Arkası Yarın – ÖĞRETMEN BENİSA / 169

Pırıl pırıl sabah güneşi yan yana duran iki küçük pencereden içeri iplik gibi vurunca aydınlanmıştı mutfağın içi. Kahvaltımızı hazırlayıp balkona götürdüm.

DİKİŞ MAKİNESİ

Hava gevşetici yumuşak ve sıcaktı. Kuşlar cıvıldaşıp ötüşüyordu ağaçların koyu yeşil yaprakları, dalları arasında. Ilık bir rüzgâr gelip geçiyordu serinletmeye çalışarak. Gökteki bulutları dağıtıyor, güneş bir görünüyor, bir kayboluyordu. İnsanın düşüncelerini de bir dağıtıyor, bir topluyordu sanki.
Menemen pazarından dönen Muhtar okula geldi. Yine okul, öğrenciler üstüne konuştuk. Memnun görünüyor. Sigarasını yaktı. Çekip dumanını savurdu tavana:
“Bizim halıcıya uğradım. Singer Dikiş Makineleri getirmiş. Ayaklı, dolaplı. Devlet memurlarına taksitle verecekmiş. Sen geldin aklıma. İstersen alırız. Kefil olurum…”
Öyle sevindim ki!
“Alalım.”
“Çarşamba öğleden sonra Menemen’e gidelim.”
“Gidelim.”
Kalktı. Biten sigarasını attı sobanın içine. Gitti.
Ders defterini yazmayı bıraktım. Pencereden dışarıya baktım. Karşı dağların, tepelerin hepsi yeşile belenmişti. Nice yıldır alamadığım makineyi alabilme sevinciyle, okulun avlusunda arkadaşlarıyla oynayan küçüğüme el ettim. Koşarak çıktı merdivenleri. Kucaklayıp öptüm… öptüm.
“Dikiş Makinesi alacağız. Pijama, gömlek, pantolon dikeceğim sana!”
“Yaşasın!”
Çırptı ellerini. Öptü beni. Hep acımızı mı bölüşecektik?
Mağazaya girer girmez vitrinin önündeki iki makineye ilişti gözüm. Birisi ayaklı, birisi de mobilyalı ayaklı. Cilası parlıyor. Yanında durdum. Sanki çocuğumu sağlığına kavuşturan bu makineydi. İki damla yaş kaydı gözümün kıyısından. Açtım kapağını. İçi dışı bordoya yakın kahverengi ceviz kaplama. Makas, iğne iplik koyacak kutusu var. Küçük kutusunda da, ilik örme, düğme fermuar dikme, zikzaklı dikiş, kıyı kıvırma vb. gereçleri de. Muhtar, halıcı beyle geldi. Bıyıklı, güleç yüzlü, uzun boylu, gözleri aydınlık bir adamdı.
Dolaplı makineyi istediğimi söyleyince masasına gittik. Makineler, peşin iki bin lira, taksitle iki bin beş yüz liraymış. Yüz lirasını düşürdü muhtar. Borç senedi yazdı yirmi dört adet. İmzaladım. Tam iki yıl taksit ödeyeceğim. Muhtarın garanti sözcüne kefilsiz aldık. El arabalı bir taşıyıcı çağırdı halıcı. Yükledik. Teşekkür edip çıktık. Arabacı önde, doğrulduk istasyona. Verdik trene.
Akşama yakın geldi makine. Öğretmene bir şey geldiğini gören, duyan koştu. Hep birlikte çıkardık makineyi kutusundan. Kadınlar, kızlar, ‘Güle güle kullan, hayırlı olsun!’ dediler. Ertesi gün başladım. Önlüklerinin yırtık söküklerini bitirince, beni ilk gece korkutan Hasan’a da bir gömlek diktim. Kadınların memelerinin yoğurt torbası gibi sallanışı, yayılışına üzülüyordum. Patiska ısmarladım Manisa’ya. Sütyen diktim becerebildiğim kadar. Nasıl giyileceğini gösterirken utanıyorlardı. Memeleri iri olanlar terleyince altları kızarıp, isilik olmayacaktı. Pazar günleri de okulda toplanıyor, dikiş nakıştan gösteriyor, bildiklerimi aktarıyordum bu al yanaklı, iri siyah gözlü kızlara, gelinlere. Hiç olmazsa düğmeyi doğru diker, iliği düzgün örer, yamaları uygun yamarlardı. Hele çorapları…
Kim ne getirirse dikiyor, karşılığında para almıyordum. Bağ bahçelerinden sebze, meyve, süt, yoğurt, yumurta da getirmesinler diye uyarıyordum ya dinlemiyorlardı. Komşu köylerden gelen dikişleri de aynı şekilde dikiyordum.
O Pazar, kızlarla gelinlerle yamaçlara çalı getirmeye gittim. Fırında ekmek pişirmek içindi. Buzağı ipini yere uzatıyor, nacaklarla kestiğimiz çalıları düzgünce demetliyor, getireceğimiz kadarını, ipin iki ucunu çekerek sıkıca bağlayıp sırtımıza alıyor, geliyorduk baş aşağı. Yalnız keserken, bir yerimizi çizdirmemeye dikkat ediyorduk. Çalının dikeni battığı yeri kızartır, kavurur! Fırının yanına indirdim çalıyı.
Hamur yoğurmak için eve geldiğimde, Muzaffer altına sandalye çekip oturmuş dikiş makinesinin başına. Elinde tornavida, pense bütün vidalarını sökmüş, çıkarmış dolabından. Beni görmedi. Makineyi öyle görünce üzüldüm.
Sesim yüksek çıktı:
“Muzaffer!”
Birden toparlandı, korktu…
“Ne yapıyorsun?”
“Nasıl yapıldığını öğrenmek istiyorum anneciğim!”
“Fotoğraf makinesini de sökmüştün?”
Bakışım, ‘bozdun’ der gibiydi.
“Yaparım anneciğim…” deyişi Enstitü’yü anımsattı bana. ‘Yaparak öğreneceksiniz’ derdi öğretmenlerimiz. Söküp takarak, bazen de bozarak öğrenmek… Sakinleştim, söktüğü parçalarla öylece bırakıp, işime döndüm.
Fırını yakana kadar kabarmış hamur. Tepsilere koyarken geldi:
“Gel anneciğim, gel! Yaptım!” dedi gülerek. Kolumdan çekerek götürdü. Makineyi takıp takıştırmış, yerleştirmiş yerine.
O dikiş makinesi bize destek oldu. Köyünden Eskişehir’e gelen Urkuş Bacı’m çocuklarının geçimini sağlamakta zorlanıyordu. Kullansın diye verdim ona. Tam otuz beş yıl (1970 – 2005) kaldı onda. Bugün bu satırları yazarken evimin el emeğimle döşenen köşesinde yerini almış, eskimiş de olsa sahibine miras olacağı gününü bekliyor…

BİR TESADÜF

O cumartesi öğleden sonra bazı gereksinimlerimizi almak için Manisa’ya gittim. Çarşıya yürüdüm doğru. Köşedeki dükkana girecektim.
“Hocaanııımm!”
Sese döndüm. İnanamayacağım! Aslanköy’ün ilk öğretmeni!
“Ayyy! Bu ne tesadüf! Yıllarca düşünsem aklıma gelmezdi! Hayır ola?”
Gülümsedi, çukurlaştı yanaklarının gamzesi.
“Er Eğitim Tugayı’ndaki kardeşimi ziyarete gelmiştim. Şöyle bir gezineyim dedim. Sizi gördüğüme çok sevindim. Mesleğinize döndüğünüze de.
“Kader böyleymiş, ağabey.”
Çifteler Köy Enstitüsü’ndeyken benden üst sınıftaydı. Köy enstitüleri kuralları gereğince ağabey diyorduk. Köyümün, eğitmenden sonra ilk öğretmeni… Çok çalışkan, disiplinliydi, Emirdağ’ının çok yoksul bir köyündendi. Terlemiş, beyaz gömleğinin koltuk altları, sırtı ıslanmıştı.
“Bir yere oturalım” dedim.
Manisa Tarzanı’nın Parkına yürüdük. Bakımlı çamların kokuları içime kadar sokuluyordu.
Parkın çaycısı çayı getirdi. Gölgeler serinletiyordu.
“Anlat bakalım, bugüne nasıl geldin?”
Yaşadıklarımı, köyden ayrılışımdan bugüne gelmeleri sıraladım kısaca. Bu arada çaylar ikilendi, üçlendi. Zaman zaman donuksadık, doluksadık. Başını sallayıp durdu, ‘çok zor!’ der gibi.
Sonra o başladı anlatmaya.
“Senin kadar da Memdi’ye üzülüyorum. Sen daha Enstitü’deyken, evinize, babana gittim. Memdi’nin kafasının makinelere çok çalıştığını, izin verirse Ankara’ya götüreceğimi söyledim. Vermedi. Eski teneke parçaları, çiviler, eski deri parçalarından Orak Makinesi yaptı. Çalıştırdı. Otları çimenleri biçti. Makineyi, Ankara’ya Milli Eğitim Bakanlığı’na götürdüm. Kardeşinin durumunu anlatınca, ‘Devlet Yatılı Okulu’na alalım’ dediler. Orak makinesine baktı baktı… ‘Bu çocuğu bana hemen getir’ dedi Bakan. Adı, soyadı, köyü, okulu, sınıfı, numarasına kadar yazdı. Müzeye koyacakmış. Ankara dönüşümde yine gittim babana. Ne dedimse razı olmadı. Onun işlerini kim yapacakmış? Memdi’ye kendi oğlummuş gibi üzülüyorum. Büyük bir geleceği kaçırdı. Hep babanın küçük çıkar hesapları yüzünden…”
Bu kadarını bilmiyordum. Çok üzüldüm. Babamın katılığını, buyurganlığını, çocuklarını çarçur etmesini sadece ben yaşamamıştım. Ağabeyimin başına gelenler de bin beterdi.
Memdi toprağı severdi, makineli aletleri de. Tek arzusu çiftlik kurmak, motorlu zirai aletleri çalıştırmaktı. Bu sevdayla TC Karayollarına girmiş, en ağır makinelerle Boğaz Köprüsü’nün yapımında çalışmış, ustanın ustası olmuştu. Rüyalarını süsleyen yeni traktörü babamın ölümünden sonra alabildi ancak. Ege’den Aslanköy’e gitti, babasının düzeninin yaşatıp toprağı çalıştırdı. Traktör ona bir oğuldu. Traktörü garaja çekince elektriğini yakar. Hırsız gelmesin, al oğlu korkmasın! Her ay aldığı emekli aylığını STEYR 768’e harcadı. Sevdalısıydı STEYR’in. Bakımını çok iyi yapar. Boş zamanlarında kırları, tarlaları dolanır gelirdi. Kamyonu, traktörü, arabası bozulan Memdi’ye koşardı. Çünkü motorlu araçların arızalarını motorlarının çalışma seslerinden anlıyordu.

NERİMAN

Pırıl pırıl sabah güneşi yan yana duran iki küçük pencereden içeri iplik gibi vurunca aydınlanmıştı mutfağın içi. Kahvaltımızı hazırlayıp balkona götürdüm. Geldi Muzaffer de. Sevinçliyiz… anamın köyüne gidecek, Urkuş Bacı’mı ziyaret edeceğiz. Hem de bulabilirsem, sekiz on yaşlarında öksüz bir kız alacağım Muzaffer’e kardeş olsun diye. Aileyi büyüteceğim! Kahvaltımızı keyifle bitirdik, masamızı toparlayıp hazırlandık. Bir gün öncesinden, iki teneke (20’şer kiloluk) zeytinyağını, kuru üzümü, inciri, zeytini alıp götürmüştük istasyona.
Azığımız, çantamız elimizde, yürüdük. Afyon – Eskişehir treni 12.30’da geçiyordu Ayvacık’tan. Bileti kestirip bindik. Görebildiğimiz bağ evlerindeki insanlara el salladık.
Uşak’a girerken, gün eğiliyordu. Keskin sinyaliyle geldi, hışıltıyla durdu tren. Birkaç kişi indi. Binen olmadı. Yine hışıltıyla kalktı. Hızını alınca demir tekerlekler rayların dövmeye başladı. Şakırdayarak gidiyordu dağın doruğuna doğru… Uyumuşuz.
Kondüktörün “Eskişehir! Eskişehir!” sesine uyandık. Camdan dışarıya baktım.
“Geldik” dedim.
Toparlandık. Taşıyabileceği çantayı torbayı oğlum yüklendi, geri kalanıyla yağ tenekesini aldım. Trenden indiğimizde Eskişehir sabahının üşütücü soğuğu karşıladı bizi. Garın önünde bekleyen faytonlardan birine el etti Muzaffer, ‘gel’ işareti yaparak.
Geldi mavi boyalı fayton. Atların gemini çekip durdurdu. İndi faytoncu. Orta yaşlı, orta boylu, bıyıklı, başı kasketli, boz aba giysiliydi. Elimizdekileri faytona yerleştirdi. Bindik.
“Yıldız Oteli’ne gideceğiz amca!” dedi oğlum.
Atlar vurdukça ayaklarını parke taşlarına, nallarının şıkı şık! Şıkı şıkları artırıyordu heyecanımı. Kadıköy’ün otobüsü oradan kalkardı. Otelin kapısında indirdi. Elli kuruş istedi. Eşyalarımıza yardım etti muavin çocuk. Taşıyıp yerleştirdi bagaja. Biletimizi aldı oğlum. Ne kadar da büyümüştü, ne çok işe yarar olmuştu. Hareket saati gelinceye dek biraz gezindik. Simit, ekmek aldık. Heyecanlıyız. Yıllar sonra, gelin olduğundan bu yana ilk kez gidiyordum Urkuş Bacı’nın evine.
Köye girerken kıpırdayıp duruyorum, heyecanım doruklaşıyor. Anam, mezarından kalkmış da geliyormuş duygusuna kapılıyorum. Kahvelerin önünde indik otobüsten.
Oğlum, şoföre:
“Urkuş Teyzemgile gideceğiz…” dedi.
Muavinine seslendi şoför. Aldılar eşyalarımızı. Yürüyoruz muavinin arkasından. Sevinç hıçkırığı tıkayacak boğazımı.
Karşımızdan gelen bir kadın,
“Urkuş’un, malime (muallime) olan bacısı mısın?”
“Hı hı” dedim başımla.
“Bacın geliyoo! Deyim, müjdeleyim!”
Gerisin geri döndü, koşar gibi yürüyerek daldı sola.
Koştu bacım. Kucaklaştık. Öpüşüp koklaşırken, “Ağlama ağlama!” diyorum. Avlu kapısından girince, elindekileri bir kenara koydu şoför.
“Allah razı olsun!” diyebildim sadece.
Eltisi, görümcesi, kaynanası, çoluk çocuk geldiler. Sarılıp öpüştük. Taze, genç yüzler sevinçli. Kağıtlı şeker verdim ellerine. Gözleri göldü, şekeri alan döndü oyununa. Üst kata çıkarken garç garç etti merdivenler. Kendi odasıymış. Yine sarıldık sıkı sıkı. Öpüşüyor, birbirimizin sırtında gezdiriyoruz ellerimizi.
“Geldiğine çok sevindim Keklik Bacım! El kapısındasın, gönderirlerse gidersin. Aramız da uzak!”
Gözlerinden akan yaşları önlüğünün ucuna silmeye yetiştiremiyor!
“Ben gelirim” derken, çocuk ağlaması geldi aşağıdan.
“Kıran giresiceler! Dövüşüyorlar!”
İndi pat pat!
