Arkası Yarın – ÖĞRETMEN BENİSA / 146

Derslikten çıkarken yazı tahtasının sağ üst köşesindeki günün tarihine ilişti gözüm: 25 / Mart / 1957. Son kez yazışım olabilirdi bu. Okulun avlusunda durup başımı göğe kaldırdım. Yavaş yavaş gökyüzü morluğunu yitiriyordu. Yıldızlar parlamaya başlamıştı.

KELEPÇEYLE SAVCININ KARŞISINA ÇIKIYORUM

Jandarmalar ağır ağır yürüyorlardı. Arkalarından yetiştik. Hafif yokuştan düzlüğe çıkılınca büyük mermerimsi taşın dibine oturup sırtlarını verdiler kayalara, birer ayaklarını uzattılar. Dinleniyorlardı. Yeni boyanmış postallarının karası parlıyordu. Şapkalarını çıkarıp dizlerine geçirdiler. Taşın bir kıyısına iliştim ben de. Askerlerin palaskalarına kilitlenmiş kelepçeleri takıldı gözüme. Kapkara demirin, yuvarlak deliklerinin buz gibi soğuktu görünüşleri. Onbaşı başını sallıyor, hayretini gizleyemiyordu olup bitene. Elindeki çöple yeri eşeliyordu muhtar. Tarlalara, çayır çimene bakıyorlardı susarak.
Onbaşı, gözünü yerden almadan, sessizliği bozdu:
“Muhtar!.. Okula gelmeseydin, kiralık kişiyi de okulda yakalasaydık… Bunun gerçek olmadığını nasıl ispatlardı hocanım?”
Muhtar başını salladı:
“Suçsuz olduğuna kimseyi inandıramazdı. Allah ne büyükmüş onbaşım!”
Bir sigara içiminden sonra kalkıp dizildik keçi yoluna. Issız bir yoldu. Gören geçen olmazdı pek. Adımlarımı sert ve cesaretli atıyordum artık. Ancak, ağa olayı… Kanun manun tanımayan haksızlıklar, umarsızlıklar kollarıma, düşüncelerime kelepçe vurmaya kadar varmıştı sonunda. Bu da yetmiyordu, çilelerin sınavından geçiyordum durmadan.
İncecik keçi yolundan bir sağa bir sola kıvrıla kıvrıla gidiyorduk. Ağaçların, çiçekli, tomurcuklu dalların, titreşen gölgelerinin altından geçiyorduk sık sık. Şehrin evleri görünmeye başlayınca jandarmalar durdu.
Muhtara doğru bakarak:
“Görevimizi yapacağız!” dedi uzun boylu, sağlam yapılı olanı. Belindeki palaskadan çıkardı kelepçeyi.
Artık irkilmedim. Bir rahatlık, bir katlanırlık gelmişti üstüme. Kilidini açarken belli belirsiz bir hüzün dalgası geçti genç yüzünden. Görevini yapacaktı.
Sollarımı göğsüme koyup, sol elimin üstüne kapattım sağ elimi. Başım dik konuştum:
“Takın onbaşım! Sizin kelepçeniz kaderin kelepçesi kadar acı vermez!”
Yüzüme bakmadan:
“Üzgünüm Hocanım!” diyebildi ancak.
“Görev kutsaldır!” diyesiye kekeledim mırıldanarak. Asker suçsuzluğumu biliyordu…
Örgü yeleğini sırtından çıkardı muhtar. Ellerimin üstünden tutuyormuşum gibi koyup gizledi kelepçeyi. Jandarmalara buyurdu:
“Siz önden gidin. Savcılığın kapısında buluşalım.”
Diretmeyip yürüdüler… Suçsuzdum! Yine de yüreğim çırpınıyordu. Öfkem çıkıyordu. Susuyordum.
Minaredeki hoparlör öğle ezanı sesimi çatıların üstünden kaydırıp aşağılara dökerken bizi bekleyen jandarmalarla birlikte girdik savcının odasına.
Makamındaki savcı, genç sayılırdı; tam bir efendi… Ciddi ve çalışkan bir görünümü vardı. Onbaşı hazır ol durumuna geçti, şikâyet dilekçesini önüne koydu savcının.
“Yazıldığı gibi bir vukuata rastlanmamıştır. Bir iftira olduğu kararına vardık. Köyün muhtarı da burada Savcım.”
Jandarmalar çıktı dışarı. Savcı oturttu bizi.
Mübaşiri çağırdı zile basarak.
“Tanık da gelsin.”
Görevlinin sesi gürdü. Dışardan duyuluyordu:
“Hasan Köse!” diye üç kez yineledi. Böyle biri yoktu. Böyle birini de hiç tanımamıştım. Büyük bir sessizlik kapladı ortalığı. Tanığın gelmesini sabırsız bir merakla bekliyor, yakasına yapışmak istiyordum.
İçeri girdi mübaşır.
“Yok Savcım!”
“Peki, dışarıda bekle.”
Çıktı o da.
Savcı, solumda oturan muhtara, “Bildiğinizi anlatın…” deyip kâtibe döndü: “Sen de yaz kızım!”
Kömür gözlü kara, uzun saçları omzuna dökülmüş, etine dolgun, düzgün tavırlı yazı memuru, daktilosunu hazır tuttu.
Muhtarı dinlerken başını sallıyordu… ‘Demek öyle, iyi ki görmüşsün!’ gibisinden. Daktilonun tuşları kalkıp iniyor, şıkı şıkı… Muhtarın tanıklığı bana bir şey sorulmasını gereksiz bırakıyordu. Yazma işi bitince bastı ziline. Görevliye onbaşının gelmesini emretti.
Jandarma girince hazır ol durumuna geçti:
“Emriniz Savcım?”
“Hocanımın kelepçesini çözün!”

ELLERİM YANLARIMA DÜŞTÜ

Yüzü belli belirsiz gülümsedi askerin. Kara, soğuk yüzlü demirden kurtulan ellerim yanlarıma düştü benim değilmişçesine. Büyük bir yük kalkıyordu üstümden.
Savcı avutucu bir bakışla konuştu:
“Geçmiş olsun. Gereğini yaparım. Milli Eğitim Müdürlüğü’ne göndermeyeceğim. Böyle asılsız bir olayın evrakı dosyanıza konulmasın.”
Teşekkür edip çıktık.
Bize bakan insanların arasından geçerken biran önce uzaklaşmayı istiyordum buralardan. Pazaryerinde taşa takıldı ayağım. Tökezledim. Atik bir hareketle kolumdan tuttu, kaldırdı muhtar. Çarşı camisini önünden İstanbul – Eskişehir şosesini geçtik. Köşedeki bakkaldan bir paket Yenice sigara, yarım kilo bisküvi aldı. Gecekondu tarzı evlerin arasından köyün yolunu tuttuk. Güneşin ışığı eğilmiş, tam karşımızdan gözümüze vuruyordu. Rahatlamıştım. Ah ah! Bugüne kadar avuçlarımın içinden su gibi akıp giden yaşamımın yerleri boş kalmıyordu. Gidenler anılarla yaşıyor, yenileri ise yaşamıma giriyordu. Kimbilir daha neler görecektim…
Muhtar: Telaşeden açlığımızı da unuttuk!” dedi. Kesekâğıdından çıkardığı bisküvileri uzattı, kendi de aldı.
Yerden de, bulduğu çözümü söyledi.
“Jandarmalar, babanın hastalığını bildirmek için geldi. Bu mesele böyle bilinsin, böylece de kapansın.”
“Sağol muhtar!”
Arkamızdan ayak sesi duyulmaya başladı. Hayvan yürüyüşüydü tez tez. Dönüp baktı muhtar. Eşeğin nalları taşa vurdukça ses çıkarıyordu şık şık! Ulaştı bize. İkinci sınıftaki Murat’ın babası. Yanımıza gelince indi. Selamlaştık. “Diiihhh!” dedi, yularını attı boynuna. Önümüzden gidiyordu hayvan. Semerinin iki yanına keleplenip bağlanmış, odun urganı sallanıyordu. Hastaneye odun yıkmaktan dönüyormuş.
Muhtar ağzını tez tuttu:
“Hocanımın babası Eskişehir hastanesindeymiş. Telefonla konuşmaya gittik…” O yıllarda karakol, postane gibi yerlerden davetiyeli konuşulurdu…
“Geçmiş ola öğretmen.”
“Sağol amca.”
Sigara tuttu muhtar. Durup yaktılar. Odundan, eşekten konuşurlarken girdik köye.
“Bana eyvallah Muhtar!” deyip evinin yoluna döndü eşekli.
Biz de yakınlaşmıştık evlerimize.
“İyi günler hocanım. Allah çocuğunun yüzüne baktı, yoksa…”
“Teşekkür ederim Muhtar Bey!” diyebildim.
Fatmalı halagil dış kapıda karşıladılar beni. Meraklanmışlardı. Dayı:
“Geeel gelin, gel!” diye seslendi, çıktık yukarıya. “Otur da anlat hele! Neye gelmiş jandarmalar?”
“….!”
Ağzımı açacak halde değildim. Çöktüm köşeye. Halanın kucağındaki çocuğumu alıp bastım bağrıma. Soktum burnumu saçına. Kokladım… kokladım. Sardım küçücük vücudunu. Yanan bağrımın ateşini söndürecekmiş gibi dökülüyordu yaşlar gözlerimden.
“Hele bir anlat gelin! Neye götürdüler şeere seni?”
Merakları büsbütün yoğunlaştı. Söylemesem olmayacak. Sakına sıkıla o karabasanı, yaşananı dinlerlerken karı koca ağladılar gözlerini sile sile. Söylenip durdular:
“Bir de lojmanda kalacaktın ay gelin? Allah razı olsun muhtardan. Sana leke sürmeye gelenler de bir dilim ekmeğin arkasında sürünsünler…”
Suskunlaştık.
Bir zaman sonra Sadife bezi getirip serdi ortaya. Koydu sofrayı da üstüne. Sütlü bulgur çorbası pişirmişler. Birkaç kaşık alabildim.

25 MART 1957…

Yemekten sonra sokak kandilini yaktım. Sadife’yi de yanıma alıp yürüdüm okula. Avlu kapılarının önünden geçerken bir köpek havladı. Ona yanıt verdi öbürü. Dersliğe girdik. Masama oturunca jandarmayı yeniden görecek gibi oldum kapıda. Ürperip kalktım. Ne kadar suçsuz da olsam, masamda değil, cezaevinde olabilirdim şimdi. Kiralık adamla suçüstü yaptırmaya kalkışmak bir yana, ağa olayını anlatsalar bile yine suçlu düşerdim bu topluma göre! Mesleğimden atılır, bir daha da dönemezdim…
Düşünmek bile yıldırım çarpması bir akım dolaştırdı bedenimde. Derslikten çıkarken yazı tahtasının sağ üst köşesindeki günün tarihine ilişti gözüm: 25 / Mart / 1957. Son kez yazışım olabilirdi bu. Okulun avlusunda durup başımı göğe kaldırdım. Yavaş yavaş gökyüzü morluğunu yitiriyordu. Yıldızlar parlamaya başlamıştı. Ben buradaydım, yaşam sürüyordu kendi doğal akışında. Bir guguk kuşunun sesi uzadı karanlıkta.
Evin havasını değiştirmek isteyen hala çatıya çıktı. Elma, ayva, ceviz doldurmuş önlüğüne, geldi. Ayvayı gömdü küle. Dayı cevizi kırdı. Elmaları soydu Sadife de. Yerken, dört ay sonra buzağılayacak. Sarıkız’dan, ardı sıra sıpası olacak Gökkız’dan konuşuldu. Küçüğüm uyuklayınca odamıza gidip sokulduk yatağımıza. Saçını başın okşar öperken uyudu. Tez büyüsün, gücüm güvencim olsun istiyordum…
Ogüne kadar yaşadığım ürkütücü, yıkıcı olaylara bir halka daha eklenmişti… Bense pembe bir çiçek gibi açmış dünyayı düşünmek istiyordum… Hangisiydi, bir Rus yazarından okumuştum, şöyle diyordu: “Saflık benim kamburumdur, onu ancak mezar düzeltir!” Anasızlık ve kimsesizlik de benim kamburumdu, onu belli ki ancak mezar düzeltecekti…
O akşamın sabahında erken çıktım evden. Başıboş köpekler saldırabilir diye usul usul geldim okula. Sobayı tutuşturdum. Bir ağız yanarsa sınıfın havası kırılırdı. Avluya indim. Bakındım çevreye. Güneşin dağların üstünden doğuşunu çoktandır görmemiştim. Çoktandır dinlememiştim tarlakuşlarının ötüşünü. Bir kuş havalandı, gittikçe aydınlanan gökte yükseldi. Yukarda boz bir yumak olup asılı kaldı öylece.
Avluyu bir baştan öbür başa kadar gidip geldim, ellerimi kaldırdım yukarıya, avuçlarımı açtım. Şükürler diledim. İşte yine okulumdayım! Derken gelmeye başladı benim de kuşlarım. Yanıma yönüme sokuldular.
“Babanı gördün mü öğretmeniiimm?”
“Çok mu hasta baban öğretmeniiim?”
“Geçmiş ola öğretmeniiim!”
Başımla teşekkür ettim. Okşadım yüzlerini, saçlarını, onlar benim yavrularımdı. Çekilenleri çekmeyeceklerdi. Yaşam onlar için daha da sürdürülmeye değer olacaktı. Güzelleşecekti. Dersliğe girmelerini söyledim, sessizce çıktılar basamakları.
Ne yazık ki, kelepçe olayı beni derinden sarsmıştı. Artık Seliz’den ayrılmayı iyice düşünecek, kararımı verecektim. Ondan önce yapmam gereken bir şey kalmıştı: Boşanmak!

/ DEVAM EDECEK

ÖĞRETMEN BENİSA isimli 3 cilt kitabı temin etmek isterseniz:

HURİYE SARAÇ: 0533 779 06 06 – 0 236 715 47 70

www.huriyesarac.net

25 Ağu 2015 - 18:45 - Eğitim


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Hürriyeti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Hürriyeti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Hürriyeti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Hürriyeti değil haberi geçen ajanstır.



İZMİR MARKALARI

Şehir Markaları arasındaki yerinizi alın, fırsatı kaçırmayın

+90 (232) 246 82 46
Reklam bilgi


Anket 2019’un en başarılı belediye başkanı sizce hangisiydi?