DOĞA ANA’YA ZARAR VERMEMEK DOĞADA KALICILIĞIMIZIN PÜF NOKTASIDIR.

- Nasıl kaçtıklarını anlamadım mı diyorsun?

- Burayı çok iyi bildiğim için beni çağırdın. Hapishanenin yapımında danışmanlık yapmıştım. Ama buradan nasıl kaçabildiler çözemedim.

- Nereye kaçmış olabilirler?

- Nereye kaçmış oldukları da belli değil. Hem hapishanenin kadrosu aramaya yetmez. Biri bilgisayar korsanı. Öteki kasa açma uzmanı. İkisi de uzman hırsız. Ve ikisi de uzman tüyücü imiş.

- Bende de kusur var. Huyları benzeyenleri bir arada tutuyorum, Adları

Korsan Kilitçi’ye çıktı.

- Belli oluyor huylarının benzediği.

- Olan oldu artık. İlk başta dediğine döndük. Nasıl kaçtıklarının bahanesini kuralım. Mahkumlara ikisinin de kanser teşhisiyle gönderdiğimizi söyledik. Ama demin başhekim aradı. “En çok bir gün daha oyalarım” dedi.

- Telefon çalıyor…

- (…..). Neee! Korsan Kilitçi döndü mü? Yanlışınız olmasın! Sarhoş musunuz lan! (…..). Peki getirin.

- Dönmüşler demek. Bak şöyle olmuştur. Daha önce ikisi de ortaklarına kazık atmıştır. Pabuç pahalı olunca hapishane ölümden yeğdir.

- İçeri giriyorlar. Sus. Ooo! Hoşgeldiniiiz… Gözlerimiz yolda kaldı. Buyurun oturun şöyle. Kalmayın ayakta. Bir de yorgunluk kahvesi söyleyeyim size. Bakmayın lan öyle…

…Hasta mısınız çatlaklar! Neden döndünüz geriye? Hanginiz başlayacak şarkıya? Önce nasıl kaçtınız. Anlatın bakalım. Başla Korsan.

- Nasıl kaçtığımızı anlatmayız müdür bey. Mahkumlara da anlatmayız.

- Müdür bey müfettiş olarak ben anlıyorum. Anlatmazlar. Gelecekteki bir kaçışın şimdiden gammazcısı olmazlar. Bunu geçelim çocuklar. Neden döndünüz?

- Üç gün önce kaçtık. Kiliitçi buraları bilirmiş. Doğru güneydeki ormana.

- Meğer bildiğim orman ortadan kaybolmuş.

- Koca orman nasıl kaybolur lan! Adam gibi anlatın şunu.

- Müdür bey inanmıyorsunuz. Kilitçi’nin orman diye sandığı yere geldik. Orman diye görünüyordu. Biraz yürüdük. Karşımıza taş ocağı çıktı.

Ağaçlar, yeşillik gitmiş bilmem kaç kilometrekarelik bembeyaz bir alan ortaya çıtı. Sürekli taş çıkarıyorlardı.

- İleride bir ağaçlık alan görünüyordu. Yürüdük oraya kadar. Ne gördük dersiniz?

- Ne gördünüz Kilitçi?

- Gene ağaçları katledilmiş bir alan Müfettiş bey.

Taş ocağının az ilerisindeki altın madeni arama alanı imiş. Salaklar asıl altın doğanın yeşili. Dürbünle baktık. Barakalar vardı. Siyanür yazıyordu üzerlerinde. Hadi yürüyoruz, dedim Korsan’a.

- Şehre gitmek için ana yola çıkmamız gerekiyordu. İki saat kadar daha yürüdük. Hep fabrika, fabrika, fabrika… Hep duman, duman, duman…

Sonra bir dereyi geçmemiz gerekiyordu. Geçemedik.

- Neden Korsan? Alt tarafı dere. Çıkar ayakkabını ve çorabını. Gir suya, yürü geç.

- Demesi kolay Müdür bey. O derenin yanında bile durmak zehirlenme nedeni.

- Ne yaptınız?

- Yürüdük… Yürüdük… Bir kasabaya geldik. Terkedilmek üzere olan bir kasaba. Gitmek üzere olanlara sordu Kilitçi.

- Taş ocaklarından, fabrikaların atıklarından, termik santrallerin zehirli dumanlarından, siyanürle altın aramadan sonra topraklar çoraklaşmış. Balıklar ölüyormuş. Köyler terkediliyormuş. Musluklarından zehir akıyormuş.

- Şehre gitseydiniz Korsan.

- Bizi anayola benzinciye kadar bıraktılar. Hesapta benzimiz bitmişti. Orası hem otel hem lokanta. Benim Karanlık da görevini yapmıştı.

- Kim lan o?

- Sormayın Müdür bey. Zulaya iki plaka koymuştu.

- Ne plakası?

- Bunu yanıtlarım Müfettiş bey. Para koymuştu. (Bir de araba plakasıyla yeni giysiler olduğunu söyler miyim?. “Kilitçi plakaları değiştirdi. Yola çıktık. Çıkardıklarımızı yolda salladık. Bildirecekleri polisler yanlış araba aramış olacaktı.” der miyim?)

- Parasız gidilmez. Sonra?

- Sonra Yonca şehre geldik. Ne yoncası kalmıştı ne de otu.

İnsanlar kanser, verem oluyormuş. Böbreklerini, organlarını kaybediyormuş. Kasaba gibi hayalet şehre dönmek üzereydi. Kuşlar balıklar ölüyordu…

Sonra sinirimden Kilitçi’ye patladım. Bağırdım avaz avaz: “İnsan bir sorar, öğrenir. Ne getirdin lan buralara beni.”. Ancak sakinleştim. Yoksa dövecektim pata küte.

- Korsan haklıydı Müfettiş bey. Dövse bir şey diyemezdim. Karanlık’a telefon açtım. “Abi sormadın ki. Her yer böyle.” dedi. Düşündük, taşındık. Karar verdik. Doğa insanlar için açık mezbelelik bataklığa, açık hapishaneye dönüştürülmüş. Yaşarsa bir kuşak sonrası yeşil rengin ne olduğunu bilmez. Ve döndük.

- Müdür bey hiç olmazsa bu hapishanenin tarlasında yiyeceklerimizi kendimiz yetiştiriyoruz. Suyumuz temiz. Havamız temiz. Televizyon 24 saat açık. “Şu saatte yat.” diyen yok. Ekmek elden su gölden. Daha ne isteyelim Müdür bey? Meğer belamızı istemişiz kaçmakla. Bok yemişiz. Dünya yaşanılır olmaktan çıkarılmış. Kilitçi şöyle mi demiştin….

DOĞA ANA İNSANLAR OLMADAN DA YAŞAR

İNSAN DOĞA ANA OLMADAN YAŞAYAMAZ

* * *

Murat Tepebaşılı

*

RESİMLER:

Taşocağı Resmi

https://www.pixcove.com/quarry-stone-quarry-stone-pit-pit-mine-chalk-lime-limestone-white-emerald-stone-quarry-pit/

Altın Madeni Arama Alanı

https://www.mining.com/wp-content/uploads/2016/06/Here-are-the-worlds-top-10-gold-producing-mines-pueblo-viejo-mine.jpg

Hayalet Kasaba

https://www.amusingplanet.com/2016/11/the-toxic-ghost-town-of-picher.html

Kirli Dere

https://listovative.com/top-15-most-polluted-rivers-in-the-world/

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Murat Tepebaşılı - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Hürriyeti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Hürriyeti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


İZMİR MARKALARI

Şehir Markaları arasındaki yerinizi alın, fırsatı kaçırmayın

+90 (232) 246 82 46
Reklam bilgi

Anket 2019’un en başarılı belediye başkanı sizce hangisiydi?