kışlaya nöbetçiler yerleştirdim. Bölüğün birini Göztepe istikametine gönderdim. Diğer bölüğümden emniyet için civara devriyeler çıkardım ve asayişi bozacak bir hareketin meydana gelmesini önledim. Hükümet önünde bu işler ile uğraştığım esnada İzmir Amerikan Konsolosu (...) orada idi. Konuştuk ve benim resmimi aldı. Aynı zamanda bana kartını verdi ve kartını halâ saklıyorum. O esnada hükümetin salonuna diğer konsolosların geldiğini ve benimle görüşmek istediklerini söylediler. Gittim, kendileriyle görüştüm. Fransız, İngiliz konsolosları vardı. Diğer konsoloslardan hangisi olduğunu hatırlamıyorum. Konsoloslar şehrin güvenliğini konuşmak istiyorlardı. Tercümanım İzmir’de bulunan operatör Esat Bey idi. Konsoloslara bu hususta merak etmemelerini ve bu iş ile meşgul olmamalarını ve Türk askerinin esasen pek medeni olduklarını söyledim ve hemen bir canlı misal de gösterdim. “Aşağıda sokakta silahlı Yunan askerleri halâ dolaşıyorlardı. Aşağıya bakınız, bu düşman askerlerine askerlerimizden ve ahaliden bir kimse dokunmuyor. Bunlar serbest dolaşıyorlar!” dedim. Pencereden kendilerine gösterdim.

Biraz sonra Tümen Komutanım geldi. Derhal bir vali tayin etti ve ahaliye işleriyle meşgul olmalarını, güvenliği bozacak en ufak bir harekette bulunanların şiddetle cezalandırılacağını bildiren bir beyanname yayınladı. Daha sonra Kolordumuzun Komutanı olan Süvari Kolordusu Komutanı Fahrettin Paşa geldi. Bugün böyle geçti.

9 Eylül’ü 10 Eylül’e bağlayan gece, Alayım 3 Bölük ile Seydiköyü ve civarındaki Müslümanlar’ın (Türkler’in) Tümen Komutanımıza yaptıkları müracatlar üzerine adı geçen istikamete doğru hareket etti.

Bu kuvvet 10 Eylül sabahı Seydiköyü’ne yaklaştığı sırada, Cumaovası istikametinden uzun bir yürüyüş kolunun geldiğini görmüş. Bu kol hakikaten uzun idi. Alay Komutanı. Tümeni ve beni haberdar etti. İzmir’de Tümenin diğer Alayları ile ve 10 Eylül sabahı İzmir’e gelmiş olan piyade birlikleriyle beraber İzmir’i şereflendirecek olan Gazi Paşa’yı (Atatürk) selamlamaya çıkmıştık. Ben derhal Tümenden aldığım emir üzerine hareket ederek, Seydiköy ile Amerikan Mektebi arasındaki yol üzerinde iki bölüğümle alaya katıldım. Bu düşmanı, mümkün olduğu kadar bize çekmeyi ve sonra bir karşı saldırıyla esir etmeyi düşündük. Alay, müsait bir arazide düşmanı karşılamak üzere biraz çekildi; Amerikan Mektebi’nin güney-batısındaki sırtlarında kaldı, düşmanı burada ateşle karşılayacaktı. Biz 300 ile 350 kişi kadar idik. Fakat bilfiil ateş eden 200’den fazla değildi.

Bizim mevziye girdiğimizi gören düşman, bir bataryayı mevziye soktu. Tahminen (azami olarak) bir tabur piyadeyi açtı. Diğerleri evvela şaşkın bir vaziyette, toplu olduğu halde açıkta bekliyorlardı. Çatışma başladı. Toplu duran düşman birlikleri ateşimizle, topçumuzun tam isabetiyle dağıldı. Düşmanın mevziye giren aksamından başka, derelerden saklanarak güney-batı istikametine, yani İzmir- Urla yolu istikametine gidiyordu. Bu esnada Tümen Komutanımız Miralay Zeki Bey geldiler. Pek kısa ve mühim olmayan bir müsademe yaptık. Tümen Komutanımız iki bölükten oluşan birliklerim ile derhal karşımızda bulunan düşmana atlı hücumu yapmamızı emir buyurdular. Hücuma hazırlandığımız esnada bir alayımız da gelmişti. Tümen Komutanımızın emriyle birliğimle bu alay kumandanının emrine girdim. Emrinde bulunduğum alay kumandanı birliğimin Üçüncü Bölüğü’ne düşman topçusuna atlı hücum etmemi emretti, hücuma kalktık. Gelen alay da hücum vaziyetinde bizi takip etti. Düşman topçusunun mevziine girdik. (Topçular toplarını bırakıp kaçtılar). Önümüzden kaçan düşman askerlerini takibe koyulduk. Bugünkü çatışmalarda hiç bir askerimizin burnu kanamadı. (Düşman askerinden bir kısmının kaçmaktan başka maksadı yoktu. Esasen bunlar savaşma kudretine sahip değillerdi)

Düşman topçusu ve piyadesi, top, silah, cephaneleriyle eşyalarını tamamen bırakarak koşum ve yük taşıyan hayvanlarına binmiş oldukları halde batı ve Urla istikametine kaçıyorlardı. Biz, güneş batıncaya kadar bizim önümüzden kaçan batarya ve piyade askerlerini takip ettik. Diğer alaylarımız da dere içlerinde kalmış olan Binbaşı Zikisi ile beraberinde bulunan subaylar ve askerleri esir ettiler. Burada 17. Yunan Piyade Alayı’nın sancağı da bizim Tümenimize mensup diğer bir Alayımızın eline geçti. Bu Alayımız, Yunan esirlerini o gün günbatımından önce İzmir kışlasına sevk etti.

Diğer bir Alayımız bu geceyi Çatal Kaya’da geçirmişti. Sabahleyin şafakla Urla yolu yakınında ve dere içlerinde Türk askerlerinden aman dileyen diğer bir Yunan kuvvetini esir etti. Bunlar artık savaş filan düşünmüyorlar, tam tersine pek zulüm yaptıkları Türk ahaliden korkuyorlar ve askerimizi minnetle arıyorlardı.

10 Eylül sabahı İzmir’e piyadelerimiz ve bütün büyük kumandanlarımız (Gazi Paşa, İsmet Paşa, Fevzi Paşa, Nurettin Paşalar...) gelmişlerdi. İzmir sakindi. Asayiş mükemmeldi. Anadolu toprağında kalmış olan düşmanın son kıta ve askerlerini esir etmiş olan Tümenimiz 11 Eylül sabahı Kadifekale’de toplandı. Oraya yerleştirilmiş hiç top vs. yoktu... Aslında gerek görülmemişti ve bugün öğleden sonra 15.00’te Karşıyaka’ya geçmek üzere hareket ettik. Aynı zamanda bu vakte kadar büsbütün boş kalmış olan Buca taraflarına Kolordu Kumandanlığı tarafından bir inzibat birliği gönderilmişti.

Ali Aksakal

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Ali Aksakal - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Hürriyeti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Hürriyeti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Hürriyeti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Hürriyeti değil haberi geçen ajanstır.



İZMİR MARKALARI

Şehir Markaları arasındaki yerinizi alın, fırsatı kaçırmayın

+90 (232) 246 82 46
Reklam bilgi

Anket 2019’un en başarılı belediye başkanı sizce hangisiydi?