Pandemiler tarihi ve Covid-19 Pandemisinin farklı sonuçları *

Dünya Sağlık Örgütü tarafından Pandemi ilan edilen  Covid-19 salgını tüm dünyayı büyük paniğe sürüklerken, bu gibi durumların ne ilk olduğu ne de son olacağı belirtiliyor.

Haber Hürriyeti Gazetesi yayına başladığı ilk günden beri “Herşeye Rağmen Etik” diyen ve bunu bıkmadan usanmadan her yerde vurgulayan  Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Etik Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Çağatay Üstün, tarihe not düşen bir yazı dizisi hazırladı. Tarihte bugüne kadar görülen salgınları ve nedenlerini bulabileceğiniz ve 3. gündür yayınladığımız bu dizi yazımızı, araştırmacılar için tek bir dosya halinde tekrar yayınlıyoruz. Prof Üstün'ün bu araştırması umarız Pandemileri merak edenlere iyi bir kaynak olur.  Haber Hürriyeti Gazetesi

****

COVID-19 salgınının Çin’in Hubei eyaleti Wuhan kentinde Aralık 2019 tarihinde başlamasının ardından, dünya geneline hızla yayılarak bir pandemi şekline dönüştü.

Bu yazıyı hazırladığım zaman itibariyle, Dünyada 27 Nisan 2020 tarihinde COVID-19 tanısı almış olgu sayısı 2.995.757, ölüm sayısı 207.021 olarak verilmiştir.1 Türkiye’de ise aynı tarihte toplam enfekte olgu sayısı 110.130, ölenlerin sayısı 2.805 kişi olarak bildirilmiştir.2


Bulaşıcı hastalıkların oluşturduğu pandemiler, insanlık tarihi kadar eski bir sorundur. Bu tarihsel döngüyü bilmeden COVID-19 pandemisinin etkilerini ve geleceğini anlamak mümkün olamaz.

İşte, tam bu noktada tıp tarihçilerinin asıl görevi ortaya çıkmaktadır: Doğrusunu anlatmak, bilgilendirmek ve bilinçlendirmek…

Epidemi-Pandemi Nedir?

Bulaşıcı hastalıklar ortaya çıktığında epidemi veya pandemi şeklinde bir seyir izler.

Epidemi; bir topluluk veya bölgede görülen  salgın, pandemi ise; bir çok ülkede veya kıtada epidemilerin yaygın olarak görülmesi şeklinde tarif edilebilir. Epidemi terimi, Hippokrakes (M.Ö. 5.yy) tarafından genellikle güncel ve yaygın olan bir hastalığı tanımlamak için kullanılmıştı. Ayrıca Hippokrates, epideminin belirli bir yerde veya zamanda veya yılın belirli bir mevsiminde hastalığa veya hastalık tipine karşı genel bir duyarlılık anlamına geldiğini ifade etmişti. Bu konuya verdiği önemi, ona atfedilen eserlerinden birisine “Epidemikler” başlığını vermesinden anlıyoruz.3


Günümüzde salgınlar genellikle sabit bir seyir izler ve COVID-19 gibi pandemik bir seviyeye ulaşmaz. Halen devam etmekte olan COVID-19 salgınının bu kadar hızlı yayılmasında, virüsün bulaştırıcılık özelliğinin yüksek oluşu ve bulaşma yolları açısından yakın bireysel temasın ve damlacık yolunun önemli rolü vardır. Bu nedenle hastalık, Çin’in belli bir bölgesinde epidemi şeklinde görülmesine karşın, ülkelerarası seyahatler neticesinde kısa sürede tüm dünyaya yayılış göstererek pandemi haline dönüşmüştür.

Tarihte hastalık kavramı hakkındaki görüş

Tarihsel süreç incelendiğinde, birçok eski toplumda hastalıkların nedeni hakkındaki genel yaklaşım; insanların ruhların ve Tanrıların/Tanrının gazabına uğraması veya kötü ruhların tesiriyle hastalığın oluşmasına ilişkindir. Bu geleneksel yaklaşımın batıda Ortaçağın sonuna kadar devam ettiğini biliyoruz. Doğuda ise, o dönemin Rönesans’ı yaşanmaktaydı ve İbn-i Sînâ’nın da belirttiği gibi, hastalıkların ortaya çıkmasında gözle görülmeyen küçük varlıkların etkisinden bahsedilmekteydi. Batı dünyası Rönesans’a geçiş yaptıktan sonra, doğudaki bu fikirlerin desteklendiği ve hastalıkların sebepleri üzerine yoğunlaşıldığı görüldü. Ancak yine de tam anlamıyla belli bir hastalık etkeni saptanması için 17 ve 18. yüzyıldan itibaren bu canlıları gösteren merceklere dayalı mikroskop’un geliştirilmesi gerekiyordu. Talihsiz olan durum, eski batıl inanışlar ve yaklaşımlar sebebiyle, geçmiş yüzyıllarda bulaşıcı hastalıklardan ölenler, hiçbir zaman hastalıklarının nedenine ilişkin doğru bir veriye sahip olamadılar.4 5

Tarihte görülmüş bazı epidemiler ve pandemiler

M.S. 165-180’de Antonine salgını (Bu salgının çiçek veya kızamık hastalığı olduğuna inanılmaktadır-yaklaşık 5 milyon ölüm olgusu)

M.S. 541-542’de Justinian vebası (Etken Yersinea pestis, fareler pireler üzerinden, yaklaşık 30-50 milyon ölüm olgusu)

1347-1351’de bubonik veba (kara ölüm) salgını (Etken Yersinea pestis, fareler pireler üzerinden, bu salgının Avrupa nüfusunun tahmini olarak %30 ila 50’sini yok ettiğine değinilmektedir – Dünya geneli toplam 200 milyon ölüm olgusu)

1520’den bugüne kadar gelen Çiçek hastalığı (Etken Variola major virüs, yaklaşık 56 milyon ölüm olgusu)

1629-1631’de görülen İtalyan Vebası (Etken Yersinea pestis, fareler pireler üzerinden, yaklaşık 1 milyon ölüm olgusu)

1817-1923’de kolera pandemisi (Etken Vibrio cholerae, yaklaşık 1 milyondan fazla ölüm olgusu)

1918-1919’da İspanyol gribi (Etken H1N1 virüs, domuzlar üzerinden, Dünya nüfusunun 1/3’nün bu hastalığa yakalandığı ve yaklaşık 50 milyon insanın öldüğü tahmin edilmektedir)

1957-1958’de Asya gribi (Etken H2N2 virüs, 1,1 milyon-bazı kaynaklarda 2 milyon ölüm olgusu)

1968-1970’de Hong Kong gribi (Etken H3N2 virüs, yaklaşık 1 milyon ölüm olgusu)

1981’de başlayan ve halen devam etmekte olan HIV/AIDS (Etken virüs, Şempanzeler üzerinden, 25-35 milyon ölüm olgusu)

2002-2003’de SARS (Etken Coronavirüs, yarasalar ve misk kedisi üzerinden, 916 ölüm olgusu)

2009-2010’da Swine Influenza Virus (Etken SIV/ H1N1 virüs, domuzlar üzerinden, 200.000 ölüm olgusu)

2014-2016’da Ebola (Etken Ebola virüs, vahşi hayvanlar üzerinden, 11.000 ölüm olgusu)

2012’den günümüze kadar gelen MERS (Etken Coronavirüs, yarasalar, develer üzerinden, 866 ölüm olgusu)

2019’dan günümüze kadar gelen COVID-19 (Etken Coronavirüs, yarasalar, pangolinler üzerinden, 207.021 ölüm olgusu) 6 7 8 9

İKİNCİ BÖLÜM

Bazı pandemiler hakkında bilgiler

Veba



Tıp tarihinde 1347 vebası olarak da bilinen hastalık, tâûn, black death/kara ölüm, bubonik veba (hıyarcıklı veba) gibi ifadelerle tanımlanmıştır. Veba, eski çağlardan beri bilinen bir hastalıktı. Eski Yunan döneminde görülen, yaklaşık 100.000 kişinin öldüğü M.Ö. 5.yüzyıl Atina vebası buna örnek olarak verilebilir. Hastalığın tedavisi veya yapılması gerekenler hakkında dönemin usta hekimlerinin, özellikle Hippokrates’in bir şey söylememesi, sadece vebanın girdiği yerlerin yakılarak terk edilmesini önermesi, hastalığı gizemli bir hale getirmiştir. Hippokrates gibi İbn-i Sînâ da veba hakkında bir tedavi yöntemi önermemiş, ancak hastalığa ilişkin bazı bilgilere Kanun isimli eserinde yer vermiştir: “Yaz sonu veya sonbaharın başlangıcında yıldız kaymaları çok olur. Sabah rüzgarlar güneyden eser, hava sıkıntılıdır, yeryüzünde sis vardır. Yağmur yağacağı hisedilirse de yağmaz, hava değişerek kuru bir hal alır. Böyle havalardan sonra kış fena olur. Yaz vebası ise daha kötü olur. Veba olacağı yıllar kurbağalar çoğalır, böcekler artar, fare gibi toprak içerisinde yaşayan hayvanlar toprağın yüzüne çıkarak sersem sersem dolaşırlar.” Veba, kara ve deniz ticaret yolları boyunca kısa sürede yayılmış, kitle ölümlerinin olması sebebiyle toplumlarda büyük korkuya neden olmuştur. Veba pandemisi Avrupa’da edebiyattan sosyal yaşama kadar pek çok şeyi etkilemiştir.10 11 12

Bu dönemdeki durumu en iyi tanımlayan, günlük yaşamı anlatan ve halk ağzıyla yazılmış, toplam 100 öyküden oluşan Giovanni Boccaccio’nun (1313-1375) Decameron isimli eseridir. Eser, bu salgına tanık olmuş yazarın gözlemlerini içerdiğinden, hastalığın boyutlarının anlaşılması için kaynak niteliğinde sayılabilir.13


Dönemin tarihçilerinin aktardığına göre, vebadan ölenlerin sayısı o kadar çoktu ki, ölülerin gömülmesine yer olmadığı için cesetler açıkta istiflenmiş veya denize atılmıştı. Şehirlerdeki ağır ölü kokusu dayanılır gibi değildi.


1347 vebası Hindistan ve Güneybatı Rusya’dan batıya doğru hızla yayıldı. Kırım’ın güneydoğusundaki Caffa şehri Tatarlarca kuşatılmasına rağmen, hastalığa yakalanan Tatar ordusunun toplu halde ölmesi sayesinde kurtulmuşlardı. Ancak asıl felakete neden olan, geri çekilen Tatarların vebadan ölen askerlerin cesetlerini sapanlarla şehre atmalarıydı. Bulaşıcılık ve bulaştırma kavramlarının o dönemlerde anlaşılmış olduğunu gösteren bu yaklaşıma rağmen, salgından korunma yolları bilinmiyordu. Gröndland’a kadar bütün Avrupa’yı saran veba sebebiyle bir yıl içerisinde Avrupa nüfusunun dörtte biri kaybedildi. Hastaların %70’i 5 gün içinde ölüyordu. O dönemde hastalığın Tanrı’nın bir laneti olduğunun kabulünün yanında, astroloji ile ilişkilendirilmesine de çalışıldı. 20 Mart 1345’de Jüpiter, Satürn ve Mars’ın uyumsuz dizilişinin bu salgına neden olduğu ileri sürüldü. Veba’nın bu hızlı ilerleyişi acizlik, yalnızlık ve korkuyu beraberinde getirdi. Hastalığa çare bulmaya çalışan hekimler mümkün olduğunca kendilerini çürüyen cesetlerin ve boşalan hıyarcıkların kötü kokusundan koruyan, içinde sirke ve hoş kokuların bulunduğu uzun gagalı maskelerden, uzun pelerinli elbiselerden, hastalara dokunmadan bakmak için bir değnekten yararlandılar.14

Hastalığın kara ölüm şeklinde nitelendirilmesinin sebebi, hastalarda solunum yetmezliği, dissemine intravasküler koagülasyon (DIC) sonucunda hastanın vücudunda belli bölgelerde deri renginin koyu mor, siyah bir hal alması ve ölümün bu genel görüntüyle gerçekleşmiş olmasındandır

1347 vebasının başlamasıyla hastalığın önlenmesine ve etkisinin azaltılmasına yönelik bazı yeni fikirler ortaya çıktı. Bunlardan birisi karantinadır.

Karantina terimi, 14. yüzyıl vebası sırasında Adriyatik’te Venedik’in karşısında bulunan Ragusa’da limanlara yanaşacak gemilerin bulaşıcı hastalığı getirme endişesini önlemek için açıkta önceki yaklaşıma göre 30, sonra ki yaklaşıma göre ise 40 gün boyunca bekletilmesi prensibinden ortaya çıktı. Kelimenin kökeni İtalyanca 40 gün anlamına gelen “quaranta giorni” ‘ye dayanmaktadır.15

14. yüzyıl vebasının siyasi ve ekonomik çalkantılara eşlik eden farklı sonuçları olmuştur. Kitlesel ölümler sebebiyle kısa süre içinde yoğun nüfus kaybı yaşanmıştır. Kent nüfuslarındaki azalmalar köy ile kent arasındaki ekonomik ilişkileri durma noktasına getirmiştir. Ekonomik yetersizlikler sebebiyle aç ve çaresiz kalan köylülerin kentlere göç etmesiyle araziler bakımsız ve başıboş kalmış, göç etmeyip orada kalanlar bunların sahibi olmuştur. Bu büyük el değiştirmenin sonucunda bu bölgelerde refah seviyesini artıran gelişmeler yaşanmıştır.

14. yüzyıl vebası etkisini kaybettikten sonra bir süre görülmemiş, fakat belli ülkelerde belli zaman dilimlerinde yeniden ataklar göstererek salgın olma karakterini yinelemiştir.

Osmanlı İmparatorluğu’nda da görülen veba salgınlarından önemli bir tanesi 1778’de görülendir. Kaynaklara göre 1773-1778 yılları arasında görülmeyen veba nihayetinde Ocak 1778’de Galata’da ve İstanbul’da aynı anda ortaya çıkar. 1784-1787 yılları arasında veba tüm imparatorluğa yayılmış vaziyettedir. 1778’de vebaya yakalanan İstanbul halkının üçte biri ölürken, 1781’de 80.000 nüfuslu Selanik halkından her gün 300 ölüm, 1783’de Saraybosna’da 16.000 ölüm,1784’de  İzmir’de günde 300-400 ölüm, 1785’de Akka nüfusunun yarısı kaybedilmiş, 1787’de Halep’te günde 1400 ölüm görülmüştür. Osmanlı imparatorluğunda görülen bu salgının kökeni hakkında bilgi yoktur. Ancak yaşanmış ölüm olgularının yüksekliği önemlidir.16

Cüzzam (Lepra)

Arapça’da “elin kesilmesi, parmakların düşmesi” anlamına gelen cezem kökünden türetilen cüzâm kelimesi, özellikle bulaşıcı lepra (lepromatous leprosy) olgularında ortaya çıkan ciddi şekil bozukluklarını ifade eder ve Türkçe’de daha çok cüzzam şeklinde söylenir.17

Kara ölüm-veba’nın ardından ortaya çıkan cüzzam (lepra), batı toplumlarında büyük korku ve paniğe neden olmuş bir hastalıktı. Aslında cüzzamın yeryüzündeki varlığı daha eskilere gitmekteydi. Cüzzam'ın MÖ 300’de Büyük İskender’in askeri birlikleri tarafından Hindistan'dan Avrupa'ya geldiği ileri sürülmektedir. Ortaçağ’da Avrupa ve Orta Doğu'da görülme sıklığı yüksekti. Sosyoekonomik gelişme nedeniyle olgu sayısı 1870 yılı ve civarında önemli ölçüde azalmıştır.18 

Eski Mısır, Çin ve Hindistan uygarlıklarında bilinen cüzzam, kıta Avrupa’sında Ortaçağ süresince düşük seviyede görülürken, Haçlı Seferlerinden dönen askerlerin gelmesiyle olgu sayısı artmaya başladı. O zamana kadar bulaşıcı olmayan veya çok az bulaşıcı olan birçok cilt hastalığı da cüzzam olarak nitelendirilmekteydi. Ancak cüzzamlı olan kişilerin varlığı toplumları her zaman tedirgin etti. Bu hastalığa maruz kalanların Tanrı’nın gazabına uğradığı ya da lanetlendiği, ahlâken düşük seviyede kişiler olduğuna inanılırdı. Aslında cüzzam bir yoksul hastalığı gibi algılansa da zenginler arasında da görüldüğü olurdu. Babil döneminde olduğu gibi hastaların farklı ve belirleyici giysiler giymesinin yanı sıra toplumun bir arada olduğu yerlerde, dua ayinlerinde bile ayrılmaları ve izole edilmeleri zorunluydu.

Enfekte olanlar fiziksel ve törensel olarak kirli olarak kabul edildiğinden, bu hastalık korkunç ve kirletici olarak kabul edildi. İbranice İncil'de cüzzam genellikle Tanrı'nın günahkâr davranışlar için cezası olarak görülüyordu. Cüzamlıların ölü olarak yaşadıklarına inanılır ve ölümle eş değer anlamda ilişkilendirilirdi. Hıristiyanlıkta, ilahi hekim olarak da kabul edilen Hz. İsa’nın cüzzamlı hastayı iyileştirme mucizesi, hastalığın dini ve mistik bir anlam kazanmasına sebep oldu.19 20 21

Hasta sayısının çokluğu ve hastaların sosyal yaşamdan soyutlanması, dışlanma yüzünden işsiz ve aç kalması neticesinde 11 ile 14. yüzyıllar arasında İngiltere’de cüzamlıların bakımı için kasabaların ve şehirlerin kenarında ya da kırsal alanlarda, kavşakların ya da önemli seyahat yollarının yakınında 320 kadar cüzamlı veya 'lazar' evleri inşa edildi.22

Cüzzam’ın etkeni Mycobacterium leprae isimli bakteridir.

Sifiliz (Frengi)

Bu hastalık tanındığı zamandan beri, klinik önemi sürdürmeye devam etmektedir. Her hastalığı taklit eden, yıllarca gizli kalabilen, birey, aile, toplumsal ve sosyal yaşamı etkileyen ve cinsel yolla bulaşan sifiliz’in en tehlikeli yönü, anneden bebeğe geçebilen ve nesilleri etkileyen bir sağlık sorunu olmasıdır. Bu konjenital geçiş, salgının yaygın olduğu Avrupa’da birçok kişinin bundan etkilenmesini ve hastalığa yakalanmasını sağladı. Bu yüzden geçmiş döneme ait, özellikle portre tablolara konu olan kişilerin doğuştan bu hastalığı taşımaları sebebiyle yüz görünümlerinde hastalığa ilişkin lezyonların da resmedilmiş olması  dikkat çekicidir. Sifiliz, özellikle 15. yüzyılın sonlarından itibaren etki göstermiş, 16. yüzyılda da varlığını devam ettirmiş, cinsiyet, milliyet tanımayan, çocuk, genç, ileri yaş ayrımı yapmayan bir hastalıktı.23

Sifiliz, Ortaçağın sona erdiği sırada, 1494 yılında Avrupa’nın yeni tanıştığı bir hastalıktır. Hastalığın Avrupa’da Fransa kralı VIII. Charles’ın ordusunun İtalya’ya girmesi (1494) ve Napoli’yi kuşatan askerler arasında görülmesiyle ortaya çıktığı belirtilir (1495). Bu nedenle hastalığa Fransız veya Napoli hastalığı denilmesi de söz konusudur. Kimi araştırmacılar hastalığın Christopher Columbus’un Amerika’ya seyahati ile Avrupa’ya geldiğini ileri sürerlerse de, bunun doğruluğu tartışmalıdır.24 25


Ancak bu hastalığın eski zamanlardan beri yeryüzünde varlığı söz konusudur. O dönemlere ait mezarlardan çıkan iskeletlerdeki lezyon kalıntıları ve izleri bunu ispatlar niteliktedir. Geçmiş yüzyıllarda Sifiliz’e benzer hastalıkların tarifi yapılmıştı. Buna örnek olarak, Hippokrates’in kasıklarda şişlik ve ağızda aft ve yara oluşturan bir hastalıktan bahsetmesi, Celsus’un cinsel organda sert ve yumuşak olmak üzere iki tip ülserin bulunduğu bir hastalığı açıklaması verilebilir. Hastalığın sifiliz ismiyle bilinmesi, şair ve hekim Girolamo Fracastoro (Fracastorius) (1478-1553) sayesindedir. Frocastoro, Syphilis sive morbus gallicus isimli manzum eserinde (1530) efsanevi çoban Syphilus’un Yunan Tanrısı Apollon’u kızdırdığını, öç almak isteyen Tanrının da, kol ve bacaklarından etlerinin düşmesine neden olan, kemiklerinin gözükmesini sağlayan, dişlerini çürüten, nefesinin kokutan, sesini bozan, syphilis adında bir laneti ona musallat ettiğini anlatır. Hastalığın ismi buradan gelmektedir. Sifiliz, bizde frengi veya efrenç, yani Avrupalı hastalığı olarak bilinmektedir. Bu terimle sifiliz’in bize batıdan geldiği ifade edilmek istenmiştir. Ülkemizde sifilize ilişkin bilgiler bazı hekimlerin yazdığı kitaplarla mümkün olmuştur. Hekimbaşı Hayâtîzâde Mustafa Feyzî Efendi’nin (ölm.1692) Hamse-i Hayâtîzâde isimli 5 kitaptan oluşan eserinde yer alan frengi risalesi bunlardan birisidir. Diğeri ise, Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’nin (1774-1834) Josephi Jacobi Plenck’in (1738-1807) yazdığı Doctrina de Morbus Veneris isimli Latince eserin tercümesidir.26 27

Sifiliz’in etkeni Treponema pallidum isminde bir spiroket bakterisidir.

Kolera

Kolera , tedavi edilmediği takdirde mortalitesi yüksek akut bulaşıcı bir hastalıktır. Bu hastalık yüzyıllardır var olmasına rağmen, 19. yüzyılda Hindistan'da ölümcül bir salgının meydana gelmesiyle ön plana çıktı. İlk salgın, 1817'de Hindistan'ın Kalküta yakınlarındaki Jessore kentinde Ganj Deltası'nda kontamine olmuş pirinçten ortaya çıktı. Hastalık, ticaret yolları üzerinden Hindistan, günümüzde Myanmar ve Sri Lanka olarak bilinen yerlere yayıldı.


1820'da Tayland’a, Endonezya’ya, ve Filipinler'e ve Çin’e, 1822'de Japonya'ya ulaştı.

1821'de Hindistan'dan Umman'a seyahat eden İngiliz birlikleri, koleranın Basra Körfezi'ne ulaşmasına sebep oldu.

Nihayetinde Avrupa topraklarına doğru ilerleyerek Türkiye, Suriye ve Güney Rusya'ya kadar yayılım gösterdi.

Kolera pandemisi başladıktan 6 yıl kadar sonra, muhtemelen 1823-1824 yıllarında şiddetli geçen bir kış mevsiminin su kaynaklarında yaşayan bakterileri öldürmüş olmasından dolayı hastalık sönümlendi. İkinci kolera salgını ise 1829 yılı civarında başladı. Bu pandemi Avrupa ve Amerika’yı etkiledi. Bir süre sonra bu pandeminin de ortadan kalkmasının ardından, 4 kez daha pandemi atağı gerçekleşti. Son 6. kolera pandemisi ise 1899-1923 yılları arasında görüldü. Bazı araştırmacılar, 1961-1970 yılları arasında Endonezya'da başlayan ve Hindistan, Rusya ve Kuzey Afrika'ya kadar genişleyen kolera salgınını 7. pandemi olarak kabul etmektedir.

Kolera’nın etkeni Vibrio cholerae isminde bir bakteridir.

20. yüzyılda gerçekleşen ve milyonlarca kişinin ölümüne sebep olan 3 büyük pandemi İspanyol gribi, Asya gribi ve Hong Kong gribi olarak bilinir.

Son olarak Aralık 2019’da Çin’in Hubei eyaleti Wuhan kentinde görülen COVID-19 pandemisi, yayılış hızı ve bulaşıcılık etkisinin yüksek oluşu, enfekte olgu sayıları ve ölüm oranı yüksekliği sebebiyle 21. yüzyılın son ve en etkin sağlık sorunu olarak salgın hastalıklar tarihindeki yerini almıştır.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

COVID-19 Pandemisinin Sosyal, Etik ve Ahlâki Sonuçları

COVID-19 pandemisi halen tüm dünyada etkisini devam ettirmektedir. Enfekte olguların, ölenlerin yanında iyileşenlerin de olması sevindirici olmasına karşın, bu sürecin ve hastalıktan korunma önlemlerinin ne kadar süreceği konusu belirsizdir. Bu salgın hastalık, etkilediği alanın büyüklüğü, bulaşıcılığının yüksek olması sebebiyle, pek çok farklı alanı etkilemiş, etik ve ahlâk, sosyokültürel yapı, ekonomi, turizm ve seyahat, ziraat, gıda tedarik zinciri, lojistik, eğitim, bireysel ve toplumsal ilişkiler düzeyinde etkilere sebep olmuştur. Bugünlerde bahsedilen temel konu, salgının seyrinde bir gerileme olsa bile, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağıdır. COVID-19 salgınından çıkarılacak dersler sonucunda, etik ve ahlâki açıdan bazı sonuçları şöyle tasniflemek mümkündür:

COVID-19 salgının ataklarındaki kırılmalar özellikle etik ve ahlâki anlamda yaşanmaktadır. Hastalığın bütün yaş gruplarında görüldüğü bildirilmesine karşın, özellikle 65 yaş ve üstü gruplar ile kronik rahatsızlığı olanlarda daha ağır seyretmesi, hatta ölümle sonuçlanması, konunun özel bir boyutunu ortaya çıkarmıştır. Sosyal ve fiziksel mesafenin korunmasının hastalıktan korunmadaki önemi anlaşıldığında, bunun uygulama koşullarının sağlanmasına çalışılmıştır. Ancak gönüllü izolasyona gereken önemi vermeyen bireyler yüzünden, hemen her ülkede 65 yaş ve üstü gruplar için sosyal izolasyon, yani sokağa çıkma yasağının gündeme gelmesi, COVID-19’un etik ikilemlerini daha da derinleştirdi.

Yalnızlaşan ve sosyal yaşamdan dışlanmış bir şekilde yaşayan yaşlı grupların, hastalık bulaşma riski yüzünden daha da yalnızlaşmasına olanak tanıyan bu izolasyon biçimi, çarpıcı sonuçlarını farklı şekillerde gösterdi.

Görsel ve yazılı  basın kaynaklarına yansıyan haberlerde, örneğin İspanya’da bakım evlerinde kalanların personelin hastalık korkusu sebebiyle kurumu terk etmesi sonucu kendi hallerine bırakılması, zihinlerden silinmeyen, vicdanları inciten görüntüler oluşturmuştur.

COVID-19 pandemisinde kayıpların en fazla yaşandığı grup olan 65 yaş ve üzeri kişilerin ölümüyle toplumların bu yaş ile edinmiş oldukları toplumsal belleklerinde bir yitim yaşanacağı, yaşanan bugün ile yaşanmış geçmiş arasındaki bağlantının bu yüzden zayıflayacağı, hatta kopabileceği dikkatten uzak tutulmamalıdır.

Son 20 yılda giderek artan bilgisayar ve iletişim teknolojileri sayesinde, herkesin kendi sanal ortamı içine saklanması, bireye dönük, bencil bir sistemi ortaya çıkarmıştır.

 COVID-19 salgınından korunmak için alınan önlemler gereği, fiziksel mesafe kuralı ve bulaştan korunmak için birbirinden uzak duran kişilerin varlığı herkesin potansiyel bir taşıyıcıymış gibi algılanmasına ve bir stigma oluşmasına sebebiyet vermiştir. Geleneksel ve sosyokültürel yapısı daha bütüncül ve samimi bir yaklaşımı ön gören toplumlar için bu yabancılaşmanın sonuçları elbette ki olumsuz olacaktır.

Eğitim ve öğretim olanaklarının uzaktan eğitim şekline dönüşmesi, öğretmen-öğrenci iletişimin bozacak, eğitim ortamından uzak bir şekilde evde öğrenenlerde görülecek dikkat eksikliği veya diğer olumsuz faktörler yüzünden standart eğitim yeterliliği konusunda soru işaretleri yaşanacaktır.

Özellikle Sanayi Devriminden sonra gelişen endüstri ve teknoloji olanakları doğal çevreye ve canlılara verilen zararların artmasına sebep olmuştur. COVID-19 salgını ile kitlesel sokağa çıkma yasakları, seyahat kısıtlamaları sayesinde doğanın kendisini kısmen de olsa yenileme sürecine girdiği, trafiğe çıkmayan araçlar, uçmayan uçaklar nedeniyle hava kirliliğinde azalma olduğu resmi otoriterlerce açıklanmaktadır.

Bu olumlu etkinin biyoetik açısından kayda değer bir yararı olmasına karşın, salgından sonra tekrar eski koşullara dönülecek olması bu yararı kalıcı yapmayacaktır. Burada umutlu olmayı devam ettirmek, fosil yakıtlı araçların kısa bir zamanda elektrikli, hibrit ve diğer çevreye duyarlı olanlarla dönüşümünün sağlanması, kıtalararası ve yerel uçak seferlerinde kısıtlamalara gidilerek gökyüzüne verilen atık gaz oranının düşürülmesi hedeflenebilir. Bu konularda uzman olan akademisyenlerin bilimsel görüşlerini ülke yönetimleri ve toplumla paylaşmasının süreci olumlu etkileyeceği düşünülebilir.

COVID-19 salgınından sonra, normal hale dönüşün gerçekleşmeye başladığı dönemde, yeni bir sayfanın açıldığı unutulmadan, felsefe, etik, sosyoloji alanlarının uzmanlarının fikir ve öneri paylaşımlarını artırması, ülkelerin bu konulara ilişkin yeni kurullar oluşturarak, yaşanabilir paylaşımcı, çevreye duyarlı bir sistemi devreye alınması gerekmektedir.

Hastalığın gıda tedarik zincirinde aksamalar oluşturmasının temel nedeni, lojistik operasyonların aksaması ve marketlere giden müşterilerin istifleme arzusu yüzündendir. Arz talep dengesini bozan bu görüntüler ve haberler nasıl bir acizlik içinde olunduğunu ve bencilliğin üst seviyelerini göstermektedir. Zaten var olan tüketim çılgınlığı bu salgınla birlikte iyice belirginleşmiş ve bir başkasına ürün bırakmadan rafları boşaltmaya şartlanan zihniyet kendi iç dünyasındaki ikilemi bizlere yaşatmıştır. Etik açıdan önerilen paylaşımcı olma yaklaşımı merhamet ve acıma duygularından arınmış tavırlar yüzünden gerçekleşememiştir.

Hastalığın görüldüğü Aralık 2019’dan itibaren teşhis ve tedavi sürecinde etkin bir rol oynayan hekim, hemşire ve sağlık personelinin fedakâr çabaları, hatta bir kısmının enfekte olarak vefat etmesi, sağlık çalışanlarının toplumdaki haklı yerini güçlendirmiştir. Bu gelişmelerin ardından tüm dünyada görülen ve etik açıdan doğru olmayan sağlıkta şiddet olgularının azalması beklenmelidir.

Sağlık bakımı almanın ve buna ücretsiz erişme hakkının COVID-19 salgınından sonra ülkelerin politikalarında yeniden yer alması ve buna duyarsız kalınmaması gerekmektedir. Ancak yoğun nüfus rakamları sebebiyle imkânsız olan bu eksikliğin giderilmesi için ülkelerin doğru nüfus programları yapması ve bakılabilecek kadar nüfusa sahip olma güdüsüyle hareket edilmesi gündeme gelebilir.

Tıbbın tarihinden haberdar olunmaması ve bu konuların yüzeysel ilgi alanı gibi görülmesi yüzünden ne yazık ki her yeni ve büyük sağlık sorununda bunun geçmişi hatırlanmadığı için neler yapılabileceği hususunda bir panik yaşanmaktadır. COVID-19 dünyada yaşanmış en büyük pandemi değildir. Gelişen teknik ve bilgi birikimiyle baş edilmeye çalışılan bu hastalığın üzerinde çalışmalar yürütülmesiyle tedavisinin veya aşısının bulunmasına ilişkin bir gelişme yaşanacağı kanısındayım. Çevreye ve doğaya verdiğimiz zararlardan ve doğal habitatı değiştirdikten sonra yeni hastalıklar ve yeni mikroorganizmalar beklemek bizleri hiç şaşırtmamalıdır. Bu nedenledir ki, uyumlu ve yaşanabilir bir yaşamı benimsemeli, abartıdan, aşırı tüketimden ve onun zararlarından kendimizi uzak tutmalıyız.

Ve son söz:

İnsan, nasıl insan olacağını düşünerek, araştırarak, vicdanına danışarak, emosyonel yapısından vazgeçmeden, sadece mantıkla değil, aynı zamanda duygularla da yüklü bir yaşamın içinde var olması gerçeğini artık bulmak zorundadır.

****

KAYNAKLAR

(*) Bu makalenin sadece Pandemi Tarihi ile ilgili olan bölümünün daha kısa bir biçimi Kalem Gazetesi'ne yayınlanması için gönderilmiştir.

1 Covıd-19 Coronavırus Pandemıc. https://www.worldometers.info/  coronavirus/ (Erişim Tarihi: 27.04.2020).


2 Türkiye’deki 26.04.2020 tarihli Güncel Durum. https://covid19.saglik.gov.tr/ (Erişim Tarihi: 27.04.2020).

3 Skinner HA., The Origin of Medical Terms, The Williams & Wilkins Company, Baltimore 1961, 162, 310.

4 Uzluk FN., Genel Tıp Tarihi-I, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Yayınlarından Sayı:68, Güzel İstanbul Matbaası, Ankara 1958, 3-7.

5 Ünver AS., Tıb Tarihi-I, İstanbul Üniversitesi Yayınlarından Sayı:64, Matbaai Ebüzziya, İstanbul 1938, 1-6.

6 A visual history of pandemics. https://www.weforum.org/agenda/2020/03/a-visual-history-of-pandemics (Son erişim Tarihi: 22.04.2020)

7 Consensus document on the epidemiology of severe acute respiratory syndrome (SARS) https://apps.who.int/iris/bitstream/handle/10665/70863/WHO_CDS_CSR_GAR_2003.11_eng.pdf?sequence=1&isAllowed=y (Son erişim tarihi: 23.04.2020)

8 MERS situation update, January 2020, http://www.emro.who.int/pandemic-epidemic-diseases/mers-cov/mers-situation-update-january-2020.html (Son erişim tarihi: 23.04.2020)

9 Qiu W. Ve ark., The Pandemic and its Impacts, Health, Culture and Society, Vol.9-10, 206-2017, 3-11.

10 Analytical solution for post-death transmission model of Ebola epidemics, https://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0096300319307684 (Son erişim tarihi:23.04.2020)

11 https://islamansiklopedisi.org.tr/taun (Son erişim tarihi: 22.04.2020)

12 Köker AH., İbn-i Sina ve Halk Sağlığı, İbn-i Sina Kongre Kitabı, Kayseri, 1984.

13 Boccaccio G., Decameron, (Çev. R. Teksoy), Oğlak Yayıncılık, İkinci Baskı, 1996 İstanbul.

14 Lyons AS., Petrucelli R.J., Medicine-An Illustrated History, Abradale Press,Harry N. Abrams, Inc., Publishers, 1987, 345,349.

15 https://www.etymonline.com/word/quarantine (Son erişim tarihi: 22.04.2020)

16 Panzac D., Osmanlı İmparatorluğu’nda Veba, (Çev. S. Yılmaz), Tarih Yurt Vakfı Yayınları 51, İstanbul 1997, 21-38.


17 https://islamansiklopedisi.org.tr/cuzzam (Son erişim tarihi: 24.04.2020)

18 Lastória JC., Morgado de Abreu MAM., Leprosy: review of the epidemiological, clinical, and etiopathogenic aspects - Part 1, An Bras Dermatol. 2014; 89(2): 205-218.

19 Lewis P., Tıp Tarihi, (Çev. N. Güdücü), Khalkedon Yayınları, İstanbul 1998, 63.

20 Viljoen FP., Jesus healing the leper and the Purity Law in the Gospel of Matthew, In die Skriflig/In Luce Verbi, vol.48 n.2 Pretoria Mar. 2014, 1-7.

21 Mc Tavish J., Jesus the Divine Physician, The Linacre Quarterly, Vol. 85(1), Feb. 2018, 18-23

22 The Time of Leprosy: 11th Century to 14th Century, https://historicengland.org.uk/research/inclusive-heritage/disability-history/1050-1485/time-of-leprosy/ (Son erişim tarihi: 24.04.2020)

23 Behçet H., Frengi Dersleri, Akşam Matbaası, İstanbul 1936, 5-6.

24 Aydın E., Dünya ve Türk Tıp Tarihi, Güneş Kitabevi, Ankara 2006, 103.

25 https://www.britannica.com/topic/Syphilus (Son tarihi: 24.04.2020)

26 Fracastor J., La Syphilis, (Çev. F.N. Uzluk), Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Yayınları Sayı:197, Ankara 1963, 5-26.

27 Echeverría VI., Girolamo Fracastoro and the invention of syphilis, Hist. cienc. saude-Manguinhos vol.17 no.4, Rio de Janeiro Oct./Dec. 2010.

28 Cholera, https://www.history.com/topics/inventions/history-of-cholera (Son erişim tarihi: 24.04.2020)

29 Azizi MH., Azizi F., History of Cholera Outbreaks in Iran during the 19th and 20th Centuries, Middle East J Dig Dis. 2010 Jan; 2(1): 51–55.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Çağatay Üstün - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Hürriyeti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Hürriyeti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Hürriyeti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Hürriyeti değil haberi geçen ajanstır.



İZMİR MARKALARI

Şehir Markaları arasındaki yerinizi alın, fırsatı kaçırmayın

+90 (232) 246 82 46
Reklam bilgi

Anket 2019’un en başarılı belediye başkanı sizce hangisiydi?