İzmir Limanına Nasıl Girilir?

“Yine gemimize dönelim: Ankara’dan emir gelmiş, Mecidiye gemisi Malta adasına giderek, modern bir duruma getirilecekti. Günlerce gemideki cephaneyi karada bulunan cephaneliklere taşıdık. Üç gün, gece dahil, gemiye kömür ikmali yaptık. Hafta içinde hareket edecektik, fakat izin vermiyorlardı. Gemi Gölcük sahilde kıçtankara bağlı idi. Aramızda anlaşarak, teker teker gemiden kaçıp, Değirmendere’ye gidiyorduk. Orada bulunan bir-iki motor ile karşıdaki Tütün Çiftliği’ne geçecek ve oradan da Yarımca yolu ile Hereke’ye gidip, Hereke’de saat yedide duracak olan posta trenine yetişerek, İstanbul’a gidecektik. Yarımca baştan başa kiraz bahçeleri ile dolu idi. Bir yandan da kiraz yiyerek, bağların arasında yürüyorduk. Mayıs’ın sonları idi, aniden bir yağmur bastırdı. Kaçacak yer yoktu, denize düşmüşçesine ıslanmış ve kiraz ağaçlarının tozları ile beyaz elbiselerimiz simsiyah olmuştu. Çaresiz kalınca, hep beraber yeni çıkmış olan ‘Gezdiğim dikenli aşk yollarında’ şarkısını söyleyerek, Hereke’ye vardık. Şehre girmeden bir sahil vardı. O sırada yağmur durmuş, çok kuvvetli bir güneş çıkmıştı. Hemen soyunduk, evvela elbiselerimizi deniz suyu ile yıkayıp, kuruması için kayaların üzerine serdikten sonra, denize girerek kendimizi de yıkadık. 18 - 19 yaşlarında idik, zorluk nedir bilmiyorduk. Kısa sürede elbiselerimiz kurumuştu, sonradan gelen arkadaşlar da bize katılarak, grup halinde Hereke Tren İstasyonu’na girdik. Örfi idare vardı, hemen etrafımızı inzibatlar sardı. Ama onları ‘Harp yeniden başlıyor, Yavuz zırhlısına katılmaya gidiyoruz’ diyerek kandırdık. Kumandanları ise ‘Ben kaçağı gözünden anlarım’ diye epey böbürlendi.

Pazartesi günü gemiye döndük. Gelenleri güvertede topluyorlar ve ‘Sizi divan-ı harbe vereceğiz’ diye korkutmaya çalışıyorlardı. Halbuki ikinci bir emir gelmiş ve Malta’ya gitme işi askıya alınmıştı.

Gemide yemeklerimiz çok bozuk çıkıyordu. Perşembe günleri ise simsiyah, kurtlu nohut, rutubetten yemyeşil olmuş, topak topak bulgur pilavı ve bir de üzüm hoşafı. Ekmek yerine ise, içlerinde fosil olmuş en az bir santimlik un kurtları bulunan, beyaz, üstü eski Türkçe yazılı taştan daha sert peksimet. Donanmada yapılan yemeklerden oluşan numuneler bir tepsi ile gemi kumandanına sunulur ve uygun görülür ise, personele dağıtılırdı. Yine bir Perşembe günü kamaracılık görevinin nöbet sırası benim ve Abdi Cengiz’in idi. Numune için aşçılar ve ikinci kumandanlarla beraber, biz de çıkmıştık. O sıralar kumandan değişmiş ve cin gibi bir başka albay gelmişti. Biz, talebe olarak, yemekleri sabote edecektik. Kumandan anlamış olacak ki, ‘Yemekleri masaya koyun, ben ellerimi yıkayıp geliyorum’ dedi. Ellerini yıkayıp geldi, masaya oturdu ve çeşitlerden birer kaşık alarak tadına bakması gerekirken, evvela nohutların üstüne çıkan siyah kurtçukları kaşık ile toplayıp attı, sonra bulgur pilavını yiyip, üzüm hoşafını da içti ve aşçılara ve bizlere dönerek ‘Çok güzel olmuş, dağıtın’ dedi. Ama biz bekliyorduk. Niye beklediğimizi sorunca, sınıf subayımız ‘Talebelerin bir mazeretleri var, yemekleri yiyemiyorlarmış’ dedi. Kumandan sinirlenmiş gibi görünerek, ‘Ben yedim, çok güzeldi. Burası lüks lokanta mı?’ dedi. Gelen yemekleri yemeyerek bizleri büyük umutlarla bekleyen arkadaşlarımıza hiçbir şey söylemeden, tabaklarımızı doldurup, yemekleri kumandanın yaptığı gibi yemeye başladık. Hepsi neticeyi anlamışlardı.

Üzüm hoşafı çıktığı günler, ertesi güne kadar soğusun diye akşamdan yapılırdı. Fakat ertesi güne kadar hoşaf karavanası yarıya inerdi. Önü demir kafesli olan bir yemek dolabımız vardı. Hoşaf karavanasını oraya koyar ve kilitlerdik. İki arkadaşımız bir ince hortum bulmuşlar, dolabın deliklerinden hortumu karavanaya sokarak, zamanında banka hortumlayanlar gibi, hoşafı gece kalkarak hortumluyorlarmış. Tabakları yıkayan kamaracıya hoşaf karavanasını saklayıp, yerine içi bulaşık suyuyla dolu bir başka karavanayı koymasını tembihledik. O gece yarısı korkunç bir öğürtü ile uyandık. Hoşaf fareleri bulaşık suyunu hortumladığından, nerede ise midelerini bile kusacaklardı.

Bahsetmiştim, Mecidiye gemisindeki öğrenim döneminin sonlarına doğru kumandanımız değişmişti. Yeni kumandanımızın davudi, gür bir sesi vardı. Gemi limana gelip de demirleyeceği zaman, arkadaşlar kumanda kulesinin altında toplanır, onun ‘Bismillah funda’ komutunu dinlerdi.

Yeni kumandan ile ilk tatbikattan sonra, Mudanya Limanı’na demirleyecektik. Demir atmadan önce demirlenecek yerin derinliği iskandil ile ölçülür, eğer çok derin ise, demir, yani çapa, ırgat denilen makine ile normal duruma gelene kadar aşağıya sarkıtılır, ondan sonra ‘funda demir’ olurdu. Mudanya’da demir atacağımız yer kırkbeş metre derinlikte idi. Yeni kumandanımız ölçüp biçmeden, ‘Bismillah’ bile demeden, ‘Funda demir’ dedi. Demir büyük bir hızla akmaya başladı ve hırça mapasını da kopararak denizde kayboldu. İkinci demir usulünce atıldı ve düşen demiri çıkarmak için dalgıç getirilip, dört günlük bir çalışmadan sonra, demir ve zinciri çıkarılabildi. Giden kumandan daha ilk günden aranmıştı.

Bir seferinde, önceki kumandanımız ile İzmir Limanı’na giriyorduk. İzmir Limanı’nın girişi geniş gibi görünse de, her iki tarafı sığ olup, yalnızca ortada dar bir kanal vardır. Bu kanalı bilmek gereklidir. Zira bir seferinde Yavuz zırhlısı kanalın çok solundan geçmiş ve karaya oturmuştu. Kanala girmek için iyice karadaki dağlara doğru yaklaşıp, sonra iskele yönüne dönmek gerekiyordu. Eski kumandan beni daima köprü üstünde, yanında tutuyordu. Geminin seyir subayı ile kurmay başkanı harita üzerinde çalışarak, birbirlerinden farklı rotalar veriyor ve münakaşa ediyorlardı. Mühim zamanlarda gemi kumandanı daima köprü üstünde bulunurdu. Yine orada idi. Hangisinin verdiği rotanın doğru olduğunu kumandana sordular. Umursamadı bile, ‘Siz bulun’ dedi. Sonra bana anlatmaya başladı: ‘Dağın tepesinde ‘Tree Sisters’ isimli üç tepe vardı. O üç tepenin önünde de ‘Two Biraderler’ adı ile haritalarda kayıtlı iki tepe daha bulunuyordu. Limana girmek için, iki tepenin soldakini pruvaya alıp gideceksin. İlerledikçe, ‘Üç Kız Kardeşler’ teker teker iki tepenin arkasında kaybolmaya başlar. Tam üçüncüsü de kaybolunca, iskeleye doğru dümen kır, kanalın tam giriş hizasına gelmiş olursun’ dedi. Öyle yaptık. Seyir subayının ve kurmay başkanın telaşı bir işe yaramadı.

İzmir’e gelişimiz 9 Eylül Kurtuluş Bayramı içindi. Büyük bir sevgi vardı bizlere. Resmi geçit yaptık. Yollarda başımızdan şeker ve çikolatalar atıyorlardı. Merasimin başlaması için Fuar’ın 9 Eylül Kapısı önünde beklerken, onlarca kişi ayran, limonata, su ve gazozları kasalarla getirip, ikram ediyorlardı. Merasimdeki resimlerimi hâlâ saklarım bir yerlerde.

Döneceğimiz gün, çektiğimiz resimleri almaya gittim. Daha yapılmamıştı. İlgili kız ‘Adresinizi verin, ben yollayayım’ dedi. Ben de ‘Sultanahmet’ diye başladım. Kız defterine Bay Sultan Ahmet yazarak adresi söylememi bekledi. Beni sultan olarak gördüğü için teşekkür ettim ve ona Sultanahmet’in İstanbul’da bir semt olduğunu anlattım.”

(Geçtiğimiz aylarda yayınlanan ‘Geçmiş Hayatların İzinde’ isimli anı-romanımdan kısa bir bölüm daha. Kitap İzmir’de Kıbrıs Şehitleri Caddesindeki Yakın Kitapevinden, Ankara’da Dost ve Turhan Kitapevlerinden, Datça’da La Flaneur Kitapevinden, internet kitapçılarından ve kanguruyayinlari.com.tr den temin edilebilir!)

Murat Hiçyılmaz / [email protected] yahoo.com

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Murat Hiçyılmaz - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Hürriyeti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Hürriyeti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Hürriyeti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Hürriyeti değil haberi geçen ajanstır.



İZMİR MARKALARI

Şehir Markaları arasındaki yerinizi alın, fırsatı kaçırmayın

+90 (232) 246 82 46
Reklam bilgi

Anket 2019’un en başarılı belediye başkanı sizce hangisiydi?