Ev iki katlı, bizim konak dediklerimizden. Altta üç odası, üstte de üç odası daha var. Üstteki odanın ikisi bacıma ayrılmış. Dayamış döşemiş kendine göre. Odanın birisi de kayınbabasıyla kaynanasınınmış. Tavanı hasır, duvarları ak toprak sıvalı. Oyma yüklükte yatağı katlı üst üste. Tahta tabanında hasır serili. Konağın yönü, kapısı, ön pencereleri gün batıya. Uzun balkonu tahta, kıyısı tahta parmaklıklarla çevrilmiş. Büyük avluda yan yana sıralı ahır, samanlık, ambar, ekmek, katık damı, kümes… vardı. Köyde çeşme yok. Tek su kuyusu köyün tam ortasında. Oldukça derin. Yirmi beş kişilik evin işi bacımın omzundan geçiyormuş. Baba evinden pek farklı değildi yaşamı. Sevineceğime üzüldüm. Kazançlar evin babasına veriliyor, harcamaları kaynana yapıyormuş. En büyüğü kız 10, ikinci 7, üçüncüsü 5, en küçüğü de 2 aylık oğlanla dört çocuk anası olmuş bacım.
“Kör cahillik sarı kardeşim, bilemedim. Çocuk neyimeydi benim?” diyordu…
Baba evimizi, çocukluk günlerimizi yeninde yaşarken dertlendik, ağlaştık anasızlığımıza…
Ne yedireceğini bilemiyordu bize, ama durumları da iç açıcı görünmüyordu. Onun için ne yapacağım sorusu çengel gibi takıldı kafama.
Babamgil Kızılcahamam’a gitmişler.
Gelişimin üçüncü akşamı yatmaya çıktığımda, Muzaffer’in kardeş istediğini, sekiz on yaşlarında öksüz bir kız çocuğu aradığımı, onu okutup büyütüp gelin edeceğimi, hem de kendimin göremediği çeyizi, düğünü ona yapacağımı söyledim.
Bacım:
“Ele gitme, benim Neriman’ı vereyim…” dedi.
İçten sevinemedim.
“İyi bacım da, birkaç yıl sonra, ‘kaynanam şöyle diyor, kocam bunu diyor’ der, geri alırsan çok üzülürüm.”
“Baksana” dedi, “Dört çocuk, yetiştiremiyorum. Enişten de tembelce, biri kurtulsun bari.”
Yerinden kalktı, yüklüğündeki kilimin arasından çektiği nüfus cüzdanını getirip önüme koydu:
“Kim bir tas süt veriyor? Bir metre basma alıyor anamın kızı? Senin yanında daha rahat olur. Okutursun!”
Anadan evlat istemenin ne kadar acıtıcı olduğunu biliyordum. Bir süre sustum. Naçar kalmasa yapmazdı. Neriman on birini bitirmemiş, cılız, esmer, saçı kaşı kara, gözü kahverengi, yuvarlak yüzlü, düzgün burunlu; şirin mi şirin… yüzüne baktıkça içine akıyordu insanın.
Artık karar verilmişti. Karşı çıkan da yoktu evden. En çoğu teyzesiydi götürecek olan. Yani canlarıydı. Çarşıya gittim. Manifaturacıya girip mavi – pembe çiçekli, iki metre basma aldım. Fistan biçip başladım. Elimde dikerken geliyor, karşıma çömelip ucundan tutuyor, ama bir şey söylemeye utanıyor, ‘Sana dikiyorum’ deyince gülümsüyordu. En çok Muzaffer seviniyor, sofrada bile kendi ekmeğini ablasının önüne koyuyordu. Hemen de sahiplendi. Oyun oynarken bile ablasının yanındaydı.
Anamın köyü Kadıköy’le Aslanköy’ün arası iki buçuk km kadardı. Bir çay içiminde gidilir gelinirdi. O sabah beşikteki bebeğini kundakladı. Kucağına aldı. Muzaffer, ablasıyla kaldı. Düştük yola. Geçmiş ayaklandı anılarımızla, çektiklerimizde. İkimiz bir arada baba evine gidiyorduk. Görüşmemiz bile yasaktı ablamla. Bir kez Arkaç köyünde “ahretliğimin” yardımıyla görüşüp ağlamıştık kimsesiz çocuklar gibi. Yine de heyecan içindeydik. Yüreğimizi patlatacaktı. Zeynep Hala’mızı, goc’anamızı (Amcamızın karısı) ziyaret ederken gözlerimize dur diyemedik. O bizim her şeyimizdi, ana kucağı gibi tek sığınağımızdı. Kaç kez baba dayağından kurtarmıştı bizi. Sarılıp durduk. Geldiğimizi duyan geldi. Onlarla da söyleştik. Yılların biriktirdiği özlemimizi epeyce giderdik. Nereye baksak, nereye gitsek acı anılar karşılıyor bizi… burkulakalıyorduk.

NERİMAN’I MENEMEN’E GÖTÜRÜYORUZ

Öyle böyle derken haftası gelmişti bile. Dönüş hazırlığına başladık. Haşhaşlı katmer, somun yaptı bacım. Neriman yeni giysisini, plastik ayakkabısını giydi. Saçını taradım, ördüm. Ebesinin dedesinin halasının amcalarının ev halkının ellerini öptü. Neriman’ın İzmir’e gideceğini duyanlar gelince kalabalıklaştı evin önü. Hepsiyle vedalaştık. Bir elinden anası, bir elinden de babası tuttu. Şehre gidecek otobüse kadar gelirken öğüt verip durdular: ‘Şunu şöyle, bunu böyle yap, üzme teyzeni!..’ Otobüse gelince sarılıp öpüştüler. Okşadılar sırtını başını…
“Üzülmeyin. Özleyince getiririm. Siz de gelirsiniz,” derken otuz lira sıkıştırdım avucuna bacımın.
Kulağına fısıldadım: “Kızını özleyince gelirsin…”
Eskişehir – İzmir treni için iki bilet parasıydı verdiğim. Bindik otobüse. Camdan tarafa Neriman, yanına da Muzaffer geçti. Bir koltuğa oturdular. Harıltıyla kalktı mavi boyası soluklaşmış Austin. Bakışını dışarıya çevirdi Neriman. Köyünden ilk kez çıkıyor, yaşamının ‘ilkler’ini yaşamaya başlıyordu kızımız.
Otobüs, Yıldız garajına girince indik. El çantalarımızı aldık. Tuttum elini Neriman’ın. İstasyona yürürken sağına soluna bakınıyor, ağzını gözünü açıyordu. Çok değişik geldiği belliydi.
“Şeherin dükkânları, sokakları ney köyden çok büyük, insanları da çok teyze.”
“Şehirlerin hepsi böyledir. Daha ne güzel yerler göreceksin…”
Eczaneyi, mağazaları filan gösteriyor anlatıyordum.
“Köyde bir şey öğrenilmiyor teyze, iyi ki getirdin beni.”
“Hem büyüyecek hem de çok şeyler öğreneceksin.”
Konuşurken geldik gara. Biletleri aldım. Trene binerken koktu. Elinden tuttum:
“Kara kağnı, at arabasından, otobüsten daha rahattır tren. Korkma!”
Ağlarımsı oldu. Sonra çevresine, pencereden dışarıya bakarken unuttu korkusunu. Yorulmadı. Uykusu gelene kadar seyretti. Tren durduğu istasyonlarda yolcusunu indirdi, bindirdi. Acı ıslığıyla gidiyordu rayların üstünden.
Aynı günün ikindisinde Ayvacık’a geldik. Köye giderken hava yağmaya başladı. Koca çamın altına durduk. Serin bir rüzgâr, yağmurun fısıltısını çoğaltarak esiyor, üstümüze kara çadır gibi açılan çam dalları titriyordu. Ege’nin yağmuru bile başkaydı. Hafifleyince yürüdük.
Ayvacık kucaklayarak karşıladı bizi. Memleketimden gelmişim. Bir kız getirmişim diye hoş geldine gelmeyen kalmadı.
Daha bağlara göçmeyenler vardı. Neriman’ı kızlar alıp evlerine, bahçelerine götürüyor, yamaçlardan sarmaşık, çiçekler toplayıp geliyorlardı. Çok mutluydu. ‘Buralar çok güzelmiş teyzeciğim’ diyordu. Yaşının boyu vardı ama kilosu yoktu. Bağlara gitmeye başladılar.
Neriman gelince evimiz bir başka şenlendi. Bazen yüreğimin tıp tıp ettiği de oluyordu, bir gün gelir de anası götürürse? Dördüncü sınıfa kaydettim. Muzaffer’le çok iyi anlaşıyorlardı. Ablası çok yesin, çabucak büyüsün, biraz da şişmanlasın istiyordu.
Köyün bağı bahçesi serbestti. Kimin bahçesi olursa olsun gidip sebze meyve alabiliyorduk. Bağlar yeşillenmiş, yapraklar da sarmalık olmuştu. Rüştü Dayı ile Mustafa Amcagilin bağına gidip yaprak topladık. Sofra bezinin üstüne sıralayıp yarım gün beklettim. Soluşur gibi olunca üçer dörder alıp ikiye katladığımı cam kavanoza bastırdım yavaşça. Kapağını sıkıca kapattığımı ters çevirip koydum. Birkaç gün sonra havasını alıp kapaklarının sıkılığını bir kez daha denetledim, okulun bodrum katında serin bir yerde sıraladım, örttüm üstünü. Kışın sararım.
Köyde meyve bol. Marmelat yapmak istedim. Menemen’e gidenlere yarımşar kiloluk cam kavanozlar ısmarladım düzine düzine. Üzüm, incir, şeftali marmelatı yapıp doldurdum. Bazı evlere de göndermekle kalmadım, öğrenmek isteyenlerle de birlikte yaptım. Okulumun temel öğretisiydi bu, iş içinde eğitim…
Kahvaltıda zeytinle birlikte konulmaya başlandı bile.
Fadimana’dan, Esma Teyze’den “gün balı”nı öğrendim. İyice ermiş üzümü yıkadım. Bir torbaya doldurdum, büyükçe bir leğenin içine koydum. Yıkadım ayağımı da. Ezebildiğim kadar çiğnedim. Torbayı sıktım suyu kalmayana kadar. Büyük bir tencereyi ocağa oturtup üzümün suyunu içine döktüm. On kilo üzüme, bir kilo pekmez (ak, killi) toprağıyla karıştırdım eriyince kadar. Üç beş dakika kaynattım. Ocaktan indirip dinlenmeye bıraktım. Posası dibine çökünce arınmış suyu tepsilere döktüm. Güneşe koydum. Üstünü de tülbentle örtüp kıyılarını mandalladım. Açık olursa, tez olur ya, böyle yapınca çer çöp düşmez, hem de arılar içemezdi. Yoksa bir günde bitiriyorlardı. Üzüm suyu güneşte pişince bal renginde, bal kıvamında oluyor, ‘günbalı’ deniyordu adına.
O yaz, Neriman da oğlum da birden serpildiler. Yanakları allandı ikisinin de… Hani bir dirhem et, bin ayıp örter derler ya, öyle işte! Bazen, bacım gelse de görse kızının keyfini, nasıl mutlanır diyordum.
Muzaffer yüzmeyi öğrendiğine seviniyor, bize göstermek istiyordu. Birgün Gediz’e giderken Ayşe Ablagilin bağından birer salkım kara üzüm kopardık. Yıkadık nehrin yeşilimsi suyunda. Oturduk kıyısına. Yüzüşünü seyredeceğiz. Birden atladı suya. Daldı içine. “Ayy!” diye bağırmamla çıkması bir oldu, ama duymadı beni. Birkaç kez tekrarladı dalışını. Sonra kurbağalama, sırt üstü, kulaçlama yüzdü… yüzdü… alkışladık ablasıyla.

/ DEVAM EDECEK

ÖĞRETMEN BENİSA isimli 3 cilt kitabı temin etmek isterseniz:

HURİYE SARAÇ: 0533 779 06 06 – 0 236 715 47 70

www.huriyesarac.net

HURİYE SARAÇ’IN ÖĞRETMEN BENİSA KİTABI İLGİLİ GÖRÜŞLERİNİZİ AŞAĞIDAKİ LİNKE YAZABİLİRSİNİZ…

http://huriyesarac.net/okur-gorusleri/

22 Eyl 2015 - 17:33 - Eğitim