Son Dakika
21 Ağustos 2018 Salı

LEYLA HİCRAN (Öykü – 1 -)

Doğumumdan on yıl önceydi. Peder Dimitri, yardımcısı genç Papaz Nikola, bir de ben, Sakız Adası’nın Anadolu’ya el uzattığı güney kıyısından annemi, anneannemi, dayılarımı ve teyzemi yolcu ediyorduk.

25 Mayıs 2018 Cuma, 11:12
LEYLA HİCRAN (Öykü – 1 -)

1922 yılının Aralık ayı başında ılık, sakin bir geceydi. Sabaha karşı da denebilir. Çünkü gökyüzü yavaş yavaş ağarıyor, deniz rengine kavuşuyordu!
Gecenin bitişini izlediniz mi hiç? Uzun sürer, bıktırır beklemekten ama ışığın doğumudur bu. Işık incedir, alıngandır, karanlığın kabalığı karşısında kırılır. Oysa akşam birden çöker, gecenin zorbalığı her yeri kaplar. Beynimizle gözlerimiz arasındaki ilişki bozulur, biçim biter, renk biter, kalem biter!
Kalem bitmez!
Kalem ışıktır karanlığa direnir, yazar, anlatır, açıklar! Kalem yüreklerimizi birbirine bağlar!
Kalemleri seviniz!
Doğumumdan on yıl önceydi. Peder Dimitri, yardımcısı genç Papaz Nikola, bir de ben, Sakız Adası’nın Anadolu’ya el uzattığı güney kıyısından annemi, anneannemi, dayılarımı ve teyzemi yolcu ediyorduk. Annem on altı yaşında, siyah saçlı, beyaz tenli, güzeller güzeli bir genç kızdı. Gecenin bu saatinde tir tir titriyor, biraz da ağlıyordu. Az sonra kayığın yanından denize sarkıp kusmaya başlamasın mı?
Kayıkçı Manoli bir yandan yelkenleri açıyor, öte yandan anneme sesleniyordu:
“ Vre ne çabuk kusmaya başladın? Biraz açılalım da göreceksin o zaman!”
Anneannem Sakızlı Terzi Fatma Hanım:
“ Yapma bre Manoli!” diye çıkışıyordu. “ Neden korkutuyorsun çocuğumu?”
Manoli gülüyor, sesi karanlık kıyılara çarparak, binlerce kahkahaya bölünüyordu!
Oysa gülmenin sırası değildi. Ben elimi kaldırmış, henüz oluşmamış bile olsa, bu yazıları yazan elimi, anneme:
“ Güle güle!” diyecektim. “ On yıl sonra buluşuruz!”
Arkamızdan bir kadının koşarak geldiğini gördük. Hem koşuyor, hem olanca sesiyle bağırarak:
“ Beni de alın, beni de götürün, bırakmayın beni burada!” diyordu.
Dönüp baktık, Utçu Aliye’ydi!
Aliye güzel bir kadındı. Düğünlerde ut çalıp şarkılar söyler, nazlı kadınları oyuna kaldırırdı. En sevdiği oyun havası İzmir Kordon Zeybeği idi. Bu ezgiyi çalarken iyice coşup, kendinden geçerdi. Övgüsünü çok duyduğu İzmir’i görebilmek için, neler vermezdi ki! Oysa kimsesi kalmamış, anasını babasını çoktan yitirmişti. Bir evin bir kızı olarak büyütmüşler, Fransız okullarında okuttuktan sonra çekip gitmişlerdi işte. Güzelliğin bir insana ceza da olabileceğinin açık seçik örneğiydi. Başına ne gelmişse, güzelliği yüzünden gelmişti!
Mihali’yi çok sevmişti. Kıvır kıvır saçları, uzun siyah kirpiklerinin süslediği gözleri ve hepsinden önemlisi ses tonu. Mihali’nin sesi erkek türünde ender rastlanan bir çağlayandı. Rumcayı olsun, Türkçeyi olsun düzgün konuşuyor, özellikle Safo’nun şiirlerini okumaya başladığında, Aliye hep ağlıyordu.
“ Neden ağlıyorsun?” diyordu. “ Amacım seni üzmek değil ki!”
“ Biliyorum!” diyordu genç kadın. “ Sesin beni büyülüyor. Ne dediğinden çok, nasıl dediğin beni etkiliyor. Babam Kuran okurken de ağlardım. Oysa ne dediğini anlamaz, melodiye sözleri ben yakıştırırdım. Hepsi de duygusal sözlerdi bunların!”
Aliye on sekizinde yedi vurgunu, aslında vurgunu yiyen Mihali idi. Süngere dalıyor, torbasında deniz dibinden topladığı ganimetlerle çıkıyordu yüzeye. İşi süngercilikti. Bir sabah onu baygın çıkardılar kayığa. Kulaklarından kan sızıyor, zorlukla nefes alıyordu. Akşama varmadı, öldü! Konu komşu:
“ İyi oldu!” diyordu. “ Anası babası göçünce kız şaşırdı. Bunca Müslüman dururken, git bir gavura tutul. Bak, Allah bile razı gelmedi!”
Oysa razı gelmeyen, denizin derinlikleriydi!
Mihali’yi bir ben kurtarabilirdim. Denemedim mi sanıyorsunuz? Suya dalıp, kulağının ucuna oturdum:
“ Yeter!” diyecektim. “ O süngerin güzelliğine kapılma. O sünger değil, seni ölüme çağıran bir aldanış!”
Diyemedim!
Kırmızı bir balık yuttu beni. Onun için kırmızı saçlı doğdum, onun için her kırmızı balık beni telaşlandırır. Arada sırada balık gibi kokuyorsam, ondan mı acaba?
Aliye bir daha ‘ İflah ‘ olmadı, komşular böyle diyordu:
“ Bu kız adam olmaz artık!”
“ Adam olmayı isteyen mi var?” diye soruyordu Aliye. Günlerce, aylarca ortalıkta görünmüyor, kimileri:
“ Evde!” diyordu, “ bir başına oturuyor. Ne yemek yiyor, ne su içiyor. Varsa yoksa Mihali’nin fotoğrafları. Diyorlar ki; fotoğraflarla yatıyormuş geceleri!”
Bazıları da:
“ Hadi canım!” diyordu. “ Geçen gece Vrangala Yokuşu’nda görmüşler, delikanlılarla dağa çıkıyormuş!”
İnsan değişken bir canlı, aylarca ortalıkta görünmeyen Aliye, bir gün çıktı gizlendiği kovuktan. Hem de nereye? Düğünlerin, şenliklerin tam ortasına! Bunca zaman insan yüzü görme, alış buna, sonra tüm geçmişinin acısını çıkarırcasına at kendini kalabalığın içine!
Bu çelişki değil midir? Elbette çelişkidir ama insan başka nasıl açıklanır? Ne yaptı Aliye? Yıllarca düğünlerde ut çaldı, türkü söyledi, insanları eğlendirerek geçmişini unutmanın çarelerini aradı. Ya da sonsuz yasını, başkalarının sevincinde gizledi. Kısaydı oysa geçmişi, üç kişiden oluşuyordu: Annesi, babası ve Mihali. Mihali’yi unutamıyordu. Alıyordu udunu kucağına, İzmir Kordon Zeybeği’ni çalıyor ve Mihali oynuyordu. Bir daha, bir daha çalıyor, Mihali yine oynuyordu. Günahı boynuna, her akşam başka bir adamla eve kapandığını söylüyorlardı ama sorduklarında:
“ Yabancı değil!” diyordu. “ Mihali, hepsi Mihali! Yaşasaydı kocam olacaktı!”
Kayıkçı Manoli kıyıdan epeyce açılmış olan sandalın içinden:
“ Hade vire orospu!” diye bağırdı. “ Sakız sana yetmiyor mu?”
Biz, yaşlı ve merhametli Peder Dimitri, genç Papaz Nikola, bir de ben şaşırmış dönüp Aliye’ye bakmıştık. Peder Dimitri’nin şaşkınlığı kısa sürdü, Kayıkçı Manoli’ye seslendi:
“ Vire Manoli, seni Aziz Bakire korusun! Bir sevap daha eklemek istemez misin ömür defterine? “
Manoli karşı çıktı:
“ Bırak bırak Peder!” dedi. “ O, bu kayığa yakışmaz!”
“ Bunu Yaratıcı bilir!” dedi Peder. “ Biz karar veremeyiz. Çünkü Tanrı ile Kul’un arasına girmeye yetkimiz yoktur!”
Anneannem:
“ Bire Manoli!” dedi, sesi titriyordu. “ Peder doğru söylüyor, dön alalım şu zavallıyı da!”
Siz bakmayın Kayıkçı Manoli’nin bıyıklarına. Aslında yüreği yufka, ne söylerse söylesin hepsi dilinde. Balıktan her dönüşünde nasıl konuşur kedilerle, nasıl bölüştürür haklarını onlara? Sorduklarında:
“ Bu kedilerin duaları koruyor beni!” demez mi?
Kayığa binince Anneanneme sarıldı Utçu Aliye:
“ Bire Fatma Hanım!” dedi. “ Sevmezsin beni bilirim ama eksik olma!”
Doğru, Anneannem haz etmezdi Aliye’den:
“ Hadi Müslümanlar neyse ne de, utanmaz mısın, bir de gavurlarla ha?” diye çıkışırdı.
“ Aman bire Fatma Hanım!” derdi Aliye, düğünün en oynak havasını çalarken söylerdi: “ Fazlalığı iki santim et parçası!”
“ Tüh utanmaz!” diyerek bağırırdı Fatma Hanım. “ Kız seni topraklar kusacak!”
(DEVAM EDECEK…)

CAVİT KÜRNEK

24 Mayıs 2018, ÇEŞME

eskisehir escort ankara escort escort samsun escort bayan bursa

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir