Arkası Yarın – ÖĞRETMEN BENİSA / 124

“Okulumuzda öğretmen açığı var. Ek ders vermek ister misin, hoc’anım?” deyince bir tuhaf oldum. “Hoc’anım!” bu kutsal adı uzun zamandır yakıştıramaz olmuştum kendime. Yutkundum. Sevinemedim. Eskişehir’deki iş arayışımı hatırladım.

VEKİL ÖĞRETMEN

İnönü denince, İsmet Paşa ve İnönü savaşlarının yanı sıra Planör Uçuşu Kampı geliyordu akla. Bu Sivil Havacılık Okulu’nda hava akımıyla uçan, motorsuz uçakların kullanılması öğretiliyordu. Okulların tatile girdiği aylarda lise, üniversite öğrencileri de katılıyordu bu kampa. Kamp, bucağın batısında, üç km uzaklıktaydı. Genişçe bir düzlükte yan yana sıralı, uzunca, tek katlı dört hangarı, yatakhane, yemekhane, dershane ve yüzme havuzunu içine alıyordu. Kamp yapılarının çevresi kavaklar, söğütlerle çevrili, bahar gelince, hafta sonları mesire yeri olurdu. Eskişehir ve Bozüyük çevresinden gelen ziyaretçilerle dolup taşardı. Kurs öğrencilerinin uçuşları izlenirdi.
Ağabeyimle karısı Planör Uçuşu Kampı’na gitmişlerdi. Öğle vaktiydi. Çocuklar avluda oynaşıyordu. Sırtımı duvara dayadım, dantel örüyor, hem de onları izliyorum. Kızlar koşuyor, biri diğerini yakalayınca gülüşüyorlar. Oğlum yürüyemediği için duvara tutunup kalkıyor, elleri duvara yapışık yürümeye çabalıyor, düşüyordu. Yine düştü. Başladı ağlamaya. Danteli bırakıp koştum. Kaldırdım. Sildim gözlerini. Tuttum elinden. Yürüterek kızların yanına giderken, sokak kapısı vuruldu. Afilay’a:
“Birlikte oynaşın…” diye seslendim.
Vardım kapıya: “Kim o?”
“Benim teyze! Ortaokul müdürünün oğlu.”
İncecik bir ses. Açtım. Yedi yaşlarında. Üst çenesinin öndeki iki dişi iri, alt dudağının üstüne düşmüş.
“Seni, annemle babam çağırıyor!”
“Peki, az bekle!”
Geri döndüm. Afilay’a:
“Ben gelene kadar göz kulak ol kardeşlerine, dantel kutusunu da dolaba koy!” dedim.
Zayıfça, kara kaşlı, kara gözlü çocuğun tuttum elinden. Giderken, neden çağırdıklarını merak ediyordum. Hızlı yürüdüğümden; bana yetişmek için iki üç adımda bir koşar gibi yapıyordu çocuk.
Çarşıda, bir bakkal, dükkânının üst kadında, İnönü’nün en güzel evlerinden birinde oturuyorlardı. Yeni yapı, gösterişli binanın, yeşil boyalı kapısından girdik.
Buyur eden hanımın arkasından çıktık yukarıya. Dar koridordan misafir odasına geçtik. Hoş geliş ettik. Yeşil kadife koltuklara oturduk. Müdür, dosyayla kalemi sehpadan aldı. Bana:
“Okulumuzda öğretmen açığı var. Ek ders vermek ister misin, hoc’anım?” deyince bir tuhaf oldum. “Hoc’anım!” bu kutsal adı uzun zamandır yakıştıramaz olmuştum kendime. Yutkundum. Sevinemedim. Eskişehir’deki iş arayışımı hatırladım.
“Çok teşekkür ederim efendim.”
“İş Bilgisi’yle Müzik nasıl?”
“İyi efendim.”
Dosyanın kapağını kaldırdı. Ders çizelgesine baktı.
İşaretledi: “Haftada yirmi dört saat oluyor. Saat ücreti iki buçuk lira.”
Bir belirsizlik geldi geçti içimden. İlkokulu bulamazken, ortaokul öğretmenliği mi yapacağım? Çayları getirdi Zişan Hanım. Koydu masaya. Oturdu yanıma.
Müdür:
“Bilecik Milli Eğitim Müdürü’ne telefonla soracağım. Salı günü gel okula…” deyişini kulağım duyamıyor, yüreğim inanamıyordu!”
Hanımın ısrarıyla şekerini atıp bir yudum aldım. Hemen dört yılı doluyordu okulum ve öğrencilerimden ayrılığımın… ‘Burada da bir engel çıkarsa?..’ büyülenmiş gibiyim. Bir rüyaydı sanki. Bir şeyler sormak, söylemekten çekiniyor, teşekkür edip ayrılırken düşte gibiydim…
Planör kampından, akşama yakın geldi ağabeyimgil. Müdürün önerisini söylemek gelmedi içimde. Bütün özlemlerimi yüreğime gömmüş, unutmaya bırakmış, körlenmiştim. Acıkan karnımı doyurmak, açılan yerimizi kapatmak için çabalıyordum sadece. Tek can veren ışığım oğlumdu…
Geceyi karmakarışık duygular denizinde bitirdim. Sabah da ağabeyimin işine gitmesini bekledim. Durumu yengeme anlattım, yüz hatlarında hiçbir değişiklik olmadı, umutsuzdu.
“Bilmem ki…” dedi. Yemek pişirmek için mutfağa girdi.
O sabah kalktım. Giyile giyile rengi bozaran mavi çizgili, basma elbisemin yırtığını, söküğünü elden geçirip giydim. Kaç yıldır berber makası değmeyen saçlarımı tarayıp arkama topladım. Küçüğümü kucağıma alıp indim aşağıya. Kızların arasına yatırdım.
“Ortaokula gidiyorum yenge.”
“Müdür söylemiş ağabeyine ya, gitmesen…” dedi kuşkulu.
Ne demek istediğini anladımsa da, “Belki olur!” dedim.
İçimde birden parlayan, birden sönen umut ışığıyla çıktım evden. İsmet Paşa’nın İnönü Savaşlarını yönettiği meydanlığa yapılan ortaokula gelirken umut ışığı, her adımda yandı söndü, giderek tükendi. Giriş kapısının karşısındaydı Müdür odası. Tıklattım kapıyı.
“Gelin!” sesiyle girdim.
Makamında oturuyordu. Kalktı: “Hoş geldin Hoc’anım.”
“Hoş bulduk efendim.”
“Oturun.”
Karşısındaki sandalyeyi gösterdi. Bir şeyler söylesin; ‘Dilekçeni yaz! Görevine başlıyorsun…’ desin istiyorum. Sevindirici bir iz yok yüzünde. Önündeki ders çizelgesine bakıyor, kalemi de parmağının arasında sola doğru döndürüyordu.
Uzun bir sessizlikten sonra: “Devlete olan mecburi hizmeti bitirmeden meslekten ayrıldığım için engel çıkabilir efendim!”
Başını kaldırdı: “Milli Eğitim Müdürü’yle dün iki kez telefonla görüştüm ama… dediğin gibi görev veremiyor.”
“… …”
“Biraz çalışmak ister misin? Bir iki ay filan?”
Kafamı toparladım. Durumuma üzüldüğünden, bunu yardım olarak vereceğini anlamıştım. “İlginize teşekkür ederim efendim. Ağabeyimle görüşeyim…” Teşekkür edip çıktım.
Vekil öğretmenlik de verilmeyince üzgün yürüdüm eve. Mesleğime dönmeden kimseyle konuşmaya hakkım yoktu benim. Cezalıydım, damgalıydım.

BADEM SALATASI

Sonbaharın habercisi sararan yapraklar dallarının altına düşmeye, havalar da serinlemeye başlamıştı. Pazar alışverişinden gelen yengem filesini mutfakta boşaltırken:
“Kayınpederini gördüm…” dedi.
Patatesi soğanı sepete koydu. Eli filedeki elmalarda. Sözünü sürdürdü: “Yeni takım elbise giymiş, üstü başı gıcır gıcırdı gene.”
Sebzeleri tel dolaba yerleştirince pamuk iplik fileyi çivisine taktı. Yanı başındayım.
“Hani balık aldığımız yer var ya; salatalık satıyor orada. Salatayı ondan aldım, ama tanımadı beni.”
Kayınpederimin Bozüyük’te oturduğunu söylememiştim. Sol kolumdan tuttu.
“oğlunu kucağına al, git yanına. Ne diyecek bakalım?”
“Gidemem. Balık alışımızı unuttun mu?”
Kolumu sarstı: “Git git! Torununu görünce gönlü yumuşar, hatırınızı sorar, sen de söylersin.Yardım eder belki!”
Az da olsa tanımıştım kayınpederimi. Gitmek istemediğimi anlayınca, yine sarstı kolumu.
“Baban sayılır. Kaynanan öz mü de gönül koyuyorsun?”
İç odaya girdi. Kızlarla oynayan çocuğumu getirip kucağıma vererek: “Oğlumu dedesine götür. Yürü!” diyerek iteledi…
Bucağın pazarı erken yayılır, öğle ezanıyla da toplanmaya başlardı. Caminin avlusundaki yaşlı çınarın kalın gövdesine dayamıştı büyük salatalık küfelerini bu kez de. Birini bitirmiş, diğerini de yeni açmış.
İki müşterisine: “İki kilo sana, üç kilo da sana!” deyip el terazisiyle tartarak verdi. Kara örtülü kadınlar gidince alıcı gibi sokuldum: “Hayırlı işler, baba!”
Sesimi duyunca başını kaldırıp bakışından, bizi görmekten hiç hoşlanmadığı anlaşılıyordu.
“Hoş bulduk!”
Torununun elini tuttu: “Çırpı gibisin, bakmıyorlar mı sana?”
Soğuktu sesi… Eğildi, bir salatalık aldı küfeden. Eline verdi. Bir salatalık da bana uzattı: “Bunu da sen ye gelin.”
“Zahmet etmeyin baba. Birisi ikimize de yeter!” dedim.
Utanç ve öfke içindeydim. Ne kadar duyarsız ve insanlıksız bir adamdı. Böyleleri nasıl din adamı olur da Tanrının sevgisini anlatabilirlerdi…
Salatalığı ısıra kopara yemeye başladı küçüğüm. Almadığımı küfeye atarken başını çevirdi.
“Oğlanı üşütme!” deyişini, dedesinin bu tavrını iyi ki anlayabilecek yaşta değildi torunu.
“Allahaısmarladık baba!” dediğimi duymazlıktan geldi.
Oğlum üşümüş, mosmor elleriyle sıkı sıkı tutuyordu, sarