Kusursuz cinayet 2. bölüm

CEM AYDEMİR’DEN

BİR YAZI DİZİSİ DAHA

KUSURSUZ CİNAYET 2. BÖLÜM

Selim ‘' Aklıma güzel bir uyarlama geldi. İstersen bundan sonrasını ben anlatayım''  diye bir öneride bulundu.

Kahvemin tadını iyice çıkartmak için yavaş yavaş içerken  '‘Tabi ki aziz dostum dedim. Bundan sonra hikaye senin. Merak ediyorum bu kusursuz cinayet nasıl gelişecek?’'

Selim anlatmaya başladı.

‘'Müşerref  işine devam ederken, Pazarköy’e bir kaymakam yardımcısı atanır. Esas görev yeri Yenice İlçesi olmasına rağmen geçici bir görevle buraya gelmiştir. Yavuz bey,  uzun boylu, yakışıklı, her zaman çok şık giyinenen hoş sohbet bir kişiydi. Bu küçük yerleşim yerinde Müşerref  ile karşılaştı ve onu görür görmez çok etkilendi.  Müşerref, Yavuz Bey’in ilgisini fark etmesine rağmen ona karşı çok çekingen duruyordu.  Görev yaptığı sağlık ocağında çalışanları ise durumu fark etmişler, sürekli olarak Yavuz Beyi övüp onunla kuracağı bir yaşamda çok mutlu olacağını söylüyor ve bir fırsat vermesi gerektiği konusunda ikna etmeye çalışıyorlardı.  Sonunda kararını verdi ve Yavuz Bey’le görüşmeyi kabul etti. Kısa bir süre sonra da mütevazi bir törenle evlendiler. Mecburi hizmetinin bitmesine yakın Müşerref,  Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde kadın hastalıkları ve doğum bölümünün ihtisasını kazandı. Artık buradan ayrılma vaktiydi. Eş durumu dikkate alınarak Yavuz’da görev yerini   İzmir’e aldırdı.'’

BİRAZ ARA VERELİM

Selim '‘Biraz ara verelim'’ diye öneride bulundu. ‘‘ Konuyu toparlamak için bu aralar şart. Dışarıya bakmaya ne dersin?’'

Rüzgar durmuştu.  

Esen rüzgar sisi dağıtmış, sessiz  ve bol yıldızlı bir gece oluşturmuştu.   

‘'Buraya küçük bir teleskop alsan gayet  iyi  gözlem yaparsın'’ dedim.

Selim gökteki yıldızlara bakarak, '‘Düşündüm ama zor iş. O konuda eğitimli olmak gerek, yoksa sadece  dolunay zamanı Ay’dan başka hiç bir şeyden anlamazsın.'’

Havanın soğukluğunu hissediyor aynı zaman da bu kusursuz cinayeti nasıl olacağını merak ediyordum.

'‘Bir kahveni daha içerim'’ dedim.

‘'İlk önce şömineyi biraz eşeleyelim sonra kahveni hazırlarım’' diye yanıtladı. Şöminedeki ateş canlanınca kahvem  tam kıvamında ısındı. Selim bardağıma dökerken yarattığı hikayeye devam etti.

Müşerref’in para hırsı

‘'Dr. Müşerref  Hanım mesleğe ilk başladığı zamanlardan beri  vazgeçemediği  para kazanma düşüncesi  ve  bu kavramla bütünleşmiş yaşam şekli,  yaşı ilerlediği zamanlarda da hiç değişmemişti.  Eşi ise tam aksi mütevazi sakin, hırslı olmayan,  sessiz  birisiydi. Uyuşmayan yaşam düşünceleri onları daima mutsuz edip, monoton bir yaşantıyı paylaşmak zorunda bırakmıştı.

Yavuz Bey emekli olunca,  tüm zamanını  kitap ve gazete okuyup, televizyon seyrederek geçirmeye başlar. Sağlığı da pek yerinde değildir. Uzun süreden beri devam eden şeker hastalığı son günlerde artmış ve insülin kullanmasını zorunlu haline getirmişti.

Sabahları evde genellikle kahvaltı yapılmazdı. Müşerref erkenden işine gider, Yavuz ise sabah erken saatlerde kalkar, kahvaltısında  sadece şekersiz bir kahve içerdi. O sabah ta öyle yaptı. Gazetesine göz atarken kahvesinden bir yudum aldı. ‘’Kahvenin tadı bu sabah iyi değil’’ diye düşündü. Kahveyi bırakıp Salona doğru yavaş adımlarla yürüdü. Her sabah yaptığının aksine bu sefer televizyonu açmadan, koltuğuna oturdu. Yoğun olarak düşünme ihtiyacı hissediyordu. Evlerindeki durgun ve de gergin yaşantıdan artık iyicene sıkılmıştı. ‘’Müşerref ne kadar güzel bir kızdı’’ diye düşündü bir an. ‘’ Sarı saçları mavi boncuk gibi olan gözleri, beyaz teni.. Şimdi öyle mi? Sadece para kazanma hırsı olan ve kazandığı parayı biriktirmekten başka ideali olmayan donuk bakışlı soluk görünümlü birisi oldu’’dedi kendi kendine.

Yavuz’un düşünceleri iyi değildi

Büfenin üzerindeki  renksiz ve soluk bir fotoğrafı gördü. Yıllar önce evlendikleri gün çekilen nadir fotoğraflardan birisiydi. Gözü o fotoğrafa takıldı. Hey gidi yıllar dedi.. Zaman ne kadar çabuk  geçti. O zamanlarda mutlu olduğumu düşünüyordum.  Sonra .. Asla… Bu kadın beni hep üzdü, kırdı. Şimdi düşünüyorum da  evlenmeseydim daha rahat bir yaşantım olacaktı.  Artık birlikteliğimiz bir komediye dönüştü. Yaşam geçerken, hiç bir şey yaptığımız yok.  Ne gezme ne de bir yere gitmek. Ağzından çıkan az miktarda kelimeyi de sadece beni eleştirmek için kullanıyor.  Bunlardan çok sıkıldım. Bakışlarını sabit bir noktaya diktikten sonra farkında olmadan düşüncelerini ağzından çıkan kelimelere dönüştürdü. ‘Senden nefret ediyorum ... Senden nefret ediyorum…Ne halin varsa gör…Canın ne  isterse yap.. Yeter artık… Böyle hayat mı olur?  Bir yaşam geçti sana yaranamadım. Sinirlenmişti, nefesi sıklaştı. Yaşantımda artık onun olmasını istemiyorum. Ondan kurtulmalıyım. Kendime ait evim, emekli maaşım var. Ne Yapacağım onu.  Ayrılmak için bu evi de istiyor. Bu apartman dairesi benim tek evim,  bunu da ona verirsem ben nerede kalacağım? Düşündükçe nefesi gittikçe hızlanıyordu. Sinirden elleri titremeye başladı. Ondan sonsuza dek kurtulmalıyım diye düşündü.  Mutlaka yapmalıyım. Nasıl olacak? Mutlaka  hiç kimsenin şüphelenmeyeceği  kadar kusursuz ve eksiksiz olmalı. Bunu uygulamalıyım.  Ama nasıl?  Aklı karışıktı.. ‘’Karar verdim mi ?’’ diye sordu kendi kendine. ‘’Evet" dedi. ‘’Kesin karar verdim. Mutlaka kurtulacağım.’’ O anda aklına değişik planlar geliyordu. Keyiflendi. Tekrar mutfağa gitti. Yeni bir kahve yaptı.  Mutfakta ayak üstü kahvesini içerken gözü evin balkonuna takıldı. Balkondan aşağı itsem?  Gören olabilir. Bağırabilir, hatta direnç bile gösterebilir. Başka bir sonuç yolu bulmalıyım. Ne olabilir? Yemeğine veya içeceğine zehir karıştırmak nasıl olur? Polisiye romanlardaki gibi arsenik türü bir zehir.  Ama  bunu nereden bulacağım. Hadi buldum diyelim, satıcı benim aldığımı görecek. Bu da olmaz. Daha etkili bir çözüm bulmalıyım. Kimsenin anlamayacağı bir zehir olmalı. Yavaş yavaş etkisini gösteren türden. Buna benzer bir yazı okumuştu sanki. Düşündü. Bu konu da araştırma yapmaya karar verdi.

Heyecanım  artmıştı. ‘‘Çok güzel anlatıyorsun’’dedim. ‘’Bakalım sonu nasıl olacak?’’ diye düşünürken,

Selim aynı ses tonuyla anlatmaya devam etti.

Müşerref’te yaşantısından memnun değildi

Müşerref’te o sabah muayenesinde evliliğini ile hesaplaşıyordu. Onun da eşiyle ilgili  düşünceleri oldukça katıydı. Ne kadar bencil bir adam, bütün gün evde oturuyor. Kaç yıllık evliyiz. Bana hiçbir zaman bir hediye dahi almadı. Ömür boyu bir kuruş para biriktirmedi. Tüm kazandığı parayı kıyafetlerine, kokularına harcadı durdu. Ne yapacağım bu adamı? Başıma kaldı. İşi gücü oturmak ve gazete okumak. Durmadan aynı sözleri duyuyorum ondan. Cimri kadın.. Cimri kadın.. bıktım bunları duymaktan. Aslında başta hiç istekli değildim. Keşke hiç evlenmeseydim. Herkes çok iyi adam diyordu. Neresi iyi?  Bir işe yaramayan asalağın teki aslında. Bu adamdan çok sıkıldım. Ondan mutlaka kurtulmalıyım. Evde oturup duruyor. Yarın öbür gün hastalansa felç veya kalp hastalığı olsa ömür boyu ilgilenmem gerekecek. Ben bakmasam bile bir bakıcı belkide bir hemşire tutmak gerek. Kim uğraşacak bu işlerle. Emekli olmuş olsan da, bir iş bul çalış diye her zaman söyledim. İki kuruş bir yerde para biriktir. Yarın, öbür gün lazım olur.  Zor durumda kalınca gerekir. Yeter artık… Ondan sessiz bir şekilde kurtulmalıyım. Kimse anlamadan ve  iz bırakmadan. Ben hastalansam bu adam bana bakar mı? Hayır.. Tam aksi benim yıllarca biriktirdiğim paraları da bir güzel yer. Bunu düşünmek hoşuna gitmiş olmalı ki yüksek sayılacak bir ses tonuyla kendi kendine güldü. Sesi biraz fazla çıkmış olmalı ki bir anda kendisini topladı. Etrafına tekrar baktı. Yardımcısı duymamıştı. Kocasından yaşam boyu kurtulma konusunda çok kararlı gözüküyordu. Şakağındaki damarı adeta dışarıdan belli olacak bir şeklide hızlı hızlı atıyor, kafasındaki düşünceler birbirine karışıyordu. Nefret hissini düşüncesinin en derinliklerinde  bile hissediyordu.  Bundan dönüşüm yok. ‘’ Zavallı budala’’ dedi kendi kendisine ‘’Bu adamda ne buldun?’’ Ama nereden bilecektim ki böyle uyuşuk birisi olacağını? Düşünürken aynı zamanda oda içerisinde daireler çizerek yürümeye devam ediyordu. Sinirlendiği zamanlarda sakinleşmek için hep böyle yapardı. Kalp atışları yavaşlamaya başlarken ‘’Artık eve gitme zamanı, Bakalım bu gece nasıl geçecek?’’ diye düşündü.

Selim biraz daha ara vermek ihtiyacını hissetmiş olacak ki ‘' Ben de bir kahve içsem mi acaba?’' diye sordu.

'‘Bu sefer kahveler benden'' diyerek hemen ayağa kalktım. Bakır cezveyi ağzına kadar su ile doldurup, bol miktarda kahveyi de içine ilave ettikten sonra Selim’in yaptığı gibi, şöminenin geçmeye başlayan ateşinde beklettikten sonra bardaklarımıza döktüm. Sabaha az bir vakit kalmıştı. Bu saatten sonra uyumayı artık düşünmüyorduk. Ondan bende bir kahve daha  içeyim diye düşündüm.

Selim kahveyi içmeden önce  hikayesine devam  etti.

‘'Müşerref  evine  geldiğinde Yavuz Bey salonda tek başına , televizyon seyrediyordu. Son zamanlarda birbirleriyle konuşmayı kestikleri için selamlaşma ihtiyacını bile hissetmediler. Müşerref her zaman yaptığı gibi kendi odasına çekilerek ertesi gün giyeceği elbiseleri ütüleyip onları dolabına yerleştirdi. Bu arada pastaneden aldığı iki ufak parça böreği  yiyerek akşam yemeği problemini çözü. Kocasıyla uzun bir süreden beri ortak yatağı paylaşmadıkları gibi aynı odayı da kullanmıyorlardı. O gece işlerini bitirince her gece olduğu gibi erkenden uykuya daldı.

Gecenin ilerlemiş saatlerinde  kapının önünde duyduğu bir tıkırtı ile uyandı. ‘’Kim o ?’’ diye seslendi. Yavuz’un zayıf sesi duyuldu. 

‘’Uyuyor musun?’’

 ‘’Neden sordun?  Ne var?’’

Yavuz yine aynı kısık ses tonuyla yanıt verdi.

‘’Başımda çok fazla ağrı var. Birkaç tane  ilaç içtim iyi gelmedi. Bu ağrıyı yıllar öncesinden bilirim. Bunu kesecek tek şey iğne. Ağrı kesici bir iğne yapar mısın?’’

Müşerref  sert bir ses tonuyla yanıtladı. ‘’Ben hemşire miyim? Nere de yaptıracaksan yaptır.’’ Sesi karanlığın içerisinde bir çığlık kadar keskin çıkmıştı.

‘’ Lütfen’’ dedi.

‘’ Çok acı çekiyorum. Gündüz olsaydı söylemezdim ama bu saatte iğne yaptırmak için kimi bulacağım?’’

Düşüncelerini uygulama zamanı gelmişti  Müşerref  sinirli bir şekilde yataktan kalkarken ‘’Tamam’’ dedi, anlaşıldı. ‘’Gecenin bir vakti iğnecilik yapacağız. Beyefendinin başı ağrıyormuş. Ağrır, ağrır geçer. İğne de geçirmezse ne yapacaksın?  Vur başını duvarlara o zaman.’’

Söylene söylene evdeki ilaçların bulunduğu mutfak dolabına  doğru yürüdü. Enjektörü ambalajından çıkarttı. Ağrı kesici ampulün ucunu kırdı. Tam enjektöre çekmek üzereyken aklına müthiş bir fikir geldi. Bu ağrı kesici yerine insülin yapayım diye düşündü. İnsülin kan şekerini hızla düşüreceğinden kısa bir süre sonra şeker azlığından ölüm oluşur. Kim anlardı bunu?  Hiç kimse…  Anlaşılması neredeyse imkansızdı. Bu düşünce adeta kanının donmasına neden oldu. Böyle bir fırsat eline bir daha geçmeyeceğini biliyordu. Bir an da kararını verdi. Ağrı kesiciyi bir kenara bırakıp, enjektörün içini insülinle doldurdu. Sinirleri oldukça gerilmiş olmasına rağmen kendisinden emindi. Vaz geçmeyi düşünmedi. Yüzüne mümkün olduğu kadar yumuşak bir ifade takınarak salonda uzanmakta olan Yavuz'un yanına giderek iğnenin tamamını  enjekte etti.  Çok geçmedi üç, dört dakika sonra kan şekerinin düşmesiyle, Yavuz terlemeye başlar. Ter damlacıklar şeklinde alnından yere düşerken yerinden kalkmaya çalıştı. Kalkamadı. Koltuğun üzerine yığılır gibi düştü. Kolunu dahi kaldıramıyordu. Müşerref  ona aldırmadı. Kullandığı iğne ve enjektörleri bir torbaya doldurdu. Yavaşca giyindi. Evden çıkmak üzereyken Yavuz'a baktı. Hiç kıpırdamadan yatıyordu. Beklediği sonuç  gerçekleşmişti. ‘’Evde artık duramam, hastaneye gideyim’’  diye düşünüp, hızla evden çıktı. Enjektörlerin bulunduğu torbayı çöpe attıktan sonra gecenin içerisinde kayboldu.

Soğumuş olan kahvesinden bir yudum alan Selim, artık hikayenin sonuna gelmişti.

‘'Ertesi gün sabahleyin erken saatte eve gelen Müşerref, Yavuz’un koltuğun üzerinde hiç kıpırdamadan yattığını görünce, tüm komşuların duyması için keskin bir çığlık attı. Arkasından şiddetli bir ağlama sesi ile ölümü tüm komşularına duyurdu. Koşup gelenler, bir şey yapmaya çalışanlar, karmaşık bir kalabalık oluşturdular. Suni hıçkırıklar içerinde olan Müşerref ‘’Her zaman kalp doktoruna götüreyim diye dilimde tüy bitti. Hiç gitmek istemedi. Dün ben bir doğum için hastaneye gitmiştim. Her halde bir kalp krizi geçirdi’’ Ah keşke evde olsaydım. Ama nereden bilecem ki ? Hazırladığı bu senaryoyu gelenlere anlattıktan sonra, ağlama krizlerini  tekrarladı. Tüm tanıdıkları ona çok acımışlardı.

‘’ Yazık bunca yıllık hayat arkadaşını kaybetti. Şimdi ne yapacak?’’  diye endişelerini dile getirip ona acıyan gözlerle bakıyorlardı. Yavuz Beyi, Müşerref’in öldürdüğü ise hiç kimsenin aklına bile gelmiyordu.

Selim derin bir nefes aldı ‘Hikaye bu kadar dostum. Ne dersin?  Kusursuz cinayet  bazen mümkün değil mi?’

‘Bravo dostum, müthiş bir hikaye oldu. Fikrimi değiştirmek zorundayım. Bundan sonraki görüşüm, bazı cinayetler kusursuz olabilir.’

Hikayeye kendimizi o kadar kaptırmış olmalıyız ki, sabahın olduğunu bile fark etmemiştik. Günün ilk ışıkları Selim’in mütevazi evinin içini doldururken ‘‘Gitme vakti’’ dedim.

Selim ‘‘Neden acele ediyorsun ki? En azından bir kahvaltı etseydik.’’

‘’Ben de daha uzun bir süre kalmak isterdim. Ama  bu gün apartmanda asansör tamiratı dolayısıyla ustalar gelecek. Biliyorsun apartman yöneticiliğine de bakıyorum. O nedenle gitmeliyim’’ dedim.

Israr edecek bir durum kalmamıştı. Birlikte dışarıya çıktık. Enfes bir hava vardı. Günün erken saatlerinde doğanın şahane  görüntüsünü izlerken dışarının temiz havasını da bol bol içime çektim. Biblo ile Jumbo’da hafif bir ses çıkartarak bana güle güle dediler. Onlara elimle selam vererek arabama doğru yürüdüm.

Arabaya bindikten sonra Selim arkamdan alaylı bir sesle seslendi

‘‘Bu sefer kitap almayacak mısın?’’

‘’Sen on, on beş kitap ayır ben onları almaya gelirim’’ diye yanıtlayıp, hızlı bir kalkışla arabamı patika yoluna  doğru yönlendirdim.  Bir iki kitabını istediğim de yüzü asılan Selim, on on beş kitabını aldığımda ne yapar acaba? Her halde içi cız eder  diye düşünürken, yüzümde hafif bir tebessüm oluşmuştu.

Puzzle’lar birleşince…

Çamurlu patika yolda ilerlerken, güzel bir geceydi diye düşündüm. Selim uzun ve keyifli bir konuşmasıyla gecenin yıldızıydı. Ara yoldan otobana çıkmak üzereyken Selim’in eşi aklıma geldi. Kendi halinde sessiz bir kişiydi. Fakat anlaşamadıklarını biliyordum. Selim bir gün ‘Bu kadını artık çekemiyorum’ diyerek bana sitem etmişti. Onun karısı Elif’te şeker hastasıydı ve uzun süreden beri insülin tedavisi görüyordu.

O anda aklıma gelen düşüncemden birden ürperdim. Selim yoksa ? Kendi hikayesini mi anlattı?

Arabamı yolun kenarına çektim. Ellerim titriyordu. Nefesimin daraldığını hissettim. Arabadan  dışarı çıktım. Temiz havaya ihtiyacım vardı.  

Hızla düşünmeye ve olayları birleştirmeye başladım. Düşündükçe kesinlikle kendi hikayesini anlattığına emin olmaya başladım. Bu olayı gerçekleştirdikten sonra doktorluğu bıraktı. Dolayısıyla ona bu bilgiyi sağlayan mesleğinden uzaklaştı. Daha sonra kendisini yargıladı. Davanın hem hakimi  hem de savunma avukatı oldu. Kendisine hak verdiği konular mutlaka vardı. Ama bunların neler olduğunu ve neden bu kararı verdiğini bilmiyorum. Adil bir kişiydi. Kendisini yargılayıp ömür boyu hapse mahkum etti. Gözden uzak yaptırdığı bu kulübesi onun   hapishanesiydi. Evet bence kendisini bu eve hapsetmişti. Tıpkı hapishanede ki gibi belirli saatlerde dışarı çıkıyor, diğer zamanlarını tamamen evinde yani hapishanesinde geçiriyordu. Tüm ihtiyaçları yakın köyle bulunan bir kişi tarafından hafta da bir gün getiriliyor, onun haricinde en yakınındaki köye dahi gitmiyordu. Puzzlelar birleşince korkunç bir gerçekle karşılaştım. ‘’Aman Allah’ım’’ dedim. Her şey ortada nasıl oldu da bunu hemen düşünemedim?

Hemen arabama dönüp, hızlı bir şekilde geldiğim yöne yani Selim’in evine doğru yöneldim. Mümkün olduğu kadar hızlı gitmeye çalışırken umarım düşündüğüm gibi değildir diye  düşünüyordum. Panik halindeydim. Yol çamurlu olduğundan tekerlekler bazı yerlerde patinaj yapmaya başladı. Hızımı kesmedim. Arabanın yalpalamasına aldırmadan eve yaklaşırken  köpeklerinin ulur gibi havlamaları bir felaketin habercisi gibiydi. Arabadan inince koşar adımlarla eve yaklaştım. Kapı açıktı. Heyecanla içeriye girdim. Maalesef korktuğum başıma gelmişti. Selim masanın üzerine eğilmişti. Elinde tabancası ve başından önündeki masayı doldurduktan sonra  akan kanları yerde ufak bir göl oluşturmuştu. ‘’Yetişemedim’’ dedim...Yetişemedim. Belki daha erken fark etseydim onu bu fikrinden vazgeçirebilirdim.

Masanın yanında  kısa bir mektup vardı.

Aziz Dostum,  Beni ilk bulanın sen olacağını biliyorum. Onun için bu kısa yazıtı sana yazmak istedim. Şunu bilmeni isterim ki  ben yaptıklarım için üzülmedim. Sonuçta her şey istediğim gibi oldu. Bu yaşamdan ayrılırken  içim rahat. Senin de için rahat olsun.  Bu arada yaklaşık 2400 adet olan kitaplarımı da benden bir anı olacağını düşünerek sana  bırakıyorum. Lütfen gitmeden o kitapları al. Birde Jumbo ve Biblo’yu çok iyi bir hayvan barınağına bırakacağına ve ara sıra uğrayıp onlara bakacağına eminim.  Evim ise böylece kalsın. Ava çıkanların veya gezginlerin kış günlerinde bir barınağı olur. Hoşça kal dostum. Benim için üzülme…

Selim’in veda mektubunu birkaç defa okudum. Gözümden akan yaşları engeleyemezken,  ‘‘Hoşçakal dostum’’ dedim.  ‘‘Hoşçakal..’’

-SON-

CEM AYDEMİR

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Cem Aydemir - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Hürriyeti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Hürriyeti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Hürriyeti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Hürriyeti değil haberi geçen ajanstır.



İZMİR MARKALARI

Şehir Markaları arasındaki yerinizi alın, fırsatı kaçırmayın

+90 (232) 246 82 46
Reklam bilgi

Anket 2019’un en başarılı belediye başkanı sizce hangisiydi?