Son Dakika
17 Kasım 2018 Cumartesi

Hayvan sevgisi meğer bulaşıcıymış…(1)

04 Eylül 2018 Salı, 07:40

KEDİ…

Önsöz…

Hayvan sevgisi meğer bulaşıcıymış…(1)

Hayvanlar âlemine doğru şöyle  “yüksek yoğunlukla” yönelmeye, kedilerle ilgili bir şeyler yazmaya karar verdiğimde, hayvan sevgisinin bana çocukluğumda ailemden bulaştığını anladım…

Henüz ilkokul sıralarındayken, yaz tatillerim genellikle Sapanca’da geçerdi. Dayımın ve teyzelerimin meyve bahçelerinde geçen günlerimde (1940-1950 ) küçük ve büyükbaş hayvanlar yanında, at-eşek ve köpekler hemen her evde bulunurdu.

Meyve taşımacılığında arabalara ya atlar, ya da öküzler koşulur, inekler ise et ve sütlerinden yararlanılmak amacıyla beslenirdi.

Hem meyve toplamada, hem de meyve ve sebzelerin kasalara (sandıklara) yerleştirilmesinde yamaklık yapmaya çalıştığım günlerde köpeklere karşı olan sevgim pekişmiş olmalı. Ama en çok ineklere bir başka bakardım, onlara karşı duyarlıydım. Nedeni ise babamın bu sevginin oluşmasında ki katkısı idi.

İzmit’te, 1955 yılında rahmetli babam, Pomak (Yugoslav göçmeni) komşularımızın yardımı ile kerpiç evimizi yapıp oraya taşındıktan sonra, süt ineği beslemeye karar vermişti. O dönemde en çok süt verdiği bilinen ve “Mısır Cinsi” denilen, ineklerden birini satın almış, beslemeye başlamıştık.

Şehrin göbeğinde değildik, oldukça yüksek tepelere yakın yerdeki  evimizin 500 metrekarelik alanında küçük bir de barınak (ahır) yapan babam, ineği burada korumaya aldı. Evin arka tepeleri boş olduğu için “Sarıkız”ı zaman zaman otlak alanlara salardık. Sarıkız’ı akşam karanlığı şehrin üstüne çökerken de dört kardeşten biri sayesinde eve getirirdik.

Annem Sarıkız’ın sütünü aldıktan sonra aile fertleri  için ayırdığı kısmıyla yoğurt ve ayran yapar, yayıkta biriken tereyağları da ayrı kaplarda saklardı.

Açıkçası 2. Dünya Savaşı sonrası başlayan kıtlık, fakirlik ve çaresizlikle kıvranırken 4 kardeş, annemin gayreti ile sağılan ineğimizin sütünden gerekli gıdayı alabiliyorduk. Sütün fazlasını ise komşulara satıyorduk, annem de bu parayla tuz, şeker gibi temel ihtiyaç maddeleri temin edebiliyordu. Zaten sebze ve meyvelerin bir kısmını bahçemizde yetiştirirken, kışlık ihtiyaçların büyük bölümü Sapanca’dan geliyordu.

Yani ineğimiz protein kaynağıydı ve “kutsanacak” değerdeydi bizler için.

Yıllık et ihtiyacını ise  Kurban Bayramında dost ve akrabalarla birlikte ortak kesilen hayvan etlerinden payımıza düşenle karşılamak zorundaydık. Öyle kasaba gidip et, kıyma alma imkânı olanların sayısı parmakla gösteriliyordu çünkü. Bazen ayda bir yarım kilo kıyma alabildiğimizde şanslı sayıyorduk kendimizi.

 

Sapanca’ya gittiğim yaz tatillerinde Güldibi Köyü’nde her cins hayvanla iç içe yaşamanın yarattığı dünya bir başkaydı.

Köpekler, inekler, atlar ve tavuklar.

Tabii en çok tavuklar hoşumuza giderdi. Onların yumurtlama zamanlarını beklemek, sıcacık yumurtaları alıp koşarak eve götürmek, sonra da yemek ayrı bir keyif verirdi bizlere…

Keyif biraz da hayvanların doğal ortamlarında yaşamasından kaynaklanıyordu. Ben her tür canlının kendi ortamında, serbest ve özgür yaşamasından yanayım. Köpeklerin de kedilerin de. Çünkü onların doğadaki işlevleri başka, yaşamları daha başka. Sınırsız alanlarda kendi yaşamlarını sürdürmeleri en güzeli ama kentleşmelerden sonra evcilleştirilen bu hayvanlarımızı doğada korumaktan çok, ne yazık ki evlere hapsetmek zorunda kaldık ve  kalıyoruz. Sonra da herkesin kedi ve köpeği sevmesini bekliyoruz.

 

Kedi köpek korkusunu yaşayanlara, onlara yaklaşamayanlara son derece saygı duyarım. Ama hangi hayvan olursa olsun onlara “düşman askeriymiş” gibi bakanlara, onların öldürülmesini isteyenlere, hele işkence yapmaya kalkışanlara karşı ise inanılmaz kin beslemekten geri kalmam.

Misal: Bizim Ankara’daki sitemizde yaşananlar aklıma gelir.

Bizim site bahçesinde gizliden gizliye beslemeye çalıştığımız kediler için de kural aynen geçerliydi. “Neden eve almayıp, bahçede beslemeye çalışıyorsunuz” diye soranlara cevabım şu olmuştu hep:

“Kedileri seviyorum ama onların evlere kapatılması yerine eğer imkân varsa, doğada yaşamalarını sağlamanın daha vicdani bir tavır olduğunu düşünüyorum.”

 

Bu düşüncem evde, ailem arasında paylaşılmıyordu ama onun nedenlerine ileride değinmek niyetindeyim.

Hayvanları sevmeyene zorla sevdiremeyiz ama hiç olmazsa çocuklara hayvan sevgisini aşılayabilmek için,  içimizdeki korkuyu bastırıp onları hayvanlarla kaynaştırmalıyız.

Bu sevgi önce ailede, sonra okullarda öğretmenler tarafından aktarılmalı ve aşılanmalı diye düşünüyorum.

İzmit ve Sapanca’da geçen 20 yıllık yaşam kesitimde hayvan sevgisini herkesten fazla tattığımı, yaşadığımı dün gibi hatırlıyorum.

Yıllar sonra da bu kitabı yazmama neden olan hayvan ve hayvanların, özellikle kedi ve diğer hayvanların öyküsünü kaleme alırken, yaşanmış olayları abartısız herkesin gözleri önüne sermeyi hedefliyorum.

Umarım hayvanlar âlemine yaptığım bu yolculuk, kediler dünyasında olup bitenleri dikkatlere sunmak açısından keyif verir okuyanlara…

Umarım hayvan severlerin tümünde değil ama çoğunluğunda evlerinde hayvan besleyecekleri dönemler başlar. Her eve bir kedi veya köpek uğramalı. Her evde bir hayvanla sürdürülecek yaşam insanlara çok şey kazandırabilir.

Sadece sevgi değil.

Sadece şefkat değil.

Sadece acıma duygusu değil.

Belki insanların, bazı davranış biçimlerini hayvanlardan öğrenme şansı dahi doğabilir.

En azından “hayvan” diye aşağılamak için kullandığımız kelimenin gerçek manası altında yatan şifreleri çözmemiz mümkün olabilir.

Hayvanlarla birlikte yaşayarak daha fazla “insan” olabiliriz.

Belli mi olur…

 

Onun için ünlü şairimiz Turgut Uyar’ın şu dizeleri çok değerlidir benim için:

 

“Keşke bir şiir okumuş,
bir kedi sevmiş olsaydınız..
belki bu kadar kirletmezdiniz birbirinizi…”

 

(Devam edecek)

www.haberhurriyeti.com / SEZAİ BAYAR

 

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Haber Sistemi Tasarım ve Programlama: Moradam SEO