Bir Islık mı Çalsam Acaba?

‘Bizim ev‘e sapan sokağa vardığımda, aniden dönüverdi ayaklarım köşeyi, beynime danışmadan, kendi arzularınca... Kalıpçı Sokak; parke taşı döşeli dimdik bir yokuş, iki yanında şekilsiz, eğri büğrü merdivenlerden oluşan dar kaldırımlar ve omuz omuza sıkışmış birbirleriyle hiç alâkası olmayan, çirkin görünüşlü beş-altı katlı apartmanlar... Yıllar yıllar önce, elimde iki eski bavulla ayrıldığım apartmanın siyah demir kapısının önünden geçerken, en üst kata doğru kaçamak bir bakış attım. Tüller çekiliydi camda, tanımadığım, bize ait olmayan, başka birilerinin tülleri. Öfff... Bak işte, kızlı erkekli bütün mahalle şu merdivenlerde oturur laflardık sabahtan akşama dek. Şu kaldırımın kenarında ‘gazoz kapağı’ oynardık, şu yokuşun nispeten düz olan yerinde taştan kaleler kurup ‘altıda devre, onikide biter’ futbol maçları yapardık. Yokuş aşağı kaçan topun peşinden bağıra çağıra koştururduk yakalamak için. Şu pencerenin ardında Gürkan otururdu, şu pencerenin ardında Tuğrul, şu pencerenin ardında ise -neydi adı?- bir başka yakın arkadaşım. ŞifreIi ıslıklarla dışarı çağırırdık birbirimizi. Ama hiçbiri yok artık, görünmüyorlar ortalıkta. Olsalar da, tanır mıyız birbirimizi, bilmiyorum ki.

Bir ıslık çalsam mı acaba?

Yürüdüm, yürüdüm. Köyiçi Caddesi, Beşiktaş Çarşısı, Balık Pazarı... Amerika’da neredeyse tamamen unutmuş olduğum o sabırsız, kabına sığmayan, avare kalabalık. Nasıl da özlemişim, özlediğimin hiç farkına varmadan. Yapmacıklık, yüzeysellik, korkaklık ve sahtekarlık içermeyen gerçek insan yaşamı; sevinciyle ve öfkesiyle, neşesi ve hüznüyle.

Çirkin bir makyajla yenilenmiş olan Balık Pazarı’nın içinden arkaya, meyhanelerin olduğu dar sokağa geçtim. Çoğu hâlâ yerli yerindeydi, hatta hiç değişmeyenler bile vardı aralarında. Durup seyrederken dışarıdan içlerini, genç bir garson çocuk çıktı birinden; kolları dirseğine kadar sıvalı rengi yıkanmaktan solmuş beyaz gömleği, boynunda eğreti duran siyah lastikli papyonu, eski ama temiz ve ütülü siyah pantolonu ve artık ayağının kalıbını almış, topuklarının arkası erimiş ama pırıl pırıl boyalı siyah ayakkabılarıyla ufaktefek, esmer bir çocuk.

“Abi gel istersen, çok taze istavritimiz var, tam tavalık. Mezelerimiz de taze, iki duble rakıyla iyi gider!” dedi içtenlikle gülümseyerek. lo wa cin, karnım aç, tam da aklımdan geçen menüyü saymıştı köftehor, girip cam kenarındaki küçük bir masaya iliştim usulcacık. İstavritler gerçekten tazeydi, iki duble dört oldu, mezeler de sıcacıktı, soğumaya vakit bulamamışlardı henüz. Eh, hamsinin tadına da baktım arada. Bu arada konuşkan garsonum Amerika’da yaşadığımı öğrenivermişti bir çırpıda, “Ahh abi, ahhh! Sen kurtarmışsın kendini oralarda. Biz burada sürünüyoruz, kurtulacağımız da yok bu gidişle” diye dert yanıyordu masaya her uğrayışında.

Yaklaşık iki saat sonra çıktım meyhaneden. Kafam kıvamını bulmuştu; ne tam sarhoş, ne de tam ayık. Eskiden alışkın olduğum güzel bir duyguydu bu. Caddeye çıktım. Başka türlü bir karmaşa, gürültü… Seattle’da, sükûnetten sıkılıp, arada bir azıcık hareket aradığım, ama çoğu zaman bulamadığım anlar geldi aklıma. Şehre inip, Pioneer Square, Pike Place, Fremont, Broadway gibi semtlerden birine, oraları dolduran hepsi kendi dünyalarına gömülmüş, dışarıyla tamamen ilgisiz insanların arasına, üç-beş ışık, birkaç farklı ses, azıcık canlılık uğruna gittiğimi, hasret giderdiğimi -gidermeye çalıştığımı!- düşündüm. Doğal olarak buraları arıyordu ruhum orada da, fakat bulamıyordu ne çare.

Barbaros Anıtı, önündeki geniş meydan, vapur ve motor iskeleleri, dolmuşlar, otobüsler, taksiler... Her bir yandan akan insanlar... Köprü, Beylerbeyi, Üsküdar, Kız Kulesi, Topkapı Sarayı... Beyaz vapurlar, boy boy yolcu motorları, sessiz sedasız gelip geçen koca tankerler... Boğaz, Boğaziçi...

Benim gördüklerimin kimse farkında değil gibiydi sanki. Sanki bir tek benim gözüm görüyordu o güzellikleri; nasıl da biricik, muhteşem ve kelimelerle anlatılamaz olduklarını… Ne kadar şanslı olduğunu bu insanların ve ne kadar çok mutlu olmaları gerektiğini sahip olduklarıyla...

Ama olamadıklarını düşündüm, o çeşit bir mutluluğu kavrayamadıklarını henüz. Ya da; sadece bunların yetmediğini onlara mutlu olmak için, başka gereksinimleri de olduğunu…

(…)

(2011’de yayınlanan ‘Ben Şaman’ isimli romanımdan kısa bir bölüm!)

Murat Hiçyılmaz / [email protected] yahoo.com

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Murat Hiçyılmaz - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Hürriyeti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Hürriyeti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Hürriyeti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Hürriyeti değil haberi geçen ajanstır.



İZMİR MARKALARI

Şehir Markaları arasındaki yerinizi alın, fırsatı kaçırmayın

+90 (232) 246 82 46
Reklam bilgi

Anket 2022’nin en başarılı belediye başkanı sizce hangisiydi?