Leblebici Şükrü…

Gece boyunca, içimden, hayat gibi, hayal, hatıra gibi, adam boyu karlar, bir avuç kırık leblebi, sinemanın hoparlöründe Şükran Ay, ağır aksak akan Kızılırmak, Tolos'tan atılan topun sesi ve bal renkli, askılı kısa pantolonumla çocukluğum, gelip geçti...

”O İYİ İNSANLAR,

O GÜZEL ATLARA

BİNİP ÇEKİP

GİTTİLER.

DEMİRİN

TUNCUNA,

İNSANIN PİÇİNE

KALDIK.”

Yaşar Kemal’in o destansı üslubuyla okuyanı sarıp sarmalayan, bilmediği bir dünyanın içine çeken “Demirciler Çarşısı Cinayeti” adlı romanı bu cümleyle başlar bu cümleyle biter.

Yaşar Kemal’in sözünü ettiği bu insanlar nereye gittiler?

Bu insanlar sadece Çukurova’ya, onun kavruk, çileli dünyasına mı aitti…

Bir zamanlar, yani “insanın piçine” kalmadan önce, Anadolu’nun kaderine terk edilmiş bütün kasaba ve, köylerinde bir ya da birden çok böyle insanlar yaşardı.

Derler ki,” dünya bu güzel insanların yüzü suyu hürmetine dönmektedir.”

Henüz “her mahallede milyoner”in yaratılmadığı, süt tozunun, kuru üzümün ve balıkyağının tadının bilinmediği zamanlardı.

“Muasır medeniyet seviyesinin sadece, yol, fabrika, inşaat demek olmadığı, “adamlığın”, iyiliğin geçer akçe olduğu zamanlardı.

İyi insan olmanın, paylaşımdan, merhametten, hoşgörüden geçtiği zamanlar…

Çocukluğumun geçtiği küçük Anadolu kasabası olan Zara’da, hiç kimsenin, dilinden, dininden, ırkından, mezhebinden dolayı,”öteki” olarak görülmediği, şimdi, geçmiş zaman hikâyeleri diye hatırlanan, o “altın” yıllarda kışın çok kar yağar, alt yapısı olmayan ilçenin sokakları yağmur sularının “pur”dan getirdiği iri taşlarla kapanırdı.

O kadar çok yağmur yağardı ki, sokaklar kurbağ yavrularından geçilmezdi.

“Gökten kurbağ yağdı”derdik.

Tanrının gazabı sanır, korkardık.

Oysa yağmur suları öylesine şiddetli akardı ki, ne bulursa önüne katıp, sürüklerdi.

Kurbağ yavruları da, selin talihsiz kurbanlarıydı.

Dağdan, taşan derelerden gelen kurbağlar…

Şiddetli her yağmurdan sonra mahallenin çocukları, evden aşırdığımız bir stille kapı kapı dolaşır,
“Ya ya yağmur, teknede hamur,
Ver Allâh ver, üç gün üç gece yağmur”
diyerek bulgur ve yağ toplardık.

Allâh’ın sesimizi duyup duymadığına aldırmadan, su deposunun üstündeki betonda pişirdiğimiz pilavı afiyetle yerdik.

* * *

Evimizin az yukarısında, bir ses mesafesinde, Pur’un hemen dibindeydi evleri.

Manifaturacı Süreyya ve Nevzat Başçiftçi’nin dükkanının hemen dibindeki, eski cezaevi sokağının köşesinde de dükkanı.

Hatırladığım, ortadan kısa boyu, kalın ve kısa ensesi, kambur sırtıydı.

Hayır; engelli bir kambur değildi; ama kamburmuş gibi yürürdü.

Şapkasız hiç görmedim.

Halim-selim kendi halinde biriydi leblebici Şükrü…

Çocukluğumuzun ramazanında hemen herkes oruç tutardı.

On bir ay rakı sofrasından kalkmayan kasabalı, ramazan gelince ağzını çalkalar, ta bayrama kadar ağzına tek damla koymazdı.

Gerçekten böyle miydi, yoksa bize böyle anlatıldığı için mi böyle düşünürdük, bilmiyorum.

Şehir kulübü ramazan boyunca, oruçtan bunalmış, rakı-sigara içemeyen insanların renkli şakalarıyla çınlardı.

Kimileri, “sigaradan oruç bozulmaz” diyerek, ağzına tek lokma koymadan, su içmeden sigarasını tüttürür, “oldu mu efendi” diyenlere,” müftüye danıştım, mahzuru yokmuş” diyerek kulübü kahkahaya boğardı.

İnsanlar şakacıydı; hayatı mizahi yönden ele alırlardı.

En olmadık şakalar, en galiz küfürler bile hoş görülürdü; hoşgörü cennetiydi…

Muhazafakâr değildi.

Yobaz hiç değildi…

Kimse kimsenin namazına,orucuna, içkisine karışmazdı.

Çocuklar da oruç tutardı.

Hatta imrendirmek için, toprak damların üstünde mahallenin ablaları tarafından sırtta taşınırdı.

Çocukların orucu,”tekne orucu”ydu; öğlene kadar tutulan oruca, “tekne orucu” denirdi.

İftarlık ise biz çocukların, vazgeçemediğ bir şeydi.

Henüz çikolata icat edilmediğinden, ya da henüz kasabamıza teşrif etmediğinden,iki bisküvi arasına konan sade lokum, çikolata yerine geçerdi.

Bizim eve çıkarken hemen köşedeki bakkal Yaver Emmi bu işin merkeziydi..

Dükkana giren ve parası olan her çocuğun eline tutuştururdu.

Ama bunu bisküviyi kırmadan yemek maharet isterdi.

Ortasındaki lokumu ezmek için,bisküvinin ortasına basmak gerekirdi. Yoksa bisküvi kırılırdı.

Ama daha zengin iftarlık Leblebici Şükrü’nün dükkanındaydı.

Leblebi, çekirdek, kuru üzüm, incir, fındık, fıstık, ceviz ve renk renk şekerler…

Kasabada başka kuru yemişçi yoktu.

Karnede pekiyi alanlar, tekne orucu tutanlar, ödülü hak etmiş her çocuğun dünyasında Leblebici Şükrü’nün dükkanının yeri ayrıydı.

Dükkandan yemiş alanlar paket hazırlanana kadar tezgahın en önünde bulunan kırık leblebiden “otlanmayı” severdi.

Çocuklar harçlıklarını fişek yapılmış ay çekirdeğine ve kırık leblebiye yatırmak için birbirleriyle yarış halindeydiler.

Parası olmayanlar için dükkana girip, Şükrü amcanın sevgi ve şefkatle bakan gözlerine bakmak kafiydi.

Tezgâhın arkasından çıkar, o günkü ruh haline göre, ya bir ya iki eline doldurduğu kırık leblebiyi, iki elinizle ağzına kadar açtığınız cebinize doldururdu.

Leblebinin sıcaklığı, Şükrü amca’ya duyduğunuz minnete karışır, koşar adım Kızılırmak’a çimmeye koşardık.

Çocukluğumun renkli dünyası, bugünün sığ, renksiz, duygusuz, bencil ve kibirli dünyasına hiç benzemezdi.

Ne zaman iyiliğe, şefkate, paylaşıma dair bir şey görsem, okusam o çocuk dünyama giderim.

Fakirdik, az şeyimiz vardı. Oyuncaklarımız cicili-bicili değildi.

Yağmurdan korunmak için şemsiyemiz yoktu ama, yağmurdan ıslanmış saçlarımızı gözleriyle okşayan komşularımız vardı.

O komşulardan biri de Leblebici Şükrü idi…

* * *

Yıllar sonra memleketten uzakta bir mayıs akşamında, Leblebici Şükrü’nün oğlu Ekrem ile bir balıkçı meyhanesinde buluştuğumuzda bunları hatırladım.

Bizde laf, söz bitmez. Hatıralar daha dünmüş gibi yaşanır.

Hayatın getirdiği yük ne kadar ağır olursa olsun, iki candan Zaralı bir araya gelince yük hafifler, aşılmaz dağlar aşılır, gidilmez yollar gidilir…

Bizde de öyle oldu.

Oysa doğru dürüst tanışmıyorduk. Bir isim aşinalığı iki satır yazının, kalplerde ve duygularda bıraktığı iz; hepsi o kadar…

Aynı mahallenin çocukları, hemen hemen aynı yaşta olmanın getirdiği rahatlıkla eskilere gittik.

Çok şey anlattı. Çocukluğunu, kardeşlerini, iş ve aile hayatını, torununu, memleketin halini…

Konuşmanın bir yerinde babasını sordum.

Bakışları önce duvardaki tabloyu, ardından önündeki kadehi, sonra da, bahçeyi dolaştı.

Bana fark ettirmemeye çalışarak bir iç çekti.

Ve nihayet kadehinden bir yudum aldıktan sonra,babasına dair çok şey anlatı.

O anlattıkça unuttuğum bir çok şeyi hatırladım.

Çocukluğuma gittim; çocukluğumun şimdi mazide kalmış ve hatırlamaktan başka elimden bir şey gelmeyen çocukluğuma…

İki anekdot beynime kazındı.

Bu satırları yazmama neden olan bu iki anekdot, içinde yaşadığım bu kötücül dünyayı aydınlatan iki mum oldu; yaşadıkça da söneceğini hiç sanmam.

“Ağabey”dedi Ekrem,

” Hiç unutmuyorum bir kış günüydü. Öyle bir kar yağdı ki, değil işe, okula gitmek dış kapıyı bile açmak mümkün değildi.

Ne yapacağımızı bilemedik. Evde mahsur kaldık.Vakit biraz ilerleyince babam kardeşlerime ve bana dönüp,”oğlum kürek getirin bir yol açalım. Dükkana gitmem lazım dedi.”

“Yahu baba bu havada ne mümkün dışarı çıkmak, yol yok, iz yok, çarşıda insan yok”dedik hep birlikte.

O sözlerimize aldırış etmedi. Eline aldığı kürekle yol açmaya çalıştı.

Biz mecbur yardım ettik,iyi-kötü bir yol açtık.

“İşte yol” dedik, ne yapacağız şimdi?”

“Biriniz gidip dükkanı açsın, her gün yem niyetine leblebi verdiğim kuşlar açlıktan ölür, şimdi hepsi dükkanın önünde beni bekliyordur.

Ekrem burada sustu.

Sanırım, tam da o güne, o kardan yolların kapandığı,dışarı çıkılmadığı güne gitti.Dudaklarında müstehzi bir gülüş vardı.Gözlerinde böyle bir babaya sahip olmanın haklı gururunu gördüm.

“Gittiniz mi?”diye sordum.

“Evet” dedi. “Gitmez olur muyuz.O yaşta kuşların, serçelerin derdine düşmüş babamızın o yüce gönlünü yerde bırakamazdık…”

Artık sözün kifayetsiz kaldığını düşünüyordum ki, devam etti.

“Ağabey gözer’ler neden tezgahın önünde, müşterinin hemen yanıbaşında durur biliyor musun?” dedi.

“Gözer…”

“Hani kırık leblebi koyduğumuz, eleğin iri deliklisi olanı ? ”

“Bilmiyorum” dedim.

“Babam fakir çocuklar, çaktırmadan ‘otlasınlar’ diye en öne koyardı. Otlayanların gözüne de hiç bakmazdı, görmezlikten gelirdi…”

Meyhaneden çıktıktan sonra deniz kenarında çay içtik.

Midilli’nin değil ama, Ayvalık’ın, ışıkları yanıyordu. Gökte ay, denizde dalgaların hışırtısı beni uzaklara, çok uzaklara götürdü.
Aklıma, “Selvi Boylum Al Yazmalım Filminde ki, Türkan Şoray’ın, “Sevgi neydi? Sevgi ,İyilikti, emekti…”diyen repliği geldi.

Sahi hayat neydi?

İnsanlık,iyilik neydi?

Sevgi, hoşgörü neydi…

* * *

Gece boyunca, içimden, hayat gibi, hayal, hatıra gibi, adam boyu karlar, bir avuç kırık leblebi, sinemanın hoparlöründe Şükran Ay, ağır aksak akan Kızılırmak, Tolos’tan atılan topun sesi ve bal renkli, askılı kısa pantolonumla çocukluğum, gelip geçti…

www.haberhurriyeti.com / MİRZA ARABACI

Resim: Fazıl Gökkuş…

22 May 2016 - 18:58 - Gündem



göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Hürriyeti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Hürriyeti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Hürriyeti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Hürriyeti değil haberi geçen ajanstır.

01

Nihat ÖZTÜRK - O güzel yüreğine,aykırı kalemine sağlık Mirza ağbeyim…

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 22 Mayıs 18:58

İZMİR MARKALARI

Şehir Markaları arasındaki yerinizi alın, fırsatı kaçırmayın

+90 (232) 246 82 46
Reklam bilgi


Anket 2019’un en başarılı belediye başkanı sizce hangisiydi?