Yazar Neden Yazar?..

Yazar Neden Yazar?..

Sadece bir şeyler yazıyor olmanın ötesinde, yazma ihtiyacının ardında yatan nedenleri de merak ederim hep.

Mesela, bir doktor hastalarına bakma nedenlerini en ince ayrıntılarına dek öğrenmek ister mi? Bir şoför araç kullanma nedenlerini, bir öğretmen çocukları eğitme nedenlerini, bir çiftçi toprağı ekip biçme nedenlerini, bir emlak komisyoncusu ev-arsa kiralayıp satma nedenlerini ne denli öğrenmek ister?

Herhalde fazlaca istemezler. Eh, istemeleri de gerekmiyor doğrusu, yaptıkları işi iyi-kötü yapıyor olmaları yeter de artar onlar için. Hele bir de maddi beklentileri kâfi derecede karşılanıyorsa.

Biraz daha kurcalarsak, büyük çoğunluğu şans, tesadüf, kader, kısmet sonucu diyecektir, bir kısmı ekmek parası ya da babadan kalma diye açıklayacaktır o işleri seçme nedenlerini, küçük bir azınlık da sevdiği, içinden geldiği için o mesleğe yöneldiklerini.

İşte bu kadar, kısacık bir yanıt yeterli herkes için. Daha fazla kafa yormak anlamsız, boşa vakit kaybı.

Öyleyse ben niye sürekli eşeliyorum, anlamaya -ve anlatmaya!- uğraşıyorum yazarlık hallerimi?

Kendi kendimi bir şeylere ikna etme gayretinde miyim yoksa? Yolumun doğruluğunu kanıtlamak, yaptıklarım için başkalarından onay almak, yazarlık işini -ve dolayısıyla kendimi!- olabildiğince yüceltmek, diğer herkesten farklı bir konuma yerleştirmek gibi bilinçaltı -ve üstü!- niyetlerim mi var?

Emin değilim doğrusu. Fakat şurası muhakkak ki; hayali birtakım kişiler, olaylar, yerler yaratmak ve bunlar sanki gerçekten varmış, yaşıyorlarmış gibi kağıda dökmek, daha da ötesi; başkalarının da bu uyduruk şeyleri okuyacağını umarak basıp çoğaltmak, pek akıl kârı işler değil herhalde.

Sen ne dersin sevgili okur?

Eh, senin diyeceklerini bilemem ama, ben, hazır laf açılmışken, şu ‘yazma’ işi hakkında birkaç kelime etmek istiyorum.

Dediğim gibi, yazarlık, özde yazma eyleminin kendisi, ortaya ‘ yeni’ bir şeyler çıkarmaktır elbette. Dil aracılığıyla, dili ve o dilin birikimlerini, olanaklarını kullanarak. Ve tabii, buna kendi birikimlerini ve olanaklarını da ekleyerek. Yani elindeki tüm malzemeleri olabildiğince işleyerek, insanoğlunun birtakım gereksinimlerini karşılayacak bir ‘ürün’ yaratmaktır yazarlık.

Evet ama, imalatçı ve zanaatkârlar da ellerindeki malzemeleri kullanarak insanoğlunun birtakım gereksinimlerini karşılamaya yönelik bir ürün yaratırlar. Fark nerede o zaman?

Şurada: Yazar, (aslında tüm sanatçılar, ama özellikle yazar!) elindeki malzemeleri şekillendirme uğraşının çok daha ötesinde bir mücadele vermektedir eserlerini oluştururken. Bambaşka, yalnızca kendi kafasında varolan bir evren tasarlamaya soyunmuştur çünkü.

O evren içinde yaşadığımız gerçek evrene benzer benzemesine, ancak, yine de farklıdır. Ama az, ama çok. Yaratıcısına özgüdür. Ve böylece, kurmaca bir evren ve bu evrendeki varlıklar vasıtasıyla, beyninin derinliklerinde yeşeren birtakım hayallerin, umutların, hedeflerin ipuçlarını verir, o uzak coğrafyanın rehberliğini yapmaya çabalar yazar.

O, aynı zamanda, kafasını kurcalayan soruları okurlarıyla paylaştığı gibi, kendince bulduğu yanıtları da ortaya döküp, tartışmaya açar. Çünkü o, her şeyden önce, kendi varoluşunun nedenlerini aramaktadır aslında. Sormalı, sorgulamalı, yanıtlar bulmalı ve sonra onları da kıyasıya soruşturup sorgulamalı ve daha iyi yanıtlar bulmaya zorlamalıdır kendini. Bunu yapabileceği tek yöntem ise yazmak, içinde birikenleri kaleme alıp, sayfalara dökmektir.

Sözün özü, bir yazar için yazmak, sadece yazıyor olmak değildir. Yazmak (gerçek veya hayali bir evrende, farketmez!) yaşamaktır.

Şimdi, bu lafı ettikten sonra, hâlâ ‘ neden yazıyorum’ sorusuna yanıtlar aramak biraz saçma kaçıyor sanki. Dedik ya; yaşamak için elinden başkaca bir şey gelmediğinden.

Fakat, bunu bilmene -hissetmene!- rağmen, yazıyorsan eğer, birçok çetrefilli konuyu orasından burasından kurcalayıp, bir nebze olsun anlam/açıklık getirmeye çalışırsın ama, dönüp dolaşıp o meşum soruya gelince, nedense, tökezlersin her defasında.

Balığın suyla ilişkisini sorgulamak gibi bir şey sanırım. ‘Balık olduğum için sudayım’ da der balık, ‘suda olduğum için balığım’ da.

Hangi yanıtın doğru olduğunu söylemek ne mümkün!

Tamam ama, başkaları değil de, niçin ben? Benim farklılığım, ayrıcalığım, özelliğim nedir ki, yazıyorum?

İşte, yanıtlamakta epeyce zorlandığım bir soru daha!

Yazma gereksinimi duyuyorum çünkü. Yazarak kafamdaki şeyleri ortaya koymak, itiraf etmek, paylaşmak, haykırmak, tartışmak, sonuca bağlamak, ödeşmek, anlaşmak, sükûta ermek amacındayım herhalde.

Her şeyden önce, yazmak bir ödev, bir seçim, bir hobi, bir heves, hele hele yalnızca ‘yaşamı idame ettimek için’ yapılan bir ‘iş’ kesinlikle değildir bence. Yazmak yazgısıdır yazarın. O kadar! Eğer yazgında yazmak varsa, yazarsın. Yoksa, öyle ya da böyle bir şeyler yazıyor olsan bile, bu, bir yazar olduğun manasına gelmez.

Yazmak, yazgısı olduğu kadar tutkusudur da yazarın. Yaşam sebebidir. Yaşamı anlayış, algılayış ve ‘kullanış’ biçimidir. Yazar, yazarak vareder kendini, yazarak varolur.

Yazarak iletişim kurar yazar, yazarak konuşur. Hem kendisiyle, hem de başkalarıyla. Yaz(a)mamak susmaktır yazar için! Susmak ise, fiziksel olmasa bile, ruhsal olarak ölmek demektir. Susan yazar ölmüştür.

Doğaldır ki, yazma işi doğası gereği yalnızlık ve izolasyon gerektirir. Tercihen küçük ve sessiz bir odada, tek başına yapılan bir eylemdir yazmak. Dış dünyaya olabildiğince kapanıp, iç dünyaya alabildiğine açılarak yazılır. Gönüllü bir sürgün hayatıdır, yazarın kendi kendine kestiği müebbet hapis cezasıdır.

Ama aynı zamanda, inanılmaz bir özgürlüktür. Yazdığım her kelime, her cümle yalnızca ben istediğim için oradadır, anlattığım her olay benim arzularıma göre olur biter.

Elbette ki, yazarın özgürlüğünün sınırları, yazdıklarının sınırsızlığıyla orantılıdır. Ufkum ne kadar genişse ve beynimde yazıya dökülmeyi bekleyen ‘şey’leri ne ölçüde kağıda dökebiliyorsam, o denli özgürüm demektir.

Sınırlar, dışarıdan bana dayatıldığı gibi, kendi iç dünyamdan da kaynaklanabilir. Gerçekten ‘ben özgürüm!’ diyebilmek için, aklımdan geçen her şeyi apaçık anlatabilmeli, bütün olasılıkları kaygısızca ortaya koyabilmeliyim.

Yeri gelmişken, yazmak yalnızca ve tümüyle insana özgü bir uğraş olduğundan, aslında yazıp anlatabildiğim tüm konular da yalnızca ve tümüyle insanla ilgilidir. En uzak ve alakasız görünen konular bile doğrudan insanoğlundan söz etmektedir; onu tartışır, onun sorularını, sorunlarını, kaygılarını, beklentilerini dile getirir.

Başka türlüsü imkansızdır. Diyelim, bir karınca kolonisindeki hayatı ya da uzak bir galaksideki bambaşka bir yaşam formunu anlatırken dahi, dikkatlice bakınca, anlattığımız yegâne şeyin insan olduğunu farkederiz.

Ancak, ‘dahası’ var işin: İnsana ait her şey bir yazının (romanın, öykünün, şiirin, denemenin vesaire) konusu olur olmasına ama, iyi bir roman-öykü-şiir-deneme, o anlatılanların ‘daha ötesinde’ bir ‘şey’dir.

Çünkü, sıradan insan yaşamları o eserle birlikte, yazarın yaşam deneyimi, algı keskinliği, bilgi birikimi, emek yoğunluğu, esin parlaklığı ve tutku derinliğiyle yoğrulmuş, kavrulmuş, bambaşka bir kıvama gelmiş, yepyeni lezzetler kazanmıştır.

Dolayısıyla, yazının insanoğluna en büyük katkısı, onun varlığının sınırlarını genişletmesidir. Yaşıyorken göz ardı edilen, önemsenmeyen, umursanmayan, ulaşılamayan veya değinilmekten çekinilen birçok şey yazıyla gündeme getirilir, ortaya konur, tartışılır, yerilip yüceltilir ve doğru-yanlış bir sonuca vardırılır.

Evet, yazmak yaşamaktır ama, paradoksal olarak, yaşama büyük ölçüde aykırı bir eylemdir aynı zamanda. Yaşamdan beslenir, ancak ondan tamamen farklı ve kopuktur.

Düpedüz yaşamak dururken, neden aylarca, yıllarca havasız, karanlık bir odaya kapanıp hayali, uyduruk yaşamlar yaratmaya uğraşır ki insanoğlu?

Düşününce, aptallık derecesinde mantıksız geliyor sanki.

Sence de öyle değil mi?

Bana kalırsa, değil. Nedeni de basit: Eğer bir yazar değilsen, yazarak yaşamıyorsan yani, yazmayı yaşamla bağdaştıramazsın. İnsanların çoğu yaşar, küçük bir kısmı da yazar.

Fakat, bu hayati ikilem çok da önemli değildir aslında. Çünkü ufacık bir fark vardır arada: Yazar yazarak kendi ‘başyapıt’ının peşindedir. Diğerleri ise, yaşayarak!

Ve her yaşam, özünde bir başyapıttır. Aynen her kitabın olduğu gibi!

Benzersiz, biricik, olağanüstü, hayret verici…

Sonuçta, öylesine akıp gidiyorken evrende, herkes kendince anlamlandırma uğraşında yaşamını; bir şeyler yaparak, yapmayarak...

Ya da, yazarak!

Ne eksiği, ne fazlası var birbirlerinden. Olması da gerekmiyor zaten. Nasıl olsa, sonu hep aynı yere varıyor çabaların:

Ölüme!

Belki tümden yokolmak değil ama, ona çok yakın bir durum olan ölüme…

Murat Hiçyılmaz / murat_hicyilmaz@ yahoo.com

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Murat Hiçyılmaz - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Hürriyeti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Hürriyeti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Haber Hürriyeti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Hürriyeti değil haberi geçen ajanstır.

01

Vdta - Yazar, yazdigi romanin,oykunun Tanrisidir..

O gucun hazzina ulasma cabasidir belki de ! Kim bilir?

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 15 Ocak 23:18


İZMİR MARKALARI

Şehir Markaları arasındaki yerinizi alın, fırsatı kaçırmayın

+90 (232) 246 82 46
Reklam bilgi