ADANMIŞ AYDINLIK

Hırslı günlerimizde, uyumu uyağı olmadan da şiirli, ezgili, romanlı ve anıları olan liriksem, ruhun içli devinimlerine, imgelem dalgalanışlarına, bilincin çarpıntılarına uyacak kadar çevik ve çelişken bir düzyazı mucizesini hangimiz düşlemedik? Her şeyden önce, kocaman kentlerle haşır-neşir olmaktan, sayısız bağlantılarının rastlamışından doğar bu saplantı olan ülkü.

“… Seninle çalışırken enstitüdeymişiz sanıyordum. Ben Enstitüye gelince; mızrap tutmaya, mandolin çalmasını öğretmiştin. Düğmemi, söküklerimi dikerdin. Elbisemin lekelerini silerken: ‘Dikkat et Nuri’ der, bir de öperdin… Eh hayırlısı böyledir belki de. Belgelerini yılbaşından sonra imzalayıp, ayrılırsın…/… Okulda son günümdü sınıfım üst kattaydı. Kapıdan henüz girmeden öyle bir alkış kopardılar ki, okul çınladı. İşaretimle alkışlarını kesip yerlerine oturdu öğrencilerim. Kulağımın yitişini, onları iyi duyamadığımdan emekliye ayrıldığımı…yine okula gelip kendilerini ziyaret edeceğimi…anlattım. Hepsini sevdim öptüm tek tek…”.

Huriye Saraç’ın birbiri ardına, birbirinden anlamlı ve oylumlu satırlarıyla yoğrulmuş anı-roman türündeki, yaşamını irdelediği kitaplarının üçüncüsü ve sonuncusu olan ‘Adanmış Aydınlık’ ta yer alan ve yukarıda bilgilerinize sunduğu küçük bir anekdotla alıntıladım bu sayfayı…

Artık arzu nesnesi olmayışıyla yüzleşmesini ve bunun kendisine verdiği acıyı anlatıyor, bir anlamda ve hüzünle okurken bizlere de yansıtarak ‘Saraç’… Ama yorgunluğun tam da özlettiği şey bu: Yaşamla aramızdaki ilişkinin anıların yüklediği bu liriksem ve mitolojik hazla, okur-yazar arasındaki ilişkiye benzemesi, bir anlamda da sarmalaması… Tamam, yaşamın belki hiçbirimizi ciddiye aldığı yok ama hiç değilse, şu ciddiye alındığımız vehminden kurtulabilsek! Daha doğrusu biz ciddiye almaktan vazgeçsek. Güzel ve tatlı yaşamın baştan çıkarıcılığı bir anıya dönüşse. Artık biraz kıyıya itilmişliğin avutucu hüznüne kavuşabilsek. Bitmiş olduğunu bilsek ve rahatlasak. Elimizdeki zamanla ne tatlı oynayabiliriz o zaman. İlginin ve umudun terk ettiği yaşamlar ne kadar rahatlatıcı olurdu. Anılar uzaklaşsa, tam silinmeleri mümkün değil tabii ama hiç değilse biraz silikleşseler, uzaklaşsalar ve sesler yaz denizinin ötesinden, bir buğunun içinden geliyormuş gibi hafiflese. Yaşam hem tatlı hem mesafeli olurdu o zaman. Bir hüzün duyardık, tatlı tatlı tadını çıkartırdık. Zamanla hüzün de geçerdi, kurtulurduk. Neden korkutucu gelir ki insanlara yaşlanmak? Bütün bu hırgürde vazgeçilemez olan ne? Yaşamla flört girişimlerimize neden devam edip duruyoruz? Ya gereğinden çok titiz ya da gereğinden çok beceriksiz. Asıl acı olan bu halimiz değil de ne?

Öğretmen Benisa’, yıllarını bir köyde geçirmiş. Başkaca yazılarımda da belirttiğim gibi, babasına şikâyetten yana olmayıp, acıları hep kendi dünyasında paylaşımda olan biri. Babasını (Tosun Bey’i) üzmemek adına, üvey ananın yaptığı işkencelere maruz kalmış. Düşünürken us’ uma gelen, anlatımları okurken, alacağım anekdot’ ları incelerken, hep bu varsayımlar üzerinde durdum. Benim için elbette varsayım. Çünkü o günün şartlarını tam olarak bilemiyorum. Üstelik kentlerde okumak, bu tarz düşünceleri yadsımak elbette çok kolay. Ancak o günün şartları bunlara pek ödün vermeyebilir! Ayrıca, yıllarını hep köylerde geçiren bir insan. Doğduğu köyden ayrılarak, ‘Köy Enstitüsü’ gibi, ülkeme aydınlıklar yükleyen bir yöre ve o yörenin yaşamı… Kolay değil elbette ‘Saraç’ın yaşamı. Ve ben anı-roman türü tüm kitaplarını okuduktan sonra ki onun da çektiği acılarını bir kenara koyduğu oysa belleğinde her bir zerresi yüklü olarak kalıcılığıyla, yaşamında maalesef aman aman bir aşk yaşadığını hissetmedim. Aslında salt o da değil, ülkemin çoğu insanları bu yaşantı da değil mi? Ama ben yine de onu gördüğümde nedense içim, dünyam, tüm benliğim kaçınılmaz bir huzurla doluyor…

Hiç kimse aşk için ya da aşk uğruna ölmez. Korkuyla geri çevrilen, reddedilen aşkın intikamı yalnız bir çınar ağacının gövdesindedir ama bütün bu ‘philistine’ dünya bize aşkı keten örtülerin üstünde, mumların ışığında saklıymış gibi göstermeye utanmazca, arsızca devam eder…

Tüm anılarını üç koca romanda anlatan değerli öğretmenim, babasının adlandırdığı lakapla ‘Benisa’ – ‘Huriye Saraç’, yaşamında birbirinden oylumlu anılarını yükleyerek, serisinin üçüncü kitabı ‘Adanmış Aydınlık’ta, sözü benden alıp, bir röportajından alıntıyla bu sayfaya şunları söylüyor;

“… Otuz beş yaşlarındaydım, oğlumla babamın evine gitmiştim. Babam üvey ananın yaptıklarını öğrenmiş, ondan ayrılalı çok olmuştu. Bir gün, ‘bütün bu yaşadıklarımı, yaşadıklarımızı, çektiklerimizi anlatacağım. Hiçbir anını unutamadım, unutamıyorum da…’ deyince: ‘yaz, ancak ben öldükten on beş yıl sonra yaz’ dedi, babam. Ona, ‘neden on beş yıl sonra?’ diye sorduğumda, ‘artık beni tanıyan kimse kalmamış olsun. Yaşananlardan büyük bir acı ve keder duyuyorum. Bana söz ver!’ dedi. ‘Söz’ verdim. 1985 yılında, ölüm döşeğindeyken, yaşlılığın ve hastalığın verdiği acının ağırlığı altında ağlıyordu. Ölmeden önce ellerimi tutarak, ‘bana verdiğin sözü tuttun, yazabilirsin, yolun açık olsun!’ deyişini unutamam. 1985 yılında Kadir Gecesinde kollarımda öldü babam. İki binli yıllarda kâğıtlara dökmeye başladım. Yaşamımın anlamı oldu yazmak. Bütün bu çekilenleri herkes bilsin istiyordum. En yakınlarım, oğlum bile çok azını biliyordu, çoğunu da eksik ya da yanlış duymuştu. O günlerde yurtdışından yeni dönüş yapmıştım. Eski dostlarımın nerelerde olduklarını bilmiyordum, çoğunu yitirmiştim. Çifteler Köy Enstitüsü Mezunları Günü’ne katıldığım bir gün, birkaçını görebildim…”.

Daha önce ki yazılarımda da belirtiğim gibi anı-romanlardan etkilenir, bir an önce okumaya, orada yazılı olanları dağarcığıma yerleştirmeye çalışırım. Bu kitaplarda da aynı şey oldu hafızalıma da! Az önce, yani ikinci paragrafta alıntıladığım anekdottan, bu kitabı okumanızı ve hafızanıza sizin de bir anlamda yerleştirebilmenizi salık veririm. Çünkü anıların toplandığı birbirinden güzel bu kitapların, adeta bir oya gibi işlendiğini bilmelisiniz. Koskoca bir ömür boyunca tutulan günlük… Ve bu günlükten öteye, bizlerle paylaşılan, yeri geldiğinde üzüldüğümüz, yeri geldiğinde işkence müsebbibine kızdığımız, yeri geldiğinde de adeta kahkahalarla güldüğümüz anılar zinciri… Eline, ömrüne sağlık öğretmenim.

Meraklısına

;

Afyon/Emirdağ’ının Aslanlı köyünde, 1929 yılında dünyaya gelen ‘Huriye Saraç’, en büyüğü on yaşını geçmeyen üçü erkek, ikisi kız beşkardeşten biridir. Ayrıca, bazı anekdotlarda belirtilen, üvey anasının kulağına vurmasıyla, kulak zarının işlevliğini yitirmesi ve bu nedenle duyum eksikliği (aşırı derecede) erken emekliliğini istemesi. Ondan sonra da çocuğunun geleceği için yurtdışında, gemi restoranında bulaşıkçılık, ev temizliği, PTT’de temizlikçilik, karton fabrikasında işçilik ve Hollanda’da Türk çocuklarına öğretmenlik… Ve bugün ‘90’lı yaşlarına yaklaşan bu değeri saygıyla selamlıyorum…

Şahsi notum; Bugün, çok önemlilik arz eden bir bayramımız var. Türkiye Cumhuriyeti’nin yıllarca süren onmaz esaretler, savaşlar, yoksunluklar ve yoksulluklarla mücadelelerin sonucunda kazanılan bir zafer, 30 Ağustos… Bu anlamlı günde, bugünle ilintili olarak birçok arkadaşım ve gazetemiz yazılarla onara edildi bugünlerin anmalığında… Açıkçası bugün için bir yazı tasarrufumdaydı ama… Söz konusu köşeme, Aydınlanmanın ve Cumhuriyetimizin coşku içinde temellerinin On Yılda, On Yıllarda nelerin yapıldıklarını gösterdikleri, yazımda geçen satırlarda betimlenen güzellikleri yaşatan nice Köy Enstitülü öğretmenlerden salt birini (Huriye Saraç), gibi değerli öğretmenimizi konuk edebilmeyi arzuladım. Sağ ol Huriye Öğretmenim… İyi ki varsın, var olun…

www.haberhurriyeti.com / MUSTAFA GÖKÇEK

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mustafa Gökçek - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Hürriyeti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Hürriyeti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Haber Hürriyeti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Hürriyeti değil haberi geçen ajanstır.



İZMİR MARKALARI

Şehir Markaları arasındaki yerinizi alın, fırsatı kaçırmayın

+90 (232) 246 82 46
Reklam bilgi