Arkası Yarın – ÖĞRETMEN BENİSA / 100

Duvarların dibinden gölge gibi geçiyordum. Sivrihisar yolundan tozatarak taksi gelmiyor mu? Onun adamlarıdır yine dedim içimden. Önüme gelen kapıya daldım. Kuruluğun altında bağlı köpeğin havlamasına aldırmadan ahıra zor attım kendimi.

ANIZLI

Anızlı; Ankara şosesinin güneyinde, Sivrihisar’ın batısında, düzlükte oturmuş, yirmi beş haneli küçük bir köy. Hafif bir tümsekten bakınca Sivrihisar ve komşu köyler gözükür. Ekin tarlalarının yeşili uzar gider. Evler birbirinden aralıdır. Bahçelerini kuyu, ahır, ağıl, samanlık, fırın gibi yerleri içine alan geniş avlularını yüksek kol duvarları kucaklar. Hemen hepsi aynı yapı tarzındaki önü hayatlı evleri üçer odadır yan yana. Düz çatılı damların içi dışı ak toprak sıvalıdrı. Pencere ve kapıları küçüktür. Kapıdan girerken başlar eğilir. Her hanenin bir çift öküzü, yirmi otuz koyunu, birkaç ineği vardır. Atı arabası olan zengin sayılır. Köyün biraz dışındaki çeşmeni ayağına dikilmiş otuz kırk kadar söğüdün ince kolları aşağıya toprağı öpecekmiş gibi uzanmış, kavaklar da başını almış göğe doğru gitmiş. Köy birbirine akrabadır. Kavgası dövüşü yoktur. Okulu camisi de… Toprakları şimdilik yetiyor olsa da, çocukları okusun diye Sivrihisar’a ya da yakın bir köye gönderiliyordu.

HEKİM HASAN

Hekim Hasan Dayı ortanın kısa boylusuydu. Sessizdi. Köyde hatırı sayılan, sözü dinlenen biriydi. Durumu da iyi. Dört yüz dönüm tarlası, bir çift atı öküzü, iki ineği, kırk kadar koyunu keçisi, yanı sıra tarım aletlerinin takımı vardı. Hekim Hasan Dayı’nın karısı Nazike Ana 60 yaşlarında, kocasından beş altı yaş büyüktü. O da orta boylu, al al yanaklı, kadife şalvarlı, beli yün kuşaklı bir Osmanlı kadını. Tam on çocuk doğurmuş, ancak iki kızıyla bir oğlu yaşıyordu. Bu nedenle de oğlu daha on beş yaşındayken, sekiz yaş büyük, akıllı, çalışkan bir kızla evlendirmiş. Zira hem çocuk yaşta oğlunu, hem de evinin işini aşını idare edebilen bir gelinleri olsun istemişler. Azize Gelin orta boylu, yosun yeşili gözlü, yanakları misket elması, saçları kıvırcık ve siyahtı. Asker yolu bekliyordu. Geçimleri düzgün, hali vakti yerinde, saygılı sevgili bir ailedir…
Anızlı’da babamızı tek tanıyan, Hekim Hasan Dayıdır. Çünkü babamın ‘ağaççılık’ yaptığı (ormandan kaçak ağaç kesip sattığı) yıllarda, Polatlı’ya, Haymana’ya gidip gelirken Hekim Hasan Dayı’nın konukevinde misafiri olur. Geçtiğimiz yıllarda babam (I. Kitap’ta anlattığım gibi), üvey anamın kışkırtmalarıyla evden kovduğunda ağabeyim yollarda kalmış. 1944 ilkbaharında on altı yaşındayken gurbete düşmüş. Kırlardan, tarlalardan giderken hastalanmış, Hekim Hasan Dayı çıkmış karşısına. “Tanıdık çocuğu” deyip getirmiş evine. Öz oğlu gibi korumuş, kendi yaptığı ot ilaçlarıyla sağlığına kavuşturmuş. Bundan bir yıl sonra da kızı Zeyniş’le evlendirmiş. Kendisinin ve köylünün yardımlarıyla yapmışlar evlerini. Anızlı’nın 22’nci hanesine kayıtlanmış. Onun da evi aynı model ve geniş avlulu. Kuyusu, fırını, kuruluğu, dört kovan arası, bir ineği, on beş kadar, dört beş yaşlarında meyve ağacı vardır.
Zeyniş yenge orta boylu, kırmızı yüzlü, biraz toplu, şirin mi şirin bir kadın. Konuşurken alacak gözlerini içi gülüyor. Evinin hemen her ihtiyacını babası getiriyordu evinden. Köyde tek yabancı, başı şapkasız erkekse ağabeyimdi. Askerden yeni gelmiş, atanmasını bekliyordu.
Anızlı’ya gelişimin dördüncü günü, ikindi vaktiydi. Yengem bir tabak verdi. Akşama pilav pişireceğini, anasıgilden bulgur getirmemi söyledi. Başıboş köpeklerden korka korka gittim. Nazik Ana hayattaki sedire oturmuş tespih çekiyordu. Bana “otur” işareti verdi.
“Oturmayacağım, bulgur almaya geldim…” deyince tespihi elinde dudakları kımıldayarak kalktı. Erzak damından doldurup getirdi. Tabağı verirken:
“Akşam gelin oturalım, kızları özledim!” dedi.
“Söylerim Nazike Ana.”
Yürüdüm. Sokak kapısından çıkıyordum ki, bağrımdan itildim arkama:
“Geri dön! Bir yerlere sokul çabuk!” dedi aceleci sesle. Sonra yaşlı kadına döndü: “Nazike Ana, gıız! Sağlıkçının kardeşini sakla. Bir jip geldi. Götüreceklermiş!”
Oraya yığıldım. Kolumdan tutup kaldırdı, bulgur kabını aldı elimden. “Gel, gel!”
Atamadım ayağımı. Çeke çeke samanlığa götürdü. Kapısının ipini çözdü.
“Gir! Ben gelene kadar çıkma!”
Kapıyı üstümden mandalladı gitti. Kel Ali Amca. Birden her yanımı ateş bastı. Yüreğim gürp gürp atmaya başladı. Burada olduğumu kim söyledi, kim gördü? Şoför Ekrem söylemez! ‘Eyvah ! Rezil olduk!’ diyordum. Ağzımı yüzümü başörtüyle sarıp iyice sokuldum samanın içine. Aramaya gelirlerse sokacağım başımı da. ‘Ah, rezil olduk! Şimdi herkes bilecek geçen yıl satılan öğretmen kızın kim olduğunu!’ Kulağım seste. Samanlığın karanlığı, yılını bulan samanın acımsı, burun direğini sızlatan, nefes kesen o tarifsiz, kekre kokusu sıkıntımı arttırıyordu! Cehenneme de gitsem bulacak! ‘Ağalığına yediremediğin için aratıyor!’
Tavan kirişi, kamışları sarı toza belenmiş samanlıkta bekliyorum. Avluda konuşma sesleri var ama, anlayamıyorum! Bir ayak sesi geliyor! Yürek gümbürtüm hızlandı. Gözümü yumup ayaklarımla tavuk gibi eşinerek çektim kendimi samanın içine. Ayak sesi kapıda durdu, benim de yüreğim durdu duracak! Kapı açılırken ses de geldi:
“Korkma bizim kız! Benim, ağabeyin!”
Sesi alınca çıktım. Üstümün başımın samanını silkeleyip titreyerek sarıldım ona. “Korkma diyorum. Ben olmasam bile bu köyün hepsi senin ağabeyin, anana baban, kardeşlerin…”
Kaynanası soruyor: “Kim gelmiş, neye gelmiş damat? Kızımızı mı götürmeye gelmişler?”
“Kaç gündür aramadık yer koymamışlar. Şu bizim Avukat var ya Eskişehir’de, o söylemiş, bana gelebileceğini. Gelmedi, gelse de vermem dedim. Gittiler. Zeyniş de Kel Ali’yi ne olur ne olmaz deyip buraya salmış.”
Sarıldım ağabeyime sıkı sıkı. Kardeşten öte, baba gibi sıcak şefkatiyle tuttu elimden: “Korkma kardeşim!”
Yürüdük. Hayatın yanına gelince, iğde çekirdeği tespihi çekmesini sürdüren yaşlı kadın:
“Götürme, biz de kalsın damat!”
“Eh öyleyse…” deyip gitti ağabeyim.
İki basamak merdiveni çıkıp oturdum yanına. Mideme taş çakılmış gibiydim. Kollarımı göğsümün üstüne bağladım, başımı sağ yanıma düşürdüm. Ne yapacağım şimdi? Buraya gelmekle hata mı ettim? Savaşımı tek başıma sürdürüyordum, ağabeyimi de karıştırmış oldum. Benim için canını ortaya koyar. Ah ah! Ona bir şey yaparlarsa? Kardeşini vermezsen vururuz!” der ve yaparlar. Düşündükçe birbirinden kötü şeyler geliyordu aklıma… Midem kabardı, başımı duvara dayadım. Sıkıntımı anladı kadın. Tespihini bırakıp aş damına girdi. Az sonra ayran tasıyla geldi.
“Şunu iç tuzlu tuzlu kızım, yüreğini bastırsın!”
Nazik Anagil’de üçüncü günümdü. Ağabeyimlere gitmek istiyor, avlunun çıkış kapısına varınca, “ya yine gelirlerse” diye geri dönüyordum. Bunu anlayan Azize yenge, beni çağındı, götürdü odasına. Halı kilim, el işi yastıklar dayalı döşeliydi. Delikteki katlı şalvardan birini giydirdi. Sandığından da bir yazma çıkarttı. Başıma örtüp iki ucunu çenemin altından aldı, tepemde düğmekleyince şöyle bir baktı:
“Hah şöyle! Evvelinden de bu köylüymüşsün! Kaygısızca git gel Zeynişgil’e şimdi.”
Ummadığım bir ana abla yakınlığı yetim gönlümü ısıttı…
Duvarların dibinden gölge gibi geçiyordum. Sivrihisar yolundan tozatarak taksi gelmiyor mu? Onun adamlarıdır yine dedim içimden. Önüme gelen kapıya daldım. Kuruluğun altında bağlı köpeğin havlamasına aldırmadan ahıra zor attım kendimi. Kapıyı örttüm, dayandım arkasına. Köpek, zincirini koparacak gibi yekiniyor havlarken. Ahırın içinde bir köşede, yuvarlak, renkli cam gibi buzağıların gözleri parladı. Ürktüler, ayaklandılar.
“Hey, ahıra giren, ne arıyorsun orada? Kimsen gel!” dedi evin kadını.
Kapının aralığından ses verdim:
“Benim teyzeciğim. Sağlıkçının kardeşi!”
Pat pat geldi. Kapıyı açınca şaşırdı:
“Ayy! Sen miydin, eve niye girmedin?”
“Ağabeyimgil’e gidiyordum. Köpeklerden korktum! Kapıyı açık görünce buraya sokuldum. Kusura bakma teyzeciğim.”
“Gel içeri girelim.” Çıktık ahırdan. Har har soluyorum.
“Korkmuşsun!” dedi, su verdi tasla: “İç, kendine gel!”
O sırada yengem geldi. Heyecanlı. Kulağına yapıştı kadının, bir şeyler fısıldadı. “Olur olur” diyordu öteki de. Bana döndü: “Görümcem, ben gelene kadar bekle!” deyip gitti.
Kadın, hayatın direğine, sırtımı dayatıp oturttu. Çorap verdi elime: “Örmene bak. Kim gelmiş size, bakıp geleyim.”

NASIL KURTULACAĞIM BUNUN PENÇESİNDEN?

Heyecan ve korkudan ellerim titriyor, şişi tutmakla zorlanıyordum. Biri kaydı yere, söküldü ilmekleri. Yumurtlayan tavuklar gıdaklaşıyor, dutun altında yatan kuzular meleşiyor yerinde bağlı, kulakları kesik kara köpek de başını ön ayaklarının üstüne uzatmış, öfkeli öfkeli bana bakıyor. Kulağım seste, gözüm avlu kapısında. Yüreğimin güpürtüsü alıp veriyor! “Allah’ım! Nasıl kurtulacağım bunun pençesinden?” Güllü Abla’yı hatırladım. Gerçekleri söylermiş meğer.
Korna sesine, taksinin vızıldayıp gidişine “oh!” çektim. Konuşarak geldi komşu kadınla ağabeyim, ama yüzü biraz asıktı. Çorabı direğin dibine koyup kalktım.
“Haydi evimize kardeşim.”
Uzun boylu teyzeye teşekkür etmeyi bile düşünemeden kalkıp yola koyuldum yanı sıra.
Ağabeyimgilin avlu kapısı önünde dört adam karşılıklı durmuş, ayaküstü konuşuyorlardı. Biri beni görünce:
“Aferin, aferin, bize uymuşsun!” dedi cana yakın bir tavırla. Biten sigarasını yere atıp ayağıyla ezdi öbürü:
“Korkma korkma! Vermeyiz seni!”
Bende ezintiler içinde:
“Allah sizlerden razı olsun amcalar!” diyebildim.
Giderlerken seslendiler: “Gene gelirlerse haberiniz olsun Sağlıkçı. Bir iyilik düşünürüz.”
O gün gelenlerden biri, Çifteler Karakolunun Başçavuşu Naci imiş. Cebine inenlerin sıcaklığı soğumadan Ağasının yasasız işlerini yasaya uyduranlardandı. Bu kez de Ağasının sözü üstüne, “On bin lira ve elli dönüm tarla ağabeyime, on sarı lira da yengeme verip karşılığında beni götürmeye” gelmişler, ama “Ağasını kıramadığı için öylesine gelmişler”.
“İsterse tüm servetini bağışlasın, vermem kardeşimi! Git, o parası çok aklı yok ağana böyle söyle!” demiş ağabeyim de.
Ağabeyim, geldiğimden beri işe gidememiş, harçlığımız da kalmamıştı. Bu olayın ertesi günü, sabah sofrasında karısına:
“Zeyniş” dedi, “Kınık’tan (yakın köy) Osman Dayı çağırdı. Ev yaptırıyormuş, duvar örmeye gidecek, üç hastanın da iğnesini yapacağım. Siz de elinizi tez tutup işlerinizi bitirin. Naciyegil’e gidin. Evde durmayın.”
Malayı, şakuli, enjektör kutusu vb. aletleri çantasına koyup gitti. Bulaşıkları kuyunun başına götürdü yengem. Ben de bebeği beşikten aldım, altını değiştirmek için sekiye yatırdım, o anda pencerenin önünden taksi geçti vızzzt! Avlu kapısında durdu. Bebeği yerine koydum. Gizlenecek yer aradım odanın içinde. Sesler gelmeye başladı dışarıdan. Kapının sürgüsünü çekip sırtımı dayadım.
Yengem diretiyor: “Eve giremezsin! Kocam evde yok diyorum sana!”
“Kapıdan pencereden olsun göreyim, altınlarını getirdim, vereyim!”
Ağanın Küçük Kız’ının sesi bu. Yengem, reddediyor:
“Hayır! Hiçbir şey istemeyiz, para pul bize geçmez!!”
Avazı çıktığınca bağırıyor ki komşular duysun, gelsin. Anasının bağrışından korktu, ağlamaya başladı bebek. Afilay, teyzesigile gitmişti. Yengemin sert çıkışı, karşı tarafın aşağıdan alışı sürüyor. Kapının arkasında dişlerim gıcır gıcır. Dışarıya çık! Kartal gibi çullan üstüne! Geçir pençelerini! Saçını başını yolup paramparça et! İçimdeki deli fırtına esip yağmak istiyor… Ancak; her an bir kötülük edebilirler, yalnız ve silahsız gelmemişlerdir! Hararetli konuşmalara erkek sesi de karıştı. Ama uzamadı, taksinin vızıltısı geldiği yola döndü. Bebeği kucaklayıp çıktım. Kapının ağzına adamlar toplanmış, gelenlere küfür yağdırıyorlardı. Bir daha baskına gelirlerse kesin dövecekler! Bu nedenle de herkesin avlı kapısının arkasında iyi bir sopası hazır bulunacak!…
O günden sonra, her akşam bir ailenin misafiri olmaya başladım. Nerdeyse kadınlarına ana, erkeklerine baba diyeceğim. Öyle bir kol kanat gerişleri vardı ki… Her biri ana babalığı yürekten hak ediyordu.
Aradan beş gün geçmişti. Artık köyün ortak sorumluluğuna girmiştim. Akşam ezanı okunurken, misafiri olacağım evden birisi geliyor, beni götürüyor. Hangi aileye gitsem, sanki o evin kızıymışım gibi, görebildiğim işi yapıyordum. O akşam, Şapkalı Amca’nın kızı Neslihan götürdü. Evcek karşılayıp hoş geldin ettiler. Neslihan’ın anası babası da orta boylu, tıknazca, etine dolgunlar, hem de iki kardeş kadar benziyorlardı. Giyile giyile kıyısı yağdalanmış şapkasını pek çıkarmadığından ‘Şapkalı’ derlermiş Neslihan’ın babasına. Köyde lakapsız kimse yokmuş zaten. Kuş Ali, Çoban Üsü, Kertikli Memiş, Havlacı (helvacı) Irza (Rıza)…
Akşam sofrasını topluyorduk. Şapkalı Amca da, ocağın başında oturuyordu. Birden kalktı. Kapının arkasındaki sopayı kapıp koştu ağabeyimgile… Gürp gürp sesler büyüyor! Karısı korkuyla söylendi:
“Amanın gene mi geldiler gııız, ne arsız yüzsüzlermiş? Köpeksiz köy mü sandılar yoğusam? Adamlarımız haklasın da görsünler zırt pırt gelip gitmeyi!” Bana cesaret verirce baktı: “Meraklanma, Şapkalı Amca’n deyneği yatırı yatırıverdi mi, yere serer onları, kalkamazlar bir daha!”
Sergenin orada kalakaldım. ‘Eyvah!’ Anızlıların da dirliğini kaçırdım, keşki Ankara’ya gitseydim!’ diye düşündüm kendi kendime. Ancak, misafiri olduğum evde ağabeyimgilin evi sırt sırta. Bağrış çağrış filan duyulmadı. Biraz sonra geldi Şapkalı Amca, yerine koydu deyneğini. Çok sakindi.
“Bir vızıltı gitti kulağıma da, ondan sopaya sarılmıştım bizim kız! Dışarıda Sağlıkçı seni bekliyor.”
Birinin elinde fener, avlu kapısının önünde iki kişi vardı. Ağabeyimin sesi geldi gülerek:
“Gel gel! Bak kim gelmiş seni götürmeye!”
“Ay ayy! Şoför Ekrem! O beni götürmez!”
Birden sarıldım. Sevincimizden ağlaştık.
“Nasıl geldin? Benden sonra ne dediler, kim üzüldü kim sevindi?”

YAŞATMAYACAK SENİ…

“Ağadan başkası sevindi. O da ağalığına yediremiyor! Sorguya çekti beni. Aklınla bin yaşayasın! Sen çıktığında köyde oluşum çok işe yaradı… Yörükten iki adam getirtti. Yaşatmayacak seni. Kim gelirse gelsin, sakın ha geri dönmeyesin. Çifteler’de babanı gördüm. O da çok kızgın sana. Analığın öyle işlemiş ki! ‘Maaşımı vermediler, giyim kuşam almadılar’ deyip kaçtığını sanıyor. Yeni yaşamında, şanslar dilerim.”
Çok sevinmişti. Mert insan çıkmıştı.
“Ağabeyinle anlattık biraz. Tez gitmeliyim. Evde yatacağım deyip bir gecelik izin aldım.”
Yine sarıldım Şoför Ekrem’e, ona duyduğum yakınlığın nedenini bilemiyordum. Vedalaştık. Arkadaşından aldığı emanet arabaya bindi, gecenin karanlığına karıştı vızıltıyla…
Mayısın ılık bir sabahında, Maksude Gelin, elinde bir tas sütle geldi. Ocaktan yeni indirmiş, buğusu tütüyor.
“Ne yapıyorsunuz emmim kızı? Sütü al, görümceni bana ver!” diyerek girdi içeri. Sekiye oturdu. Beşiğin üstüne eğilmiş, çocuğunu emziriyordu. Afilay yok. Uyanınca fırlıyor sokağa!
“Vereyim vereyim ama, öyle bir tas sütle olmaz!” dedi, gülüştük. Sütü pişirmeden evden eve getirip götürmezlerdi. İnek sütten çıkarmış inancı var.
“Maksude, yengemin amcası gelini. Üç yıllık evliydi, çocuksuzdu. Şen şakrak, iri yapılı, al yanaklıydı. Kalktık, Maksudegil’e gittik. Hayatın kirişine sokulu çapaları omzumuza koyup köyün doğusuna, mezarlığa doğru yürüdük. Mezarlığın yanından geçerken durduk. Ölmüşlerin ruhuna “Fatiha” okuyup elimizi yüzümüze çaldık. Mezarlıktan sonra haşhaş ekili ikinci tarla, bir dönüm var yok. Güneşe verdik arkamızı. Çapalamaya başladık. Tarla taşlı. Çapayı vurdukça geriye sıçratıyor, tıntın öttürüyor. Dinlenmeden, pek de konuşmadan öğleye kadar bitirdik çapalamayı. Ağzı köreldi çapaların.
Haşhaş naziktir. Toprağını, iklimini bulmayınca yetişmez. Biraz büyüyüp sekiz on yaprak olunca, sık yerlerinden yolunur, dürüm yapılır yufkayla, salata yapılır. Kendine özgü kokusu, acımsı tadı vardır. Böyle işlerde çalışırken biraz olsun yaşadıklarımdan sıyrılıyordum. Bu nedenle de koyun sağmaya, bağ bahçe bellemeye, sebze çapalamaya gidiyordum.
Ağabeyimlerin arka komşusu Kâtip amcaların misafiriydim o gün. Temiz, düzenli üç kişilik bir aileydiler. Kâtip Amca, kırkına çengel atmış, uzun boylu, ağırbaşlı, görgülü biri. Karısı Melek Teyze, beyaz tenli, yeşil gözlü, incecik içtenlikliydi. Bir kızları vardı on üç yaşlarında, güzel, gösterişli ama büyümüş sayılmazdı. Dünürcülerin biri geliyor, biri gidiyordu yine de . Akşam eskimişti. Ocağın başına dizildik, çorap örüyorduk. Ayak sesleri, sesli konuşmalar işitilmeye başladı. En ufak bir şeyde barometre gibi birden yükseliveriyordu yüreğim. ‘Ah ah!’ gündüzü bırakıp, gece gelmeye başladılar. Bu kaçıncı oldu? Ne dedim de geldim Allah’ım?’ Dişlerimi, alt dudağıma ezerce bastım. Oturduğum yerden kalktım.
“Teyzeciğim, ağabeyimgile bakıp geleyim.”
“Olur” yaptı başıyla. Peştamalı bürünüp çıktım. Bulutsuz gökteki yıldızlar titreşiyor; hilal ışığı ortalığı az buz aydınlatıyordu. Avlu kapısından çıkınca duvarın dibinde yığılı taşlardan toplayıp elimin kolumun aldığınca aldım. Sesli konuşmalar sürüyor. Duvarın kıyısından sine sine gidip kapının yanında durdum. Boynumu uzatıp baktım. Avlunun içi kalabalık. Kinim ayaklandı iyice. Gelenlerden gördüğüme yapıştıracağım taşı! Ağabeyim, kollarını açmış ikna edici bir sesle:
“Durun amcalar, dayılar durun! Geldikleri gibi gidecekler! Bir daha da gelmeyecekler!” diyor, kalabalığı yatıştırmaya çalışıyordu. İçlerinden birisi:
“Hanemize tecavüz ettiler diye, birisine olsun birkaç indirelim de gösterelim Anızlıların kim olduklarını Türkmenoğlu!”
Sesini yumuşattı ağabeyim: “Değmez Gökgöz Dayım, değmez! Köyün dışına bırakmışlar arabayı. Gelmek istememişler ve lakin para varmış işin ucunda. İtin ayağını taştan mı esirgeyeceksin? Öylesine gelmişler işte. Allah razı olsun hepinizden.”
Bir başkası: “Bizden söylemesi…” deyip yürüdüler evlerine.
Misafir olduğum eve dönerken elimdeki kolumdaki taşları yerine koydum. Bana sahip çıkan Anızlılara büyük bir minnet duyuyordum… /

DEVAM EDECEK

ÖĞRETMEN BENİSA isimli 3 cilt kitabı temin etmek isterseniz:

HURİYE SARAÇ: 0533 779 06 06 – 0 236 715 47 70

26 Haz 2015 - 18:14 - Gündem