Son Dakika
21 Temmuz 2018 Cumartesi

KÜR’DEKİ BEBEK

Yunan gavuru Ödemiş’e girmeye başlayınca, halk yükte hafif pahada ağır eşyalarını yüklemişler hayvanlara, Bozdağ’a doğru kaçmaya başlamışlar. O zaman ben, kırkı bile çıkmamış taze bebekmişim…

01 Kasım 2017 Çarşamba, 18:31
KÜR’DEKİ BEBEK

13 Haziran 1998. Bozdağ’dan Ödemiş’e kıvrım kıvrım inen, baş döndürücü yoldayız.. Ahmet Tosun Bey, ben ve eşim ile birlikte Salihli’den Ödemiş’e gidiyoruz. Arabanın açık penceresinden giren ılık yaz esintisi, güzel kokusuyla, adeta hoş geldiniz diyor. Biraz daha aşağıya inip Birgi’ye doğru yaklaşmıştık ki arabanın içinde değil, sanki misk-ü amber bahçesindeyiz. Ahmet Bey’e takılıyorum.

-“Ahmet Bey, bu parfümü yeni mi aldın, yoksa yengemizden hediye mi?”

-“Yok canım, bu kokular yolun kenarındaki şu sarı çiçeklerden geliyor galiba! İsterseniz arabayı durduralım da biraz çiçek toplayalım, ne dersiniz?”

Bizim canımıza minnet. Birer demet, bu güzel kokulu ve adını bilmediğimiz çiçeklerden topladık, tekrar yola koyulduk. Ahmet Bey, bizi Abdullah Amcamın evine kadar arabayla iletiverdi. Biz elimizde çiçeklerle amcamın evine girerken, karşı evin penceresinde oturmakta olan yaşlı bir teyzenin sesi duyuldu.

-“Hoş geldiniz yavrularım!”

-“Hoş bulduk teyze!”

-“Kız gelin, o morukları nereden topladınız siz ?”

-“Hangi morukları teyze?”

-“Yavrum, demin arabadan inerken elinizde bir tutam sarı çiçek vardı ya!?”

-“Haa, onlar mı? Teyze çok yaşayasın sen emi! O çiçeğin adı moruk muydu? Biz de bu güzel kokulu çiçeğini ismini bir türlü çıkaramamıştık! Hatta, bizi buraya kadar getiren Ahmet Bey de sormuş anne-babasına ve dostlarına, bu çiçeğin adına ne Salihli’de ne de Ödemiş’de bilen omamıştı. Sen nereden biliyorsun bunun adını teyze? Hem moruk ismi de bu güzel çiçeğe hiç yakışmamış ama neyse!”

Sonradan adının Fadime olduğunu öğrendiğimiz.bu sevimli ihtiyar teyze, bir ”Ah!!” çektikten sonra, hikayesini anlatmaya başladı .

-“Ben, onüç yaşlarında, daha yeni yetme bir kız iken, Bozdağ’ın eteğindeki Tekke (Elmabağ) Köyü’ne ailece düğüne gitmiştik. O zaman araba mı var yavrum! Babam bizim emektar karakaçana, hediyelerin ve esvapların (giyecek) bulunduğu heybeyi yerleştirdikten sonra semerine de kendisi bindi, annem ile biz arkalarında yaya olarak gidiyoruz düğüne. Hani ”Kadın milleti gökte düğün olacağını bilse, merdiven kurup çıkmak istermiş!” derler ya, yol bize hiç koymuyor (zor gelmiyor), sevinç içinde yürüyoruz annemle. Yol kenarlarındaki bu sarı çiçeklerden epeyce topladım ve saç örgüsü örerek, başıma güzel bir taç yapıp taktım. Daha çiçeğin adını ben de bilmiyordum. İkindiye doğru Tekke’ye vardık!”

-“Teyze, sarı çiçekli tacın ile köyün oğlanlarını büyülemişsindir ?”

-“Düğün evi bizi yemekledi (yemek ikram etti), davullar zurnalar bir yanda, çengici kadınlar öbür yanda çalıp söylemeye başladılar. O zamanlar kadınlı erkekli düğün olmazdı şimdiki gibi. Erkek evinde erkekler, kız evinde de kadınlar çalar oynarlardı. Köyün kızlarıyla oynarken, bizim adam, yani şimdiki eşim Çoban Hasan, beni görmüş beğenmiş. Kızlarla köy çeşmesine suya giderken, önüme içinde sakız olan aynalı bir kutu atıldı. Baktım kutuyu atan bizim adam. Aldım yerden kutuyu, suratına doğru fırlatıverdim. Sonradan öğrendiğime göre, Hasan buna çok kızmış, arkadaşlarının yanında, beni kaçırmaya yemin etmiş. Daha sonra, yine Tekke’deki akrabalarımızın yanına gezmeye geldiğimiz bir günü kollamış ve beni akşamın karanlığında çeşme yolunda yakaladığı gibi atın terkisine attı ve gözden kaybolduk, ben korkudan hiç sesimi çıkaramadım. Sonunda evlendik, o gün bugün geçinip gidiyoruz işte. Yaş altmışsekiz!”

Altmışsekiz yaşında olduğunu işitince, aklıma Kurtuluş Savaşı öncesi Yunanlılar’ın Ödemiş’i işgal etmeleri geldi.

-“Teyze, sen Yunanlılar’ın Ödemiş’e girdikleri zamanı hatırlıyor musun?”

-“Yavrum ben pek bilmem amma annem-babam çok iyi bilirlerdi. O Yunan gavurları yüzünden, beni neredeyse kurda kuşa yem ediyorlarmış vallahi!”

-“Ne diyorsun sen teyze? Anlat hele şu hikâyeyi dinleyelim. Çok merak ettim, bu olay nasıl olmuş?”

-“Yoldan geldiniz, yorgunsunuz. Eskilerle başınızı ağrıtmayayım be yavrum!”

-“Olur mu hiç teyzeciğim! Bu hikâyeyi dinlemeden senin peşini bırakır mıyım hiç ?”

-“Pekiyi madem. Yunan gavuru Ödemiş’e girmeye başlayınca, halk yükte hafif pahada ağır eşyalarını yüklemişler hayvanlara, Bozdağ’a doğru kaçmaya başlamışlar. O zaman ben, kırkı bile çıkmamış taze bebekmişim. Babam önde, annem onun ardında ve ben de annemin sırtında belek içinde sarılı gidiyormuşuz. Babam hayli önde, annem ise çok yorulmuş, bir çeşme başında birazcık dinlenmek istemiş. Silah sesleri iyice yakınlaşınca korkmuş, beni sırtından indirmiş, derenin kenarındaki sık kürlerin (böğürtlenlerin) arasına beni saklamış ve babamın peşinden koşmaya başlamış.”

-“Kız Kezban çocuk nerede? Yoksa düşürdün mü koşarken ardımdan?”

-“Ne yapsaydım? Onu Yunan gavuruna mı teslim etseydim .Tire’de, Torbalı’da, Bayındır’da yakaladıkları masum bebekleri bile süngülerine takıp gezdiklerini duymadın mı sen Hasanım!?”

Yaşlı teyze, bunları anlatırken gözleri ve gözlerimiz doldu.

-“Pekiyi ne yaptın kızımızı ?”

-“Onu kürlerin içine sakladım, kimse bulamaz gayri kuzumu!”

-“Yahu sen deli misin? Küçücük bebeği nasıl kürlerin arasına saklarsın? Yunan bulamasa bile, kurtlar onu gece paramparça etmezler mi? Allah bize nur topu gibi bir evlat verdi, onu bile sahip olamadık be! Allah bizi taş eder, taş! Pekiyi, bebeği sakladığın yeri bulabilir misin?”

-“Tabii bulurum. Ben kuzumu kokusundan tanırım, kokusundan!”

-“Bak silah sesleri de kesildi, Galiba Yunan mocukları içtiler şarabı, uykuya daldılar herhalde! Hadi çabuk ol, geri dönelim de yavrumuzu kurtaralım, hadi!”

Teyzenin annesi, boynu bükük gözü yaşlı düşmüş babasının peşine, bir saat kadar geriye gittikten sonra, çeşmeye yaklaşınca, yere çömelmişler ve etrafı dinlemeye başlamışlar. Derken, bir ağlama sesi işitmiş anacığı ve oraya doğru koşmuş karanlıkta.

-“İbrahim, koş yavrumuz burada, koş!”

-“Yahu biraz sessiz ol, düşmanı mı uyandıracaksın sen yahu!?”

Babası da koşmuş ve kürlerin içinden bebeği almışlar, hızla geldikleri yere doğru gitmişler. Ama babasının, annesine olan öfkesi hala dinmemiş.

-“Ulan kadın, ver şu çocuğu bana! Tövbe, tövbe! Ya bu masumu, gece yarısı kurtlar çakallar yeseydi?”

Annesi, hiç sesini çıkarmadan çocuğu kocasına vermiş, hızla onların peşinden yürümüş.

-“Bozdağlarda bir yıla yakın kalmışız. Yunan gavuru Ödemiş’ten kovulunca, herkes gibi biz de evimize geri dönmüşüz. Sonraki yıllarda, dört erkek kardeşim daha dünyaya gelmiş ama evin tek kızı, kardeşlerimin tek ablası bendim.”

-“Bitti mi teyze?”

-“Eee, artık bana müsaade, amcan gelmiştir kahveden. Akşam da oldu, ben gideyim gayri, hadi kalın sağlıcakla!”

Kalktı, kapıdan çıkarken gülerek geri döndü.

-“Babamın dediği gibi, ya beni kurtlar, çakallar kapsaydı? Aman, boşveer! Yunan çakallarını eline düşmemişim ya! Haa, gelin kızım, o morukları vazoya koymayı unutma, bizim gibi hemencecik soluverirler bak! Hadi kalın sağlıcakla!”

Nereden nereye değil mi? Biz, o güzel sarı çiçeğin adını öğrenelim derken, asıl sarı çiçeğin hikâyesine dalıverdik. Ama çok ilginç bir hikâyeydi doğrusu.

Ali AKSAKAL

İzmir İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü
Kütüphaneler ve Yayımlar Şubesi Müdürü

 

eskisehir escortankara escortescort samsunescort bayan bursa

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir