Perşembenin Öyküsü: KARINCA

İNSAN OLUNCA

Uzun zamandır gözlüyoruz seni. Ötekilerden çok daha fazla çalışıyorsun. Topluluğumuzda daha önce senin kadar çok çalışan iki karınca vardı. Onları ödüllendirdiğimiz gibi seni de ödüllendireceğiz. Şimdi git, uyu. Sabah bir insan olarak uyanacaksın.” dedi Kraliçe Karınca ekledi; “Haydi git şimdi ve uyu.”.

Bu sözlere anlam veremedi İşçi Karınca. Çalışıyordu. Göreviydi. ‘Az ya da çok’ diye düşünmemişti hiç. Hiç yakınmamıştı. Hiçbir karınca yakınmazdı ki… O ödül sözcüğünü de garipsemişti. İnsanlara dikkat etmesi gerektiğini biliyordu ama ne demekti insan olmak… Uyumalıydı. Kapadı gözlerini…

Uyandı gürültülerle. Eşekarılarının saldırısının başladığını sandı ilkin. Gözlerini açtı. Yataktaydı. Yatağın yanında biri kız biri erkek iki çocuk şiddetle sarsıyordu vücudunu; “Uyan baba! Hadi baba!” diyerek… İnanamıyordu! İnsan olmuştu! Kraliçe Karınca’nın sesinden daha sert bir ses çarptı kulaklarına;

Hadi! Çabuk kahvaltıya! İşe geç kalacaksın!”.

N’oluyordu! Kapıda bigudili bir bayan. Kaynanası.

Demek ki böyle oluyordu insanlar yaşlanınca. Yaprak dökümü gibi. Kimbilir neye benzeyecekti kendisi de yaşlanınca?

Çaldı cep telefonu bitirdiğinde anlam veremediği tatlardaki yumurtadan, yağdan, peynirden, reçelden, ekmekten ve çaydan oluşan kahvaltısını.

- Bora bey günaydın. Bugün arabanızla işe gelemezsiniz. Metroyla son istasyona varın. Oradan da belediye otobüsüne binersiniz.

100 metre ilerideydi metro istasyonu. Gel gelelim metroya doğru yürüyen bir sürü insan vardı. Çıkmıştı kısacık yol on dakikaya. Konuşuyordu yürüyenler aralarında…

- Çevre kentlerin karayolları birimleri kendi çevre yollarını birbirinden habersiz olarak aynı gün bakıma aldı. O nedenle de bir hafta hem kentimizn, hem de çevre illerin yol akışları aksayacak.

- Bir hafta. Sayılı günler geçer.

- Evet bir hafta geçer. Geçer ama azap türküleriyle geçer. Yanık yanık öteceğiz artık.

- Karayolları birimleri birbirlerine e-postalarla tam bildirecekken kesilmiş elektrikler. Yarım saat sonra da mesai bitmiş. Pazartesi de hepsi unutmuş durumu.

- Elektrik şirketi hiçbir ilde kesintinin olmadığını söyledi.

- Durum bizim kentin başında patladı. Altı kentin çevre yollarının ortak geçiş noktası olduk.

- Bunda kentin günahı ne!

- Birimlerin günahı ne! Unutmuşlar işte.

- Aksaklıklar yün yumağı gibi bu ülkede. İpin ucu yok, sorumlu yok.

- Öyledir. “Kabahati gelin etmişler, damat bulamamışlar.”.

Kendisini nasıl bir ülkeye göndermişti Kraliçe Karınca! Anımsadı karıncalık günlerini…

Kalabalıktı sürüsü. Kalabalıktı ama sıkışıklıkta bile akıp giderlerdi sular seller gibi.

Sonunda vardı kalabalıkla ağır ağır inerek merdivenlerini metro istasyonun içine. İnerken yanındaki şöyle dedi bakarak yüzüne;

- Ahmet Haşim adında bir Türk şair Merdiven şiirinde ‘Ağır, ağır çıkacaksın bu merdivenlerden.’ demiş. Yaşasaydı Ağır, ağır ineceksin bu merdivenlerden sanki aşağıda bir halt varmış gibi.’ der miydi?

Basamaklardan görünüyordu aşağısı.

Ve sırıtıyordu birisi bakarak kendilerine ‘anca binersiniz’ diyen gözlerle… Haksız da değildi. İğne atsan düşmeyecekti yere. Yakındı içinden: ‘Kraliçem bula bula burayı mı buldun beni gönderecek!’.

Aşağıdaydı on dakika sonra. Yirmi dakika sonra binebilmişti trenine metronun. Herkesin yüzü pancar gibiydi kızgınlıktan. Son durağa kadar da yüzlerinden düşen bin parçaydı.

Ve bir buz gibi ses duyuldu emreden; “Son durağa geldik. Boşaltın treni!”.

Kovuluyorlardı resmen! Uydular kovulma emrine ama çalışmıyordu yürüyen merdivenler. ‘Bu merdivenlerin bir kez çalıştığını görürsem dişimi kıracağım.’ dedi yanında yürüyen bayan. Anımsadı Türk şairi Ahmet Haşim’in şiirini; ‘Ağır, ağır çıkacaksın bu merdivenlerden.’. Gene tamamladı içinden; ‘Yukarıda bir halt varmış gibi.’.

Ve sonunda çıktı yukarıya toprağın üstüne. Yoktu binalar. Beklediler beş dakika kadar. Geldi bir döküntü belediye otobüsü. ‘İğne atsan yere düşmez’ deyişi bu otobüsün yanında stadyum kalıyordu.

Su sızmıyordu yolcuların arasından. Binmeye çalışıyorlardı kapılar açık olsa da…

Köşedeki 90 yaşlarındaki kadın çıkıştı yanındaki gence:

- Oğlum daha gelme. Pestil etme beni!

Kapaklıktı gencin tepkisi;

- Senle yer değiştireceğiz. Amma kılın üstüme değerse, bağırırım avazım çıktığı kadar ‘bu nine bana tecavüz ediyor’ diye.

Koptu otobüs. Ninenin yüzü dut beyazından ayva sarısına, ayva sarısından karpuz kırmızısına!

Ve sonunda ulaştı müdürlerinden olduğu kargo şirketine. Daha odasına giremeden gördü koşuştuğunu herkesin. Çıkıyordu her kafadan bir ses. Herkes bekliyordu gelmesini. Sorun çıktığını söylediler. Kargo gemisinin kaptanıyla konuşmalıymış.

Dinler kargo gemisinin kaptanını. Dinledikçe de artmaktadır şaşkınlığı.

- Yanlış demediysen, anladığım şu. Talya’ya gidecek yükü Panya’da, Panya’ya gidecek yükü de Talya’da indirdiniz.

- Bizim suçumuz değil. Vinç operatörlerinde suç.

- Ya gümrük memurları? Onlar?

- Talyalı ve Panyalı memurlar hiç bakmadan basmışlar mührü.

- Ya sizler ne yapıyordunuz limanda?

- Yemek yiyorduk.

- O mühürleri sizlere basmışlar.

- Anlamadım beyefendi?

- Neyse.

- Bu şirketin adı ARKA. Duyulursa demezler mi ‘Hay sizin ARKA’nıza!’.

- Bir çözüm var. İzin verirseniz…

- Neymiş o çözüm?

- Panya’dan Talya’ya iki gün önce gelen bir gemimiz daha var. Talya’dan da bir gemimiz yarım saat sonra Panya’ya varacak.

- Eee…

- İki gümrüğe de ‘bugün indirilen kargolarda uyuşturucu var’ denilecek. Tüm kargolar aranacak. Bizimkiler temiz çıkacak. Sahte belgelerle iki kargoyu da alıp iki ülkeye götüreceğiz. Alıcılara ‘gemilerde arıza çıkmıştı’ da diyeceğiz. Gecikmeden de kurtulacağız.

- Yatacak yeriniz yok. O gümrük memurlarının da yok! Peki. Ama bir daha böyle halt yemeyin.

Ve akşamı ederler. Sonuçlanır iki işlem de başarıyla. Şirketin arabası metroya bırakır Karınca Bora’yı. Filmi geri sarmaya gelir sıra. Kalabalık metro. Sıkışık trafik. Kalabalık yol. Ve evdedir artık. Karşılar eşi güler yüzle.

Ve çıkarırlar akşamın tadını doyasıya…

Bir hafta sonra gitti süpermarkete alışverişe Karınca Bora.

Baktı kendisine verilen gıda listesine. Kaynananın ayrı. Eşinin ayrı. Çocukların ayrı. Anımsadı karıncalık günlerini. İnsanlar gibi protein, karbonhidrat ve yağ ile besleniyordu. Seçmezdi besin. Fırsatçıydı beslenmede. Hem et hem ot yerdi insanlar gibi. Sorun yaşamıyordu hiç.

Mırıldandı; ‘Yani Kraliçem! Nereye gönderdin beni böyle!’.

İstenilenleri eve bırakır Karınca Bora. Döner hemen topluluğuna. Bulur Kraliçe Karınca’yı.

- Neden geldin?

- Bizim dünyamızla insanların dünyasını karşılaştırdım. İnceledim insanların toplulukla bireysel konumlarını. Biyolojik yapılarını. Ve…

* * *

Murat B. Tepebaşılı

*

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Murat Tepebaşılı - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Hürriyeti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Hürriyeti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Hürriyeti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Hürriyeti değil haberi geçen ajanstır.



İZMİR MARKALARI

Şehir Markaları arasındaki yerinizi alın, fırsatı kaçırmayın

+90 (232) 246 82 46
Reklam bilgi

Anket 2019’un en başarılı belediye başkanı sizce hangisiydi?