PAZAR HİKAYESİ: Beyaz elbiseli kız

Yeni yazacağım romanım için sessiz ve kalabalık olmayan bir yer arıyordum. Trafik gürültüsünün olmadığı, özellikle doğal halini korumuş, beton yığınına dönüşmemiş bir yer. Tabi can sıkıcı kalabalıktan ve gürültülerden de uzak olmalıydı.

 Bakir, temiz havalı, az insanın yaşadığı bir yer arayışımdayken aklıma pek bilinmeyen yerleşim olan ‘Paşalimanı Adası’ geldi. Özellikle kış aylarında çok sakin olan bu adanın yakında keşfedileceğine ve yoğun bir insan  akıma uğrayacağına eminim. Ama bu günlerde boş halini yakalamak mümkün. Orada  iki gün kadar kalarak yeni romanımı yazmaya başlayayım diye düşündüm. Bu fikir o kadar hızlı oluştu ki adeta hiç kimseye haber vermeden kendimi yollarda buldum. Yol rahat. Balıkesir’i çevre yolundan geçtikten sonra tost ve ayranıyla meşhur Susurluk'ta ilk molamı verdim. Buradaki tostlar gerçekten çok güzel. Uykumu getirme olasılığını düşünerek ayran yerine çay tercihi yaptım.  Son feribot 18.30'da Erdek’ten. Rahatlıkla yetişirim, hızlı gitmeye gerek yok. Nerede kalacağım? Program yapmadım ama mutlaka otel veya pansiyon gibi bir yer vardır. Yol boyunca aklımda şu soru var ‘‘Ayırdığım iki gün bir kitap yazmak için yetersiz olabilir mi?‘’  Bence yetersiz. İki günde ne yapılabilir ki ? Sorunun yanıtını yine kendim veriyorum. ‘’Beğenirsem yine gelirim.’’ Aklıma bazı romanlarını iki günde yazan ünlü İngiliz polisiye roman yazarı Edgar Wallace gelince doğal olarak hafifçe tebessüm ediyorum.  

Bandırma’ya ulaştığımda  şehrin ışıkları yanmaya başlamış, kış gününe özgü nem kokusuyla karışık kömür kokusu hakim. Şehrin içinde hiç vakit kaybetmeden istikametimi Erdek’e yöneltiyorum. Arabalı vapurun kalkmasından on beş dakika önce feribot  sırasındayım. Sıraya girdim dememe bakmayın. Benim otomobilim üçüncü sırada. Soğuk kış günü pek rağbet yok anlaşılan. Feribot içine girdikten sonra, "çay zamanı"  diye düşünüyorum. Kafeterya üst katta. Yukarı çıktığım zaman içeride sadece birkaç kişinin oturduğunu görünce sanırım tüm yolcular bu kadar diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Çay taze, arka arka birkaç tane içmek keyifli. Fakat  çayları sıcak ve hızlı içmemin sonucunda boğazımdan mideme doğru yayılan yanma ile karışık sıcaklık hissini azaltmak için hemen feribotun dış kısmına yöneliyorum. Serin hava iyi geldi. Derin bir nefes çekip dışarısını izlemek güzel.  Erdek çok uzakta kalmış. Işıkları sanki tek bir nokta halinde. Rüzgarın esintisi feribotumuzun motorundan çıkan gürültüye karışıp ıslık şeklinde bir sese neden oluyor. Beş altı dakika kadar havalanmak yeter. Artık içeri girip cep telefonumdan internette biraz araştırma yapayım diye düşünüyorum.  Aslında Paşalimanı Adası'nı merak ediyorum.

İnternette ada ile ilgili pek çok bilgi var. Paşalimanı Adası; Marmara Denizi'nin doğusunda yer alıyor.  Balıkesir'in Erdek ilçesine bağlı. Marmara Denizi'nde  Marmara Adası'ndan sonra en büyük ikinci kara parçası.  Adanın  kuzeyinde Poyrazlı, güneyinde Balıklı, doğusunda Tuzla, batısında da Harmanlı ve merkez köy olan Paşalimanı Köyleri  yer alıyor.  Kıbrıs seferinden dönerken sert havaya yakalanıp donanmasını buraya demirleyen  II.Murat devrinin ünlü sadrazamı Lala Mustafa Paşa'nın bu ziyaretinden sonra adanın Aloni olan ismi Paşalimanı olarak değiştirilmiş.  Ada yeryüzü şekli ile doğal bir liman görünümünde olduğundan özellikle fırtınalı havalarda çok sayıda tekne buraya sığınıyor.

Paşalimanı Adası'nın kendine has olan sakin ve huzurlu ortamı nedeniyle, Osmanlı zamanında ruh ve sinir hastaları tedavi edilmeleri için buraya getirilmişler.

Ada tertemiz hava ve denize sahip ancak buna rağmen turizm neredeyse hiç yok. Kışları oldukça az olan nüfus yaz aylarında adalılar ve adalıların getirdiği eş dost ile binlerce kişiye ulaşır. Çok az sayıda da turist gelir. Yerli halkın başlıca  geçim kaynakları balıkçılık ve tarımdır. Ada civarında özellikle Kablo Koyu diye tanımlanan bölgenin balık ve midye gibi deniz ürünleri açısından oldukça zengin olduğu biliniyor.  Ayrıca zeytin, erik, kabak, kiraz ve şaraplık üzümler ada halkının yetiştirdiği başlıca ürünlerden. Ada'nın incir ve kavunun da dillere destan olduğunu yazıyor.

Bilgiler yeterli ama otel konusunda hiçbir bilgi yok. Mutlaka bulurum diye düşünüyorum.

Adaya ulaştık, gemimiz  birkaç sarı ışıklı lambanın aydınlattığı iskeleye yanaşıyor. Bu karanlıkta bu kadar az ışıkta ufak bir iskeleye yanaşmak doğrusu oldukça ustalık ister. Benden başka inen olmuyor. Feribotumuz diğer adalar da devam edeceğinden bizim adaya rağbet bu kadar sanırım. Binende yok. Sadece ben  arabamla  gemiden çıkıyorum. İskelede geminin halatlarını çözmeye çalışan iki kişiden başka hiç kimse yok. Etrafta garip bir sessizlik hakim. Gemicilerin işlerini bitirmelerini bekliyorum. İşleri bitip gemi kıyıdan uzaklaşmaya başlayınca arabayı yanlarına yaklaştırıp

‘’Merhaba, ben ilk defa geliyorum. Burada kalacak bir otel var mı?’’ diye sordum.

 Bana yakın olanı  ‘’Bu ada da otel, motel bulunmaz." diye kısa bir yanıt verdi. 

 ‘’Peki bundan sonra iskeleye yanaşacak başka feribot var mı ?’’

Aynı ses tonuyla kısa bir yanıt verdi. ‘’Yarın sabah saat 10’da’’

Ne yapacağımı şaşırdım. Büyük bir şok içerisindeyim. Otel yok..Kalacak yer yok.. Hava soğuk.. Tek yapılacak arabanın içerisinde sabahı beklemek diye düşünüyorum. 

‘’Burada durmayayım. Bu adamlar buraya gelmemi çok yadırgadılar ‘’ diye düşünürken arabamı adanın içerisine doğru sürüyorum. Bir iki ev sonra iskelenin bulunduğu yerleşim bitiyor.  Önümde uzanan ıssız, karanlık ve toprak bir yol var.

Toprak yol bakımsız. Nereye gittiğimi dahi bilmeden bu yoldan adanın içerisine doğru ilerliyorum. ‘’ Tozu dumana kattım’’ diyorum ama bu espiriye de gülecek durumda da değilim. 

 Toz bulutunun içerisinden bir ışık mı gördüm ? Gözüm mü yanıldı? Zaten yavaş giden arabanın hızını düşürüp aynadan arkaya bakıyorum. Evet titrek bir ışık var. Beni mi izliyor? Yoksa kendi yolunda giden bir taşıttı mı?  Daha da yavaşlıyorum. Bir motor bu. Yanımdan hızla geçip gidiyor. Az önce iskelede gördüğüm adam olmalı. Ona benzettim. Evine gidiyor herhalde. İyicene  uzaklaşıncaya kadar yavaş tempomla yoluma devam ediyorum. Uzaktan üç dört tane sokak lambasının dar sokaklarını aydınlatmaya çalıştığı ufak bir köy karşıma çıkıyor. Köpekler geldiğimi hissetmiş olacaklar her taraftan havlamaya başladılar.  Şimdi birileri çıkıp burada ne arıyorsun diye sormasın diye arabamı biraz hızlandırıp bu köyü geçip tekrar karanlık ve ıssız yolda yoluma devam ediyorum.

Gece çok sessiz. Arabanın radyosunu kurcalıyorum. Sürekli parazitli kanallara rastlıyorum. Neyse sonunda Türkçe hafif müzik çalan bir kanala rast geldim. Radyonun sesini kısıyorum. Özellikle araba kullanırken gürültü hiç sevmem. Radyo ile uğraşırken sanırım ters bir yola girdim veya takip ettiğim yol burada bitti.  Bir belirsizlik içerisinde biraz da zorlanarak arabayı kullanmaya devam ediyorum. Bir ormanın içerisindeyim. Her taraf yüksek ağaçlarla kaplı. Arabayı durdurdum. Radyom yine parazite başladı. Radyoyu kapatıyorum. Kulaklarımın uğuldamasına yol açacak kadar derin bir sessizlik ve karanlık içerisindeyim. Sadece arabamın farlarının aydınlatabildiği bir alan dışında hiçbir şey algılayamıyorum. Arabanın kapılarını kilitleyip yaklaşık yarım saat kadar bekledim. Amaçsızca beklemekten  canım sıkıldı.  Biraz arabadan ineyim diyorum. Dışarıda hafif serin temiz bir hava var. Derin bir nefes çektikten sonra etrafa bakınıyorum. Ay ışığı az da olsa etrafı  aydınlatmaya başlamış. Gökyüzünde milyonlarca yıldız sanki bana göz kırpıyor. Bu kadar çok yıldızı bir arada görmemiştim. Gözüm karanlığa iyicene alıştıktan sonra etrafı daha dikkatli olarak izliyorum. Etrafı yüksek ağaçlarla çevrili bir gölün kıyısında olduğumu algılıyorum. Göle kadar uzanan çam ağaçlarının yarattığı tabiat harikası bir yerdeyim. Moralim yükseliyor. Arabamda her zaman bulunan cep fenerimin yardımıyla gölün kıyısına kadar gidiyorum. Derin bir sessizlik hakim. Gündüz olsa bu gölün çevresinde bir yürüyüş yapmak veya burada kamp yapmak mutlaka çok keyifli olurdu diye düşünüyorum.

Genelde çocukluğumdan beri  düzenli koşulara giderdim ya da mahallemin her yerini her gün de dolaşırdım. Evimiz şehirden uzak ufak bir kasabaydı. Havası böyle temiz. Geceleri böyle sessizdi. Çocukluk günlerimi anımsatan bu yerde kalmaya karar verdim. Gidecek bir yerimde yok aslında. 

Evimizin yakınlarında bir dere vardı. Her sabah yaklaşık iki kilometre kadar o dereye kadar koşar sonra geri dönerdim. Nedense derenin karşı tarafına hiç geçmezdim. Derenin karşı tarafında  burada olduğu gibi  sık ağaçlar ile kaplıydı. O ağaçlar beni ürpertiyor, bir yalnızlık duygusu hissetmeme yol açıyorlardı.

Eski günlerimi hatırlatan bu bölge moralimi oldukça yükseltti.  Düşüncelerimi bir kenara bırakıp otomobilime doğru yürüdüm. Biraz kraker, sade bir soda… ahh birde sigara olsaydı. Sigara kullanmıyorum ama eski günlerimi hatırlayınca eski günlerdeki sigara alışkanlığımı da gönderme yaptım galiba. Uzaktan bir kuş sesi bana arkadaşlık ediyor. Baykuş galiba ..Onunu sesini de duymayalı yıllar, on yıllar olmuştu.. Hoşuma gitti doğrusu.

Arabamın koltuğunu geriye doğru yatırdıktan sonra tüm kapıları kilitleyip, camları bir parmak kadar açık bırakıp  derin bir uykuya daldım. Yaşadığım stres ile alakalı olsa gerek. Karmakarış rüyalarla dolu bir geceydi.

Sabah güneşin ilk ışıklarıyla birlikte uyandım. Arabamdan dışarı çıkınca birkaç spor  hareketi yapmak eklemlerimin açılmasını sağladı. Gece etrafı iyi göremediğimi fark ettim. Benim göl sandığım aslında bir koymuş. Değişik türden pek çok ağaç suyun kıyısına kadar uzanıp, dallarını suyun içerisine  kadar uzatıp deniz  suyuyla el sıkışıyor gibiydiler. Uzun uzun etrafı seyrettim.

Bir anda, suyun yanındaki büyük bir ceviz ağacının yanında bir kız gördüm. Beyaz bütün bir elbise giymişti. Uzun düz siyah saçları vardı. Ondan yaklaşık olarak elli metre uzakta olduğum için yüzünü tam olarak göremiyordum. Benim tarafıma değil deniz tarafına doğru bakıyordu. Hiç kıpırdamadan dimdik duruyordu. Nereden gelmişti? Neden orada duruyordu?

İki, üç dakika kadar onu izledikten sonra merakımı gidermek, belki de yardıma ihtiyacı olduğunu düşünerek bir konuşma başlatmayı düşündüm. Burası kesin olarak onun için uygun bir yer değildi.

Ona doğru yürürken omurgamda bir ürperti hissettim.  Vücudum gerilmiş, kalbimin daha hızlı attığını fark etmeye başlamıştım.   Dürüst olmak gerekirse bana ne diye de düşünüyordum. Ondan yaklaşık iki metre uzaktayken,  seslendim. “Merhaba, burada hiç kimse yok. Sizde evinize gitseniz daha iyi olur.’’

Değil cevap vermek, bir kaşını bile hareket ettirmeyip, aynı  yöne bakmaya devam etti. Tekrar söslendim,  ”Bakın, ne düşündüğünüzü veya burada ne yaptığınızı tam olarak bilmiyorum ama bana göre burada tek başınıza durmanız  doğru değil’’.

Yine hiçbir şekilde hareket etmedi.  İşin garibi, orada olmasına rağmen, ondan herhangi bir yaşam bulgusu da  hissedemedim. Orada değildi sanki. Nefes alıp veren bir kişinin sırt hareketini bile göremedim. Adeta  bir heykel gibi hiç kıpırdamadan oturuyordu.

 Yavaş yavaş yanına yaklaştım. Belki duymuyordur,  daha yakından söyleyeyim diye düşündüm.  Onun önünde durduğum an, gözlerini gördüm.  Gözleri tamamen  şeffaftı. Çok ürkütücüydü. İçimin birden ürperdiğini hissettim. Alnındaki eğik çizgiler çok belirgindi. Dudaklarının kenarında da derin çizgiler göze çarpıyordu.

Kalbim çok hızlı atmaya başladı. Bu kız canlı olamazdı. Gözleri canlı bir insana ait olamazdı. Asla unutamayacağım şeffaf gözleriyle bana doğru baktığını hissediyordum...  Birkaç saniye boyunca dehşete düştüm ve bacaklarım dondu. Birdenbire bir ses duydum. Baykuş. Baykuşun uzun uzun ötüşü beni hislerime sanki geri döndürdü. Bacaklarımı tekrar hissetmeye başladım.  Diğer yöne doğru döndüm ve geriye bakmadan mümkün olduğu kadar hızlı  arabama doğru koşmaya başladım. Yaklaşık iki dakika kadar sonra bu bölgeden uzaklaşmıştım.

Ne gördüğümü bilmediğim gibi, sanırım oldukçada şanslıydım. Bir daha buralara asla gelmemeye karar verirken orada neyin gizlendiğini de asla öğrenemeyeceğimi tahmin ediyordum. Bundan kimseye bahsetmemeliyim diye düşünüyorum.  Sadece kendime saklamalıyım. Çünkü  gerek buradakiler ve tanıdığım diğer insanlar buna inanmayabilir veya benim uydurduğum  bir hayal ürünü olarak algılarlar.

Aynı hızla iskeleye geldim. Saat sabahın altısı. Geminin kalkmasına daha çok var ama önemli değil. Burada beklerim. Bu olayın yarattığı derin şokun  etkisini hala hissediyorum.  Ellerimdeki titreme, bembeyaz bir yüz, içeri çökmüş yanaklar yaşadığım derin şokun izlerini  yansıtıyor.

Yaşadığım olay gerçek miydi ? diye düşünüyorum.  Yoksa rüyamı gördüm?  Çok yorgundum, stresliydim, canım sıkılıyordu. Böyle zamanlarda  kabus görebilirim. Bu çok normal..

Ama ya rüya değil de gerçekse...

www.haberhurriyeti.com / Cem Aydemir

 

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Cem Aydemir - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Hürriyeti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Hürriyeti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Hürriyeti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Hürriyeti değil haberi geçen ajanstır.



İZMİR MARKALARI

Şehir Markaları arasındaki yerinizi alın, fırsatı kaçırmayın

+90 (232) 246 82 46
Reklam bilgi

Anket 2019’un en başarılı belediye başkanı sizce hangisiydi?