Kapkara Ordular Geçiyordu Çok Uzaklardan…

“Okumak rüyalarıma giriyordu, fakat babamın zoru bunu imkansız kılıyordu. Beraber çalışıyorduk. Zamanın en zenginlerinden olan Mensucat Santral’in sahiplerinin dükkanları da bizim işyerimiz dahilinde idi. Dedeleri olan Halil Ali Bezmen çok muhterem bir insandı. Bütün tüccarlar varlık vergisini ödeyebilmek için stoklarını satıyordu. Bezmen’lerin elinde ise çok miktarda İngiliz kupon kumaşı vardı. Bunları üç metre olarak altmışbeş liradan satıyorlardı. Mağazanın önü her gün yüzlerce insanla dolar, birbirleri ile kıran kırana savaşırlardı. Çünkü altmışbeş liraya alınan kumaşa hemen yüzelli lira ile müşteri vardı. Beni tanır ve severlerdi. Arka kapıdan gizlice bana da en azından bir veya iki kupon verirlerdi ve babam hemen onları yüzelli liradan satar, o gün akşama kadar dahi beklemeden, meyhaneye giderdik.

Dört yaşından itibaren meyhanelerde beraber dolaştık. O içtikçe, ben ondan ve içkiden nefret ettim.

Haminnemin ölümünden sonra, Ankara’da memurluk yapmakta olan küçük halam gelerek evden hisse istedi. O kışı güç bela atlattık. Almanlar Avrupa’nın altını üstüne getiriyorlardı. Türkiye’de ise, varlık vergisi krizi tüccarı şaşkına çevirmişti. İki sene okula ara vererek, babamla birlikte çalıştım. 1943 senesi Ağustos ayında, İstanbul’dan ayrılarak Mersin’de bulunan Deniz Astsubay Okulu’na gittim. Artık benim için yeni bir hayat başlamıştı.

Her ne kadar ailemden ayrılmış isem de, okuma şevki üzüntülerimi gideriyordu. O vakitler İstanbul-Mersin arası yolculuk üç günden fazla sürüyordu. Harp devam ettiği için, trenler kıtalarına gönderilen askerlerle dolu idi. Askerler boş yük vagonları ile gönderiliyordu. Vagonlarda tuvalet dahil, hiçbir şey yoktu. İhtiyaç molaları ise Konya ovası gibi boş ve kırsal arazilerde trenin durup beklemesi ile oluyor, her molada askerler trenden inip ovaya dağılarak ihtiyaçlarını görüyordu. Bizler talebe olduğumuz için, normal üçüncü mevki vagonlarda idik. İstanbul’a tatil izni için gelen talebelerle yeni başlayacak olanlar, hep birlikte gidiyorduk.

Sonunda nihayet Mersin’e vardık. Müthiş bir sıcak vardı ve çok ağır bir susam ve keçiboynuzu kokusu havayı kaplamıştı. Okul şehrin biraz dışında, yürüyerek on dakikalık bir mesafedeydi. Toros Dağları bir perde gibi okulun bir kilometre kadar arkasında, ikibin metreye ulaşan yüksekliği ile sanki ‘Bir daha İstanbul’u zor görürsünüz’ der gibi, uzanıp gidiyordu. Daha onyedi yaşında idim.

Okulun arkasında tren yolu vardı ve tren yolu ile okul bahçesini sadece bir tel örgü ayırıyordu. Çok uzaklardan, Tarsus’a yakın bir yerden, kapkara orduların geçtiği Gülek Boğazı görünüyordu.”

“Kapkara ordular mı dedin dede?”

“Kapkara ordular…”

“Nasıl yani, bildiğimiz ordular mı bunlar, yoksa kuş sürüleri, karanlık bulutlar falan mı?”

“Kapkara ordular işte!”

“Okulun Mersin’e bakan tarafında Turyağ fabrikası ile yan yana idik. Bahçenin ön tarafı neredeyse beşyüz metre uzakta olup, denize paralel giderdi ve etrafta hiç bina yoktu. Tarsus-Mersin yolu önümüzden, deniz tarafından geçerdi.

Bahçe okaliptüs ağaçları ile çevrili olup, bu ağaçlarda bukalemun dahil, her türlü haşarat vardı. Evvelce bataklık olan buraları, bu ağaçlar sayesinde kurutulmuş. Dershanemiz yatakhane binasından ayrı olup, yeni yapılmış ve uzun bir koridorun iki tarafına yerleştirilmiş sınıflar ile müdür ve öğretmen odalarından müteşekkildi. Okula gelir gelmez bize günlük elbise ve çamaşır, ayakkabı, şapka verdiler. Sivil elbiselerimizi aldılar ve okulun hemen yan tarafında hamamda yıkanıp, verdikleri elbiseleri giymemizi söylediler. Sabahın erken saatlerinde başlayan bütün bu işler bitene kadar yemek vakti de gelmişti. Yemekhane, yatakhane ve dolaplarımızın bulunduğu binanın altında idi. Burası demir putrellerle ve taşlarla yapılmış, çok eski fakat çok sağlam bir bina idi. Deniz tarafındaki yüzünde onlarca top mermisi yaraları vardı ki, bunlar herhalde Birinci Dünya Savaşı’ndan kalma idi.

Bahçede okaliptüs ağaçlarının altında geniş banklar vardı. Ben de, yemekten sonra uzun tren yolculuğunun yorgunluğuyla, kendime gölgelik bir bank seçerek yattım. Uyumuşum. Ben uyurken güneşin yönü değişmiş ve yüzüme vurmuş. Uyandığımda burnum kaşınıyordu, elimle burnumu tutunca bütün elim kan içinde kaldı. Güneşte elli dereceyi bulan Mersin sıcağı kanama yapmıştı. Dört sene kadar, ara sıra olmak üzere, burnum devamlı kanadı. Mezun olduktan sonra İstanbul’a döndüğümde, geldiği gibi, kendiliğinden geçti.

Dersler başlamıştı. Kumkapı Ortaokulu’ndaki talebelerin serkeşliğine rağmen, hocaların çok kaliteli oluşu, bana büyük fayda sağlamıştı. Diğer talebelerin öğrenmeye çalıştıklarını, ben çoktan öğrenmiştim. Bütün hocalar beni fark etmişti. Bilhassa fen derslerim hep on numara idi. Çok zaman beni sınava bile sokmayarak, talebeleri kontrol etmemi isterlerdi.

O seneye kadar sınıf birincileri Deniz Lisesi’ne gidebiliyordu. Amma kara talihim benimle birlikte Mersin’e de gelmiş ve o sene bu imtiyaz kaldırılmıştı. Okuma zevkim biraz kırılsa da, yine sınıfta birinci idim. Akşamları üç ila beş saatleri arası müzakere vardı. Bu müzakerelerde bizim hocalarımız Deniz Lisesi’ne gider, onlarınkiler de bize gelirdi. Sonucu olmayan çok zor problemler bularak onları öyle bunaltırdım ki, bizim hocalara dert yanarak, beni çok başarılı bulduklarını söylemişler.

Sınıf müdürümüz Binbaşı Rıdvan Pekkan’dı. Yani, Ajda ve Semiramis Pekkan’ın babaları. Zaman zaman okula gelirler, bahçede bulunan salıncaklarda sallanırlardı. Anneleri de çok güzel bir kadındı. Sevenleri ve sevdikleri pek çoktu.

Bir gün yanımızdaki Turyağ fabrikası tamamen yandı. Zaten küspe kokusundan durulmazdı, yanınca daha da kötü oldu. Bulut gibi karasinek üremişti. Yemekhaneye girdiğimizde, daha evvel tabaklara doldurulmuş yemeklerin üstüne konup orada kalan onlarca sineği kaşıkla atarak, kalan yemeği mecburen yerdik. Yemekler çok güzel ve çeşitli çıkıyordu. Yalnız, o karasinekler olmasa idi…”

(Geçtiğimiz aylarda yayınlanan ‘Geçmiş Hayatların İzinde’ isimli anı-romanımdan kısa bir bölüm daha. İzmir’de Kıbrıs Şehitleri Caddesindeki Yakın Kitapevinden, Ankara’da Dost ve Turhan Kitapevlerinden, Datça’da La Flaneur Kitapevinden, internet kitapçılarından ve kanguruyayinlari.com.tr den temin edilebilir!)

Murat Hiçyılmaz / [email protected] yahoo.com

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Murat Hiçyılmaz - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Hürriyeti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Hürriyeti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Hürriyeti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Hürriyeti değil haberi geçen ajanstır.

01

Prof Dr Ramazan İnci - Tebrik ederim! Ne güzel hatıralarınızı yazmak! Dönemin sosyoloji kültürel panoramasını ne güzel özetlemişsiniz????

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 30 Haziran 07:45


İZMİR MARKALARI

Şehir Markaları arasındaki yerinizi alın, fırsatı kaçırmayın

+90 (232) 246 82 46
Reklam bilgi

Anket 2019’un en başarılı belediye başkanı sizce hangisiydi?