Yaşamak ve Hayal Kurmak…

“Düşünüyorum da, yaşamakla hayal etmek veya rüya görmek arasında pek bir fark göremiyorum açıkçası. Gerçek olarak nitelediğimiz, yaşadığımızı ya da yaşandığını sandığımız bir olayla, hayalini kurduğumuz bir olay arasında -bir nebze olsun kişisel egomuzun dışına çıkmayı başarabiliyorsak eğer!- ‘aslolan’ ya da ‘daha gerçek olan’ gibi değerlendirmeler yapmak ne denli doğrudur acaba?.. Descartes ‘Bir rüyada yaşadığımı ya da gördüğüm her şeyin bir hayal ürünü veya yanılsama olduğunu ileri sürsem de, reddedemeyeceğim tek şey vardır, o da bu düşüncelerin gerçekten aklımda var olduklarıdır’ der Metod Üzerine Konuşmalar adlı yapıtında. Gerçek olanın da, hayal olanın da toplandıkları, değerlendirilip kategorize edildikleri tek yer akıldır sonuçta; insan aklı, aklımız!.. Ve aklım -düşünüyorum diye girmiştim ya söze!- bu konuyu düşünürken karışıyor biraz. Hatta daha da ileri gidip, birçok durumda hayaller gerçeklerden çok daha kullanışlı, çok daha sorunsuz ve tabii, çok daha sınırsızdırlar bile diyebilirim.”

Tarık’ın bu sözlerine yanıt, hemen yanında oturan Ayşe’den geldi:

“Nasıl olur böyle bir şey, hayallerle gerçekte yaşananların aynı olduğunu nasıl iddia edebilirsiniz? Düşünsenize, -bu arada, ben de düşünüyorum Tarık Bey!- hiçbir şey yapmadan, sadece hayaller kurarak yaşadığımızı.”

“Valla, sizi bilmem ama bence bir mahsuru yok. Hoşuma gitti bu açıdan bakmak yaşama.”

Levent, doğası gereği hemen ısınıvermişti Tarık’ın bu yaklaşımına.

“Bir örnek üzerinde düşünelim isterseniz: Karşıma çıkabilecek tüm aksaklıklar, sorunlar ve hayal kırıklığı olasılıklarıyla beraber bir tatile çıkıyorum. Tabii ki çok güzel bir tatil geçirebilirim; dinlenirim, eğlenirim, sevimli maceralar yaşarım, vesaire vesaire. Ama doğal olarak, o olumsuz olasılıkların hepsi de bir köşede sinsi sinsi her an gelme ihtimali olan sıralarını beklemektedirler, değil mi? Peki, tatilime hayalimde çıktığım zaman ne oluyor, bir de ona bakalım şimdi: Eğer -öyle üstünkörü kurulan bir hayalden bahsetmiyorum tabii!- gerçekten kaptırmışsam kendimi, her anını ‘gerçekten yaşamış kadar’ olurum o hayalin. Hiçbir sorun, aksaklık, aptalca vakit kayıpları ve sıradanlık yok! Ayrıca, bir şey daha var: Zaman kavramı tümüyle görecelidir hayal kurarken, yarım saat içinde on beş günlük bir tatil yapabilirim. Örneğin, iki palmiye arasına gerilmiş bir hamakta, iyice gevşemiş bir halde yattığımı hayal etsem tatilimde... Az ötede bembeyaz kumları okşayan turkuvaz rengi okyanusun huzur verici sesi kuş cıvıltılarına ve binbir çeşit egzotik çiçeğin iç bayıltıcı kokularına karışmış... Güneş, palmiyelerin kocaman yapraklarının arasından göz kırpıyor, yumuşacık bir esinti dolanmakta etrafımda... Elimde az alkollü, rengarenk, buz gibi bir içki... Okuduğum heyecanlı polisiye roman kucağıma kaymış, içim geçiyor, uyumakla uyumamak arasında gidip geliyorum... Kafamda hiçbir sorun, hiçbir olumsuz düşünce yok, sadece sakin, mutlu, huzurlu ve güzel bir anın keyfini yaşıyorum... Evet, ben bu anı hayal ediyorum şimdi. Yaşamış falan değilim. Yaşayıp yaşayamayacağımı da bilemiyorum. Kim bilebilir ki? Ama şunu iyi biliyorum; eğer gerçekten konsantre olabilmişsem hayalime ve tüm benliğimi bu hayalin içine bir şekilde taşıyabilmişsem eğer, -meditasyon dedikleri de böyle bir şey olmalı herhalde!- bu anı hayal ettiğim müddetçe mutlu ve huzurlu olacağım.”

“Evet, doğru. Tamamen katılıyorum.”

Levent’in bu hararetli onayı, Ayşe’yi çileden çıkarmıştı. Çabucak araya giriverdi:

“Söylesenize Tarık Bey, siz bir tatile çıkmak yerine o tatili hayal etmek yeterli mi diyorsunuz şimdi? Olur mu, mümkün mü böyle bir şey?”

“Eh, haklısınız elbette. Bu noktada, şöyle bir sorundan bahsetmek kaçınılmaz: Çıktığım ‘gerçek’ bir tatilde dinlenirim, vücudum ve beynim rahatlar, enerji depolar, bir anlamda yenilenir, sıfırlanırım. Ancak, hayalimde yaptığım bir tatil, bana bunları sağlayacak mıdır? Biraz daha üzerine gidelim işin: Derin tatil hayallerine kapılıp gidiyorsam sürekli, bu, fiziksel ve ruhsal olarak çok yorgun olduğumun da bir göstergesi değil midir aynı zamanda? Hatta, biraz daha ileri gidebiliriz kendimizi zorlarsak: Bu kadar ‘yoğun’ bir tatil hayali içindeysem, bir yerlerde dikkat çanları da çalıyor olabilir mi o anki durumumla ilgili? Ve son bir soru: Böylesi derin ve saplantılı hayaller, çok arzulanan ama gerçekleşme olasılığı neredeyse imkansız şeyler kategorisine mi girmektedir acaba? Öyle ya, bir şeyi yapabilme olanağımız varsa yaparız, hayal kurmakla falan uğraşmayız hiç. Yapamıyorsak ve çok istiyorsak yapmayı, yaşamayı, gerçekleştirmeyi o şeyi; her ne ise o şey, işte ancak o zaman hayallerimizin sınır tanımayan güvenli kollarına atarız kendimizi. Mantıklı, değil mi? Ama konuyu yalnızca bu yönüyle değerlendirdiğimiz zaman dahi, hayal kurmanın bir nevi emniyet sübabı, hem de tüm insanlara fırsat eşitliği sağlayan ‘adil’ bir sübap olduğunu kabul etmemiz gerekiyor sanırım. Haa, yine de kişisel bir servet farkından, gelir adaletsizliğinden bahsedebiliriz tabii. Burada da kiminin çok fakir olduğu, kiminin de varlık içinde yüzdüğü bir durum var: Bilgi, görgü, hayal gücü, entelektüel kapasite, birikim, vesaire farkı! Her ne hal ise, öyle ya da böyle, Hint Okyanusu’ndaki tropikal bir adaya avuç dolusu paralar döküp giden biri, yağmurdan kaçarak sığındığı odasında acımasızca her yanını ısıran sivrisineklerle uğraşırken, hiçbir şekilde o adada tatil yapacak olanaklara sahip olmayan bir diğeri, kendini hamağında huzur içinde bir yerli kızın okşamalarına terk edebilir.”

Aysu dahil gülümsedi herkes. İlginç bir adamdı bu Profesör. Sevgi sedirde iyice kaykılıp başını Sadri’nin kucağına koymuş, dikkatle dinliyordu anlatılanları. Sadri, sol elinde rakı kadehini tutup, sağ eliyle de Sevgi’nin dalgalı, uzun saçlarını okşarken, dudaklarında kilitlenip kalan donuk bir gülümsemeyle izliyordu arkadaşını. Levent, söylenenleri başını hararetle sallayarak onaylıyordu sürekli. Ayşe ise kısa itiraz cümlecikleri sokuşturuyordu habire araya.

Devam etti Tarık:

“Bir de şu var: Yaşarken yaşıyoruzdur! Yaşamakla meşguldür insan. Yapılması gereken onca şeyin arasından birini cımbızla çekip alarak sadece ona odaklanabilmek, oldukça zordur bu süreç içinde. Her an kesintisiz binlerce, milyonlarca değişkenin bombardımanı altındayız ve önemli önemsiz her birine mantıklı, faydalı sonuçlar getireceğini düşündüğümüz yanıtlar, tepkiler vermek zorundayız. Her şey -az bir ihtimalle de olsa!- çok güzel gitmekteyken, ortaya çıkan minicik bir olumsuzluk çuvallar dolusu inciri berbat edebilir bir anda. Fakat hayallerde yaşanan; adı üstünde işte, hayal dünyasıdır. Olmasını istemediğimiz hiçbir şey olmaz orada. İlla mantıklı ya da anlamlı olmasına da gerek yoktur, canımız o an nasıl çekiyorsa öyle olur her şey: İnsanlar uçar, hayvanlar konuşur, denizler buharlaşır, gökyüzü yerin altına iner, yirmi ya da yirmi bin yıl öncesine -ya da sonrasına!- gidilir, dünyanın en meşhur şarkıcısı, en iyi atleti olunabilir, vesaire vesaire... O hayalin dışında kalan şeylerin tümü önemsizdir artık. Sadece ve sadece canımız öyle istediği için, ne kadar saçma, anlamsız ve olanaksız olurlarsa olsunlar, hayalini kurduğumuz şeylerin hepsi varolur ve yaşanırlar. Ve, o an yalnızca onlar gerçektir.”

“Peki, tüm bu anlattıklarınız bizi nasıl bir sonuca ulaştırır?”

O gece -tanışma faslı hariç!- ilk defa konuşmuştu Aysu. Tarık, uzunca bir süre gözlerinin içine dimdik baktı Aysu’nun. Sonra, düşünceli bir tavırla, kaldığı yerden devam etti konuşmasına:

“Sonuç? Sonuç yok! Hayal kurmayan bir insan olabilir mi? En ‘gerçekçi’ insanın bile kimbilir ne hayalleri vardır, değil mi? Hayal dünyasında yaşamak öyle düşünüldüğü kadar anlamsız, yararsız ya da ne bileyim; kötü bir şey midir sahiden? Gerçek dünyada yaşamak, daha kötü ve daha anlamsız değil midir aslında? Hayallerin kime ne zararı dokunmuş, söylesenize? Efendim?.. O hayalleri kurana mı? Peki ama, nereden, nasıl emin olabiliyorsunuz bu kadar? Hem, şu da var tabii: Hayal kurabildiğimiz için bu konuları tartışabiliyoruz bugün. Ve diğer tüm canlılar, belki sadece hayal kuramadıkları için, evet evet, sadece onun için, bomboş gözlerle bakıyorlar; bize ve evrene. Aslında tüm evren, beynimizde canlandırdığımız ve yalnızca beynimizde varolan kocaman bir hayalden başka nedir ki?”

Sustu Tarık. Bir an yine göz göze geldiler Aysu’yla. Sonra yavaşca sinide duran rakı kadehine uzanıp büyük bir yudum aldı. Arkasından biraz su içti ve küçük bir parça beyaz peynir attı ağzına.

(2003 yılında yayınlanan ‘Aum’ isimli romanımdan kısa bir bölüm!)

Murat Hiçyılmaz / [email protected] yahoo.com

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Murat Hiçyılmaz - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Hürriyeti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Hürriyeti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Hürriyeti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Hürriyeti değil haberi geçen ajanstır.



İZMİR MARKALARI

Şehir Markaları arasındaki yerinizi alın, fırsatı kaçırmayın

+90 (232) 246 82 46
Reklam bilgi

Anket 2019’un en başarılı belediye başkanı sizce hangisiydi?