12 Ocak 2019 Cumartesi, 11:38
Sedat Kaya
Sedat Kaya skaya@haberhurriyeti.com Tüm Yazılar

KIRLANGIÇLARIN YUVASI: KAMP ARMEN

“Dümdüz bir araziydi bizi alıp götürdüklerinde. Birkaç yüz metre ilerisinde de, henüz el değmemiş bir göl ve yanında tertemiz bir deniz. İlkokul iki ile beşinci sınıflar arasında okuyan çelimsiz öğrencilerdik, 20 kişi kadar. Koca bir yaz orada kamp hayatı yaşayacaktık güya… Ve kazmaya başladık önce. Kazdık çadır çubuklarını diktik, kazdık fidan diktik, kazdık kuyu açtık. Başımızda bir inşaat ustası ve biz 20 çocuk amele, kazdık temel attık ve bina inşa etmeye başladık. Yanı sıra kazdık kümes yaptık, ahır yaptık. İnanın o yıl hep kazdık.
Tam üç ay boyunca çalıştık çabaladık ve o dümdüz çorak araziyi giderek yeşillenen giderek renklileşen, üzerinde binalar yükselen ve görenlere “Aaa…! Buraya insan eli değmiş, burada insanlar yaşıyor” dedirten bir yer haline getirdik. Kamp hayatı yaşamaya gitmiştik, kamp inşa edip döndük yatılı okulumuza o yaz.
Ve o yazlar, yıllarca ardı sıra hep böyle devam etti. Her yaz gittik Tuzla Kampı’na. Biz çocukların sayısı da giderek arttı. Yeni kuyular açtık, su çoğaldı, yeşillikler çoğaldı. Gündüzler ve geceler boyu elle durmaksızın çektiğimiz su tulumbası da günün birinde motorlaştı. Yıllar geçtikçe ağaçlar boyumuzu geçti, binaları kapladı, kampın göğü geçit vermez oldu kızgın güneşe, gölgeleşti her bir yan. Çocuk emeğimize karışan çocuk seslerimiz gübresiydi belki de doğanın. Gelen imrenir, gören imrenirdi. “Aşk olsun” derdi herkes, “aşk olsun.”


Bu arada biz çocuklar da hazıra konma yerine kendi ürettiğiyle yaşama kültürünü ediniyorduk yavaş yavaş. Kümesten günde birkaç kez topladığımız yumurtaların bolluğunu anımsıyorum bazen, nasıl da hedef tahtalarına nışan alıyorduk tam on ikiden. Tavuk kıçında gezinen parmaklarımızla henüz taşlaşmamış yumurtayı lastik top halinde yakalayabiliyorduk her an. Bolluk ve bereket getirmiştik o 10 dönüm çorak araziye. Tazeyi ve canlıyı yaşıyorduk kendi yarattığımız canlı ortamda. Beethoven’in müziğiyle dinî ayin yapıp ahır temizliyorduk ardından. Ya da kampın bir ucundaki kavak ağaçlarının alt gövdelerini kireçlerken ötede salonun hoparlöründe çalan halk müziğimizin dört sesli yorumlarını dinleyebiliyorduk aynı anda. Günde çok saat çalışıyor çok saat da şükrediyorduk Tanrı’ya. Dua başlangıcımızdı hep “Tanrım bizlere bahşettiklerini ihtiyacı olanlardan esirgeme” demek.
Günün birinde Vakıflar Genel Müdürlüğü’nden bir yazı geldi kampın sahibi Gedikpaşa Ermeni Protestan Kilisesi’ne. Azınlıklara ait vakıflar 1936 yılından sonra bu ülkede herhangi bir gayrimenkul satın alma, mülk edinme hakkına sahip değilmiş meğerse. Yasalar buna engelmiş. Dolayısıyla bu kampın tapu kaydı iptal edilecek kamp da eski sahibine iade edilecekmiş. Dediklerini de yaptılar doğrusu. Davalarla, dolaylı dolaysız yaptırımlarla kampı elimizden aldılar ve eski sahibine geri verdiler sonunda.


Biz öylece cascavlak kaldık ortada. Kamp yeri ve binası şimdi öyle duruyor orada. Kenarları oldu tam bir villa panayırı. Bina ise dişleri dökülmüş, avurtları çökmüş, sendeleyen yaşlı bir harabe. Bizim o güzelim yeşil ağaçlarımız birer birer kesilmiş, kalanlar ise küsmüş sararıp solmuşlar öylece.”
(Hrant Dink / Agos, 5 Temmuz 1996)

*. *. *

Datça Kültür Sanat Dayanışması Sinema ve Belgesel Günleri başlıyor.
Hrant Dink’in de büyüdüğü Tuzla Yetimhanesi’ni (Kamp Armen) konu alan“Kaybolmayın Çocuklar” filminin gösterimi, Hrant’ın katledildiği gün ve saatte gerçekleşecek.
Duduk dinletisi, fotoğraf sergisi ve filmin senaristlerinden Garabet Onuröz ile yapılacak söyleşiyle Hrant’ı anacağız.
“Buradayız Ahparig” diyebilmek için 19 Ocak Cumartesi günü Saat 15.00’de Bülent Ecevit Kültür Merkezi’nde buluşalım.
Tüm Datçalılar davetlidir.

SEDAT KAYA

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz