1938 sonları, yalnızca bir evde radyo var…

Sene 1938 sonları, Atatürk ağır hasta, mahallede yalnızca bir evde radyo var

“Hımmm… Kadırga’yı anlatıyordum, değil mi? Şimdi de Sultanahmet’e gidelim bakalım, orası ne alemde?

Sene 1938 sonları, Atatürk ağır hasta, mahallede yalnızca bir evde radyo var. Sesi sonuna kadar açılıyor ve mahalle sakinleri pencerenin altında merakla haberleri dinliyor. İkinci Dünya Savaşı başlamak üzere. Atatürk’ün özel berberi iki ev ilerimizde oturmakta. Her gün eşinden sağlığı hakkında bilgi almaktayız. Ve nihayet acı haberi duyduk. Sadece Türkiye değil, bütün dünya ağlıyordu onun için.

Babamın işleri bozulduğundan, evde trikotaj yapmaya başlamıştık. O sabah biten işleri Mahmutpaşa’ya götürüyordum. Tam Cağaloğlu’na vardığımda, bir gazete satıcısının ‘Atatürk’ün öldüğü yazıyor!’ diye bağırarak geldiğini gördüm. Benim hemen önümde yürümekte olan, bozkurt armalı kasket giymiş üniversiteli üç talebe gazete satıcısını yakaladılar ve ‘Şunu iyice kafana sok; Atatürk asla ölmez. Hiç olmazsa Atamızı kaybettik diye bağır!’ diye uyardılar.

Onu kaybettikten sonra Türkiye’de her şey değişti. Hatta dünyada bile. İkinci Dünya Savaşı’yla birlikte, geçmişte birçok kere yaşadığımız, yüzlerimizin kolay kolay gülmeyeceği günler yine geri gelmişti. Tabii, bindikleri dalı kesiyor olmalarına rağmen, elde ettikleriyle avuçlarını ovuşturmakta olan savaş vurguncusu çıkarcılar ve fırsatçılar hariç!

Artık çok partili döneme girilmişti. Plan diyenlere karşı, yeni kurulan partiler ‘pilav’ diyordu. Halk savaş yorgunluğu içinde ve açtı. Pilav onlara plana göre çok daha cazip gelmişti. Bir de Varlık Vergisi çıkınca, halk hükümetten tamamen soğudu ve 1950 seçimlerinde iktidar yeni ellere teslim edildi.

Ama sonra, Varlık Vergisinden çok daha ağırları geldi. Hep kemer sıkma politikaları ile bugünlere gelindi, fakat durum iyileşeceğine daha kötüye gitti ve halen de gitmekte. Birinci savaşta bizimle birlikte mağlup olan Almanya, İkinci Dünya Savaşı’nda da yenildi, ancak beş sene sonra toparlanıp tüm dünya ile yeniden rekabet edebilir duruma geldi. Biz ise, onca yıl geçti, kemeri bile olmayan belimizi hâlâ sıkıyoruz.”

Kaşları çatılmış, yüz çizgileri derinleşmişti bunları söylerken. Sustu. Komodindeki bardağa uzanmaya çalıştı titreyen elleriyle. Nadya’nın yardımıyla birkaç yudum içti sadece. Gözleri o gizemli noktada sabitlenmiş, hırıltılı nefesler aldı ardı ardına, sonra birkaç kuru öksürükle boğazını temizledi elinden geldiğince, sakinleşti.

“Neyse, konumuz siyaset değil.

Babamın işleri bozulduktan sonra Sultanahmet’e, tekrar babaannemin evine taşındığımızdan bahsetmiştim. Çocukluğumdaki o mahalle tamamen değişmiş, boş arsa ve kırlık olan yerler binalarla dolmuştu. Yeşil Konak’ta otururken babaannemin evine çok yakındık, aramızda elli adımlık bir mesafe vardı. Haminne derdim ona, bana çok düşkündü, ben de onu çok severdim ve her zaman ona giderdim.

Haminnem yanan önceki evinin arsası kadar bir yeri tahta perde ile çevirmişti. Buradaki bir sürü kümeste yüzelliye yakın tavuk besliyordu. Sokakta sadece dört veya beş ev vardı. Bizden başka ‘Parçala Behçet’ namıyla meşhur aktör Behçet Nacar’lar, Olimpiyat şampiyonu güreşçi Yaşar Erkal’lar ve daha birkaç aile. Yaşar Erkal şampiyon olmadan önce keçi besler, keçilerini bu çevrede otlatırdı. Artık buraların nasıl bir kırsal alan olduğunu siz tahmin edin.

Sokağın karşı tarafında hiç ev yoktu. Otlarla kaplı bu arazinin zemin seviyesinden aşağısı Bizans’tan kalma kemerlerle dolu idi. Buralarda bir zamanlar domuz beslenirmiş ki, o havaliye verilen ‘Domuz Damı’ ismi taa o zamanlardan kalmış.

Karşımızda hiç bina olmadığından, tamamen denizi görürdük. Akşam çayımızı burada içerdik. Tavuklarımız da burada yayılırdı. Nisan ayı gelince burası ebegümeci, ısırgan ve benzeri yenebilir otlarla dolardı. Annem bunları orada tavuklar geziyor diye beğenmez, sarayın içine giderek, otlarını oradan toplardı. Şehrin göbeğindeydik, ama tam bir köy havası ve yaşamı vardı kısaca.

Sarayın Dördüncü Ahmet Çeşmesi’nin oradaki kapısından girilince, sol taraf Askeri Müze idi ve her akşam mehter takımı çıkar, marşlar çalardı. Bunları dinlemeyi ve seyretmeyi çok sevdiğimden, haminnem beni sık sık götürürdü. Müzenin karşı tarafından yokuş aşağı inen bir yol vardı ve sonunda Askeri Hastaneye çıkardı. Bu yolun sol tarafı ise sebze ve meyve bahçesi idi. Burasını mübadil olarak gelen Arnavutlar kullanırdı. Daha ileride sahile açılan bir kapı vardı. Son gördüğümde duruyordu halen. Burada da bir balıkçı ailesi otururdu. Mayıs ayı gelince uskumru yağsız kalır, çiroz olması için çardaklara ipler ile asılırdı. Kokusu çok güzel olurdu. Ayrıca, piknik de yapılırdı. Buz gibi akan tatlı bir suyu vardı.

İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması ile buralara uçaksavar topları konuldu ve askeri saha olduğu için, bu cennet gibi yere giriş yasaklandı.

Aynen bunun gibi, bir sebze bahçesi de Cankurtaran’da vardı. At arabasına veya atların ve eşeklerin iki yanına asılan küfelere doldurdukları sebzeleri satmak için sokak sokak dolaşan bahçıvanlar ‘Süt akıyor kabaktaaan’ diye bağırır, hakikaten en fazla yarım saat evvel koparılmış domatesler buğulu, kabaklar ve hıyarlar çiçeği burnunda ve diğer tüm sebzeler de körpecik olurdu. Lezzetleri ise, bugün için tarifi mümkün değildir, çünkü hakiki gübre ile gübrelenir, maden suyu niteliğindeki sular ile sulanır ve motorlu vasıta olmadığı için egzoz dumanından müteessir olmazlardı.

Birkaç yıl sonra, evimizin karşı sırası yeni yapılan evler ile kapanmış ve deniz de görünmez olmuştu. Yirmidört saat esen Boğaziçi rüzgarı ise kısmen kapanmıştı. Evin bahçe olarak kullandığımız bölümüne de yeni binalar yapılmış, sadece küçük bir kısmı kalmıştı. Bu arada haminnemin tavuklarının çoğu eskiden hiç olmayan tavuk vebasına tutularak ölmüş, en fazla onbeş tanesi kurtulabilmişti.

Yine de, bütün bunlara rağmen, her şey bugünlere göre çok daha tabii ve güzel idi.”

(…)

(Geçtiğimiz ay yayınlanan ‘Geçmiş Hayatların İzinde’ isimli anı-romanımdan kısa bir bölüm. İzmir’de Kıbrıs Şehitleri Caddesindeki Yakın Kitapevinden, Ankara’da Dost ve Turhan Kitapevlerinden, sozcukitabevi.com ve kanguruyayinlari.com.tr den temin edilebilir!)

Murat Hiçyılmaz / [email protected] yahoo.com

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Murat Hiçyılmaz - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Hürriyeti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Hürriyeti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Hürriyeti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Hürriyeti değil haberi geçen ajanstır.



İZMİR MARKALARI

Şehir Markaları arasındaki yerinizi alın, fırsatı kaçırmayın

+90 (232) 246 82 46
Reklam bilgi

Anket 2019’un en başarılı belediye başkanı sizce hangisiydi?