Ne vakit sıcak bir ekmek bulsam, tok bile olsam ucundan birazını koparıp yerim…

“İkinci Dünya Savaşı Almanların Polonya’ya saldırması ile başlamıştı. Türkiye Cumhuriyeti daha onbeş senelik idi ve bir yandan da Osmanlıdan kalma borçlarını ödüyordu. Birinci Dünya Savaşı’nı yaşamış idareciler, ileride neler olabileceğini düşünerek, çektikleri yokluklara tekrar düşmemek için tedbirler almaya başladılar. Daha başlangıçta yiyecek sıkıntısı baş göstermişti. Harp vurguncusu, harp zengini diye bir deyim vardı; ellerinde malı olan tüccarlar, karaborsa yapabilmek için mallarını saklıyorlardı. Bu arada şeker ve buğday unu iyice azalmıştı. Harbe girmememize rağmen, elimizdekilerin bir kısmını harptekilere yolladığımızdan, bizler sıkıntıya düşmüştük. Bizim evde herkes çay tiryakisi idi. Evvela şeker bitti. Şekercilerden akide şekeri alarak içmeye başladık. O da bitti. Bu sefer lokum aldık. Şekerciler tamamen boşalınca, çaresiz kalarak çayımızı çekirdeksiz kuru üzüm ile içtik.

Ekmek meselesi de aynı idi. Fırınların önü mahşer gibi kalabalık olur, saatlerce ekmek çıkması beklenir, çıkınca da itişmeler ve kavgalar başlardı. Bu kalabalığa giremeyen ihtiyarlar ekmek alamazdı. Sonraları ekmek karneyle verilmeye başlandı. Ağır işçinin hakkı günde 450 gram, diğer herkesinki 300 gram idi. Fişleri muhtarlar nüfus kağıdına göre verir ve nüfus kağıdına ‘şu tarihli ekmek karnesi verildi’ diye yazılırdı.

Tamamen bir köy gibi olan Sultanahmet’teki evimizin etrafı binalarla dolmuş, sıkıcı bir hava gelmişti. Mahalledeki çocuklar da beni yadırgamışlardı. Bir müddet böyle geçti. Yavaş yavaş birbirimize alışmaya başlamıştık, yalnız mahallenin eski tabii güzelliği de artık kaybolmuştu. Arkadaşlarımın hemen hepsi İstanbul Erkek Lisesi’nin orta kısmında veya Cağaloğlu Ortaokulu’nda okuyorlardı. Onların okulları evlerine çok yakındı ve okulda da bir araya gelebiliyorlardı. Ben ise her sabah tramvay yolunu takip ederek Beyazıt’a kadar çıkıp, Azak Sineması yokuşundan aşağı doğru inerek, yokuşun sonunda, sol tarafta olan kiliseden bozma okuluma gidiyordum.

Hocalarımız çok değerli idi. Her bilgiyi sınıfta öğretirler ve dinleyen talebe için evde kitap okumak ihtiyacı kalmazdı. Lakin, talebelerin çoğu serkeş ruhlu idi. Aşağı yukarı hepsi sigara ve içki içerdi. Okul ve sınıf arkadaşlarımı daha iyi anlamanız için, küçük bir olay anlatayım: Daha yeni başlamıştık, yani orta birde idik. Okulda çakı taşımak yasaktı. Bir gün erkek hocalardan biri elinde bir kalem ile sınıfa girdi ve ‘Çocuklar kimde çakı var, verin de şu kalemimi yontayım’ dedi. Biraz da yaranmak için, bütün sınıf çakılarını çıkararak hocaya uzattı. Bunun üzerine hoca da ‘Kimse kımıldamasın’ dedi ve çakıları toplamaya başladı. Tam bu iş bitmeye yakındı ki, arka sıralardan bir gürültü geldi ve ağır bir şey yere düştü. Gürültünün geldiği sırada Baki isminde, Kumkapı’da balıkçılık yapan, bizlerden de iki üç yaş büyük olan bir arkadaşımız oturuyordu. Aynı sınıfta iki senedir okuduğundan, tecrübeli idi. Hocanın asıl niyetini anlamış, çakı isteyince ‘Vermeyin, göstermeyin’ diye bağırmıştı. Fakat o telaş ile tabancasını saklamak isterken, yere düşürmüştü. Tabii, tabanca da gitti. Bu olaydan altı ay kadar sonra, Kumkapı’da bir kavgada birini öldürerek hapse girdiğini duyduk. İşte, okulda çoğunlukta olan bu tip talebelerle birlikte okuyordum.

Bizim okula benzer, bir de Gelenbevi Okulu vardı yanlış hatırlamıyorsam.

Okul paydoslarında okulun bahçesinde ‘Yeni Hayat’ satardım. Seksen kuruşa aldığım bir kutunun içinde yüzyirmi adet vardı. Tanesini bir kuruştan satarak, kırk kuruş kazanırdım. Öğleden sonraları da müzakerelere katılmaz, Çarşıkapı’da resim ve ayet satarak eve faydalı olmaya gayret ederdim. Geceleri de babama içki taşıdığımdan, ders çalışmak şöyle dursun, kitabın yüzünü bile görmezdim. Zaten babam çok zaman beni okula göndermez, kendisi ile çalışmaya götürürdü. Buna rağmen, derslerim çok talebeden daha iyi idi.

Bir gün okula giderken, şimdiki Adliye Sarayı’nın sırasında, caddede bir fırının önünden geçiyordum. Ekmekler daha fırından yeni çıkmıştı, mis gibi maya kokuyordu. Ama ekmek artık vesika ile verildiğinden, her isteyen alamıyordu. Bu sebeple, fırın sahipleri hep arada kalıyordu. O fırının sahibi de beni tanırdı. ‘Sıtkı abi, ne olur bana bir ekmek ver, kaç kuruş istersen vereyim’ dedim. En az on dakika yalvarmama rağmen ‘Beni tutuklarlar’ dedi ve veremedi. Aradan yetmiş-seksen yıl geçti herhalde, ne vakit sıcak bir ekmek bulsam, tok bile olsam ucundan birazını koparıp yerim.”

(…)

(Geçtiğimiz ay yayınlanan ‘Geçmiş Hayatların İzinde’ isimli anı-romanımdan kısa bir bölüm. İzmir’de Kıbrıs Şehitleri Caddesindeki Yakın Kitapevinden, Ankara’da Dost ve Turhan Kitapevlerinden, Datça’da La Flaneur Kitapevinden ve kanguruyayinlari.com.tr den temin edilebilir!)

Murat Hiçyılmaz / [email protected] yahoo.com

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Murat Hiçyılmaz - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Hürriyeti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Hürriyeti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Hürriyeti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Hürriyeti değil haberi geçen ajanstır.

01

Meltem Şenlen - O yıllarda Türk halkı hep birlikte aynı sıkıntıları, heyecanları paylaştığı için toplum birliği varmış. Bu yüzden benzer hikayeler her ailede var. Şimdiki gibi ayrı ayrı havalarda değilmişiz.

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 18 Haziran 11:57


İZMİR MARKALARI

Şehir Markaları arasındaki yerinizi alın, fırsatı kaçırmayın

+90 (232) 246 82 46
Reklam bilgi

Anket 2019’un en başarılı belediye başkanı sizce hangisiydi?