Son Dakika
13 Kasım 2019 Çarşamba
”

Kibir ve gazeteciliğe dair (4)

Bir milyon tiraja oturmuş Hürriyet Nasıl 288 bine düştü…

19 Haziran 2019 Çarşamba, 00:20

Antalya’daki Hürriyet tepe yönetiminin toplantısı devam ediyordu.

Bu sırada,  TV kanallarında “Ünlü romancı Ahmet Altan çok yakında Hürriyet’te yazı yazmaya başlıyor”  anonsu dönmeye başlamıştı.

Biz durumu öğrenince bu köşeden kovulduğumuzu (!) hissettim.

Soner Girgin’e anlattım “Müdürüm, köşeden şutlanıyoruz. Hazır ol”

Ben şöyle yaklaşıyordum bu anonsa ve Ahmet Altan’ın yazı yazmasına:

“Yıllar önce Özkök, Hürriyet’te entelektüel yazar ve yazıların eksikliğinden bahsetmişti Siyah Beyaz Bar’da sohbet ederken. Hatta haber ve köşe yazısının  sadece okumamış-cahil kesime yönelik olduğunu vurgulamış, bunun çok “ primitif” (ilkel) yayıncılık olduğunu iddia etmişti.

Yani bu değişimde, Ahmet Altan’ın Hürriyet’e getirilişinde büyük rolü olabilirdi.

Nitekim, iki gün sonra Altan’ın Bir Günün Hikayesi köşesinde yazı yazacağını öğrendik. Yeri daha önceden hazırlanmıştı. Demek ki Özkök bu köşeyi şikayet etmiş ve sonunda kaldırtmıştı.

Ahmet Altan yazmaya başladı.

Uzun süre yazamadı.

Sonra çeşitli arkadaşlarımızın imzalarıyla yayınlanmaya devam etti. En son Mehmet Yakup Yılmaz’ın siyasi yazıları kaldırılınca, orta sayfada yer alan bu köşenin ömrü sona erdi.

Bir Günün Hikayesi adıyla ün yapan isimsiz köşe tarihe karıştı.

Benim üzerinde durmak istediğim asıl konu, Özkök’ün, Çetin Emeç’in bir suikaste kurban gitmesinden sonra Hürriyet’in tepesinde 20 yıl görev yapması ve derin sularda yol alan bu Amiral Gemisini, mustarip olduğu “Kibir” hastalığı sonucu nasıl batırdığını anlatmak.

Rahmetli Erol Simavi’nin tırnaklarıyla kazıya kazıya bir milyon tiraja çıkardığı bu gazete “kibir” nedeniyle nasıl “çukur” a itildi?

İbretlik olaydır. Ve önlenemez bir süreçti.

“Kibir”, yani insanları küçümseme, yüksekten bakma, küçük görme, biraz aşağılama sosu karıştırılmış, sadece üstün olmanın itibarlı sayılması anlamına gelen bu kelime aslında bir hastalığın da işareti olmalı.

Acaba “Kibire” kurban giden gazete var mıdır kalkınmış ülkelerde acaba?”

Bu sorunun yanıtını bilmiyorum.

Bildiğim, yöneticilik yaptığı Hürriyet’in en üst katına yerleşen sözde gazeteci arkadaş (zaman zaman sosyolog, bazen yayıncı, kimi zaman psikolog, ara sıra da fetvacı) hiçbir zaman halkı anlayamadı. Halkı ve Hürriyet okuyucu profilini keşfedemedi.

Kibir galiba körleştirdi.

30 yıl sonra da “Kibirli” olduğunu itiraf etti.

Hem de kendi köşesinde yayınladığı makale ile….

İşte size 11 Haziran günü Özkök imzasıyla kendi köşesinde yayınlanan yazının tam metni:

“ÂŞIK Mahzuni’nin plak kapaklarında, DİSK’in, Dev-Genç’in pankartlarındaki, işçi ve köylülerin elleri ve ayaklarının kocaman, kafalarının ise daha küçük çizildiği yıllardı…

Eller ve ayakların üretici diye yüceltildiği, özgür kafanın ise her tür ideoloji ve inanç tarafından tehlike sayıldığı dönemlerdi…

Ankaralı yazarların, öğretim üyelerinin, aydınlarının evlerinin duvarlarına, Türk ressamlarının satın alabildikleri tablolarını astığı günlerdi aynı zamanda…

Biz, yani ben ve benim gibi bazılarımız, biraz burnumuzdan kıl aldırmadığımız yaşlarımızdaydık…

Eh ne de olsa, biraz Paris’ten yeni dönmüşlüğümüz vardı…

Marcuse, Foucault, Derrida, McLuhan, Levi-Strauss falan, işte onların semtlerinde dolaşıyorduk…

Tabiatıyla küçümsüyorduk Balaban’ın tablolarını…

Köylü buluyorduk… Primitif dersek bir sanat akımına sokarız diye, “İptidai” diyorduk…

Anlayacağınız, hoyrattık insanlara karşı… Epey hoyrattık… Kestiğimiz en büyük ceza da görmezden gelmekti…

Bıyık da bırakmıştık ve onun altına kondurduğumuz incecik bir çizgi halindeki istihzanın, aslında adı konmamış bir kibir olduğunu da fark edemiyorduk.

Sonra yıllar geçti…

Geçen yıllar, benim gençlik hastalıklarımı da aldı götürdü…

Kibir bizim gibi seçkinci azınlıklardan, çoğunlukçu popülistlere geçti…

O hoyratlığı attım üstümden…

Ukalalıkla yoldaşlık yapan kibir gidince de hafifledim, özgürleştim… Bir başka gözle bakmaya başladım Balaban’a ve tablolarına…

Bazı tablolarındaki kalabalık içinde Bruegel’i bile görür gibi oldum.

Bazı tablolarına bakarken, kendimi şunları mırıldarken bulmaya başladım:

“Bizim Balabanımızın Diego Rivera’dan, David Alfaro Siqueiros’dan, Fernando Botero’dan ne farkı var ki…”

İbrahim Balaban’ı pazar günü kaybettik… Sessiz bir insan olarak yaşadı, bir hastane odasında aynı sessizlikle veda etti bize…

Türkiye’nin en özgün ressamlarından biriydi… Sadece Türkiye’nin değil, dünyanın en ünlü müzelerinin duvarlarını hak eden bir özgünlüktü bu.

Ve ne yazık ki ben… Şu gençlik hastalıklarını geç tedavi edebilmiş biçare… Bu büyük Türk sanatçısını çok geç buldum, çok erken kaybettim… Ama hiç unutmayacağım…”

İşte 30 yıl sonra gelen  hazin itiraf.

Bu arkadaş (Özkök) Hürriyet’in tepesinde 20 yıl görev yaptı.

Kibir hastalığını bir virüs gibi Hürriyet’in bütün sayfalarına bulaştırmış olmalı ki gazete sonunda ve onun yönetiminde dibe vurdu.

Şimdi itiraf ediyor.

Ve “Gençlik hastalığı” diyor.

Bence yorulmuş bir beyin.

Entelektüel geçinmeye çalışan, yerine geldiğinde sosyolog, bazen gazeteci ve bazen yazar olan çaresiz ve acemi bir medya mensubu.

Zaman zaman siyasetçilere  tavır koyan, bazen Sarayın efendisine selam çakan ve tavan yapmış kibriyle topluma ayar vermeye çalışan bir yıpranmış entelektüel (!).

Kibrin, sadece sahibine değil, çevresine, birlikte çalıştıklarına ve topluma verdiği zarar ortada.

Bir yayın organı düşünün ki, tek bir başyazarla (önce rahmetli Ecvet Güresin, sonra Oktay Ekşi) bir milyon trajını aşıyor.

Bir yayın organı düşünün ki, tek yazarlı iken bir milyon, kibirli beyin yayın politikası sonucu 300 binlere pike yapıyor.

Üstelik gazete, ayda dönüşümlü  olarak 20-25  yazarlı hale getirilmesine rağmen.

Yani “entelektüel” (!) kıyafetine büründürülmesine rağmen.

Bir de sık sık köşesinden “ Yönetimde başarılı oldum” demek…

Biraz utanmak, biraz sıkılmak gerek.

Fikir gazetesi olmak demek, halkın büyük bir kitlesinden kopmak demek.

Ana parçadan dökülüp ufalanmak demek.

Halktan kopmak demek, dibe vurmak demek.

Ve “kibrin esiri” olarak gazeteciliğin yapılamayacağının tescili demek.

Ama kime anlatacaksınız ki?

Son sözlerim şudur:

HÜRRİYET’in şu andaki trajını merak edenlere hemen söyleyelim:

2019 yılındayız. Nüfus 85 milyon.

Hürriyet bugün itibariyle 288 bin satıyor.

1980’li yıllarda satış 1 milyon 60 bin.

Yaklaşık 700 binlik bir traj kaybı var.

Yenilmez ve geçilemez  Armada’nın, tam da “Saray Kayığı” haline gelişinin habercisi bu tablo…

Sahibinin ve efendisinin sesi…

Kibrin, dibe vuruştaki örneğinin son temsilcisi…

Teşekkürler (!) Özkök…

2000’li yılların Türk medyasının durumunu araştıracak üniversite araştırmacılarına çok güzel (!) malzemeler sundun.

İtirafınla üstelik.

Arşivler dilsiz değildir…

Bütün arşivler  gün gelir  konuşur…

Hem de acımasız…

(son)

Sezai Bayar

KİBİR GAZETECİLİĞİ YAZI DİZİSİNİN DİĞER BÖLÜMLERİNİ AŞAĞIDAKİ LİNKLERDEN OKUYABİLİRSİNİZ

https://www.haberhurriyeti.com/kibir-ve-gazetecilik-uzerine-1/

https://www.haberhurriyeti.com/kibir-ve-gazetecilik-uzerine-2/

https://www.haberhurriyeti.com/kibir-ve-gazetecilik-uzerine-3/

 

 

 

 

Yorum

  1. fikret kalmuk

    19 Haziran 2019 at 13:55

    Kalemine, yüreğine sağlık…
    Sanırım nezaketinden,Ankara temsilcisi iken yaşanan skandalları…
    Kendinden güçlülere karşı yalakalığını es geçmişsin…
    Yazıların devamını bekliyoruz…

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz