İstanbul Üzerine...

İstanbulluyum ben!..

İstanbul'da doğdum. Nesiller boyu çocukların koştururken dizlerini incittiği Arnavut kaldırımı sokaklarda oynayarak, 'Boğaz' havası soluyarak, ‘Terkos' suyu içerek, susamlı taze simidimi vapurlara eşlik eden martılarla paylaşarak ve nereye bakarsam bakayım, hep karşıma çıkan muhteşem siluetlerin gölgeleri altında büyüdüm...

Başka şehirleri merak ettim tabii, ama özlemedim hiç. Çünkü hepsinden birer parça bulabildim şehrimde...

Beyoğlu'nda, o yalnızca imparatorluk başkentlerine özgü, yüzlerce, binlerce yıllık kozmopolit yaşamların izlerini sürdüm tutkuyla. O kadar çoktu ki bulduklarım...

Boğaziçi'nde bazı şeylerin biricik ve benzersiz, tek defaya mahsus yaratıldıklarını anladım. Onlardan birinin parçası olduğum için sevindim, mutlu oldum...

Adalar'da masmavi ve yemyeşil egzotik maceraların büyüsüne kapıldım. Romantik mehtap seferlerine çıktım cıvıl cıvıl şarkılar terennüm ederek...

Kalamış'ta Moda Burnu'nu seyrederken, denizle sarmaş dolaş asırlık çınarların huzuru ve sükunetiyle doldu gönlüm. Rahatladım, ferahladım...

Haliç sırtlarında, Eyüp'te dolaşırken geçmişten sonsuzluğa uzanan derin sırların bilgisi sindi içime. Sadece İstanbul'a ve İstanbullulara has bir bilgelikle donandım...

Sultanahmet'te doğdum, Nişantaşı'nda büyüdüm ve Göztepe’de olgunlaştım. Her ne kadar eziyet etsek, yıkmaya, yok etmeye çalışsak da onu, dünyanın gelmiş geçmiş en harika şehirlerinden birini kazandığım için piyangoda, daima çok şanslı hissettim kendimi. Gittiğim birbirinden güzel şehirlerde gözlerim hep İstanbul'u aradı. İstanbul'u özledim ve hep İstanbul'la karşılaştırdım onları...

Ve her defasında 'onlar' kaybettiler!..

Evet, zaman zaman ben de ihanet ettim İstanbul'a. Bilerek ya da bilmeyerek... Sevmediğimi sandım, kızdım, lanetler okudum, alıp başımı gitmek istedim; kaçmak, uzaklaşmak, kurtulmak bu ömür törpüsü doyumsuz canavardan...

Eh, yaptım da sonunda. İnsanın isteklerini gerçekleştirmesi başarı sayılıyorsa, başarılıyım. Günün birinde çekip gittim İstanbul'dan. Gidebildim. Hem öyle yakınlarda bir yere de değil, taa öteki ucuna dünyanın...

Peki ne oldu?.. Uzaklaştıkça daha çok bağlandım İstanbul'a. Daha doğrusu, kopmamın mümkün olmadığını, ne kadar uzaklaşırsam ondan, onun da o kadar yaklaştığını bana, büyüdüğünü, kabarıp taştığını içimden, başedemeyeceğimi, karşı koyamayacağımı anladım ona olan tutkuma ve özlemime...

Şimdi, çok uzaklarda bir yerlerde yazıyorken bu satırları... hafızamdan ve hayalimden binbir çeşit görüntü ve anılar deli birer çavlan gibi gümbür gümbür saçılırken ortalığa... ve hâlâ yabancısı olduğum bir sonbahar gecesinin ayazıyla üşüyorken sırtım ve ayaklarım... Beynim ve kalbim 'Döner miyim acaba?' sorusuyla ürperiyorlar bir yandan; 'Acaba dönebilecek miyim bir gün?..'

Bilmem, herhalde!.. Döneceğimi umuyorum. İnsanlar kendileriyle ilgili kararlarını yalnızca kendileri verebilselerdi eğer; yaşam, kendi irademizle ve kendi ayaklarımız üzerinde yürüdüğümüz düzgün bir yol olabilseydi önümüzde... O zaman bir kuşkum olmazdı döneceğimden. Fakat, hiç hesapta yokken buralara kadar savuran o amansız fırtına, bilmem ki yarın ya da öbür gün aldığı yere bırakacak mı beni?..

Şunu biliyorum ama: Dönsem de dönmesem de, O'ndan uzak olduğum her an O'nun hasretiyle yaşayacağım... Gördüğüm yerlerdeki tüm güzellikleri O'nunkilerle kıyaslayacağım... Hiçbir yeri, cennet dahi olsa orası, O'nun en sinir bozucu, en kahredici anısına tercih etmeyeceğim, edemeyeceğim...

Belki bu da, ödediğim bir bedel; piyangodaki şansımın diyeti!.. Olsun, ödemek hiç rahatsız etmiyor beni. Hoşuma bile gidiyor hatta, mazoşist bir zevk duyuyorum bundan. Kime ne?..

Ara sıra, İstanbul'suz bir yaşamın bahtsızlığını, eksikliğini, yarımlığını ve yavanlığını düşündüğümde, içten içe acıyorum çevremdeki insanlara. İstanbul'da yaşamamış olmakla neler kaybettiklerini hiçbir zaman bilemeyecekleri için üzülüyorum onlar adına...

Anlatmaya, tasvir etmeye çalıştığımda nasıl boş gözlerle ve umursamadan baktıklarını görünce sinirleniyorum da bazen. Ama alıştım artık, hemen geçiyor…

Ben coşkuyla bahsederken şehrimden, onların da kendi şehirlerini bana beğendirme gayretleri, benim İstanbul'umla; o devasa ve muhteşem okyanusumla, kendi sığ, miniskül gölcüklerini bir tutma cüret ve cesaretleri hayal kırıklığıyla bezginlik arasında duygular doğuruyor kalbimde...

Sonra... Sonra hak veriyorum onlara da. Gerçekte herkesin bir İstanbul'u olduğunu... o İstanbul sayesinde diğer çirkin ve yoksun diyarların yükünü sırtlayabildiklerini aslında... ve hayallerindeki o efsunlu şehre dönecekleri günün beklentisiyle avunduklarını hepsinin... tüm insanların... aynen benim gibi... anlıyorum…

Hem de öylesine iyi anlıyorum ki!..

Dilerim herkes kendi İstanbul'una döner bir gün…

...

(2006 yılında, çok çook uzaklarda, taa dünyanın öteki ucunda yaşarken yazmıştım bu yazıyı. Ve yazdıktan birkaç sene sonra dönmüştüm İstanbul'a. Şimdi yine İstanbul'dan uzakta -ama neyse ki öyle çoook uzaklarda değil!- karşıma çıkınca, sanki farklı bir anlam kazandı gözümde bu satırlar...)

Murat Hiçyılmaz / [email protected] yahoo.com

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Murat Hiçyılmaz - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Hürriyeti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Hürriyeti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Hürriyeti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Hürriyeti değil haberi geçen ajanstır.



İZMİR MARKALARI

Şehir Markaları arasındaki yerinizi alın, fırsatı kaçırmayın

+90 (232) 246 82 46
Reklam bilgi

Anket 2022’nin en başarılı belediye başkanı sizce hangisiydi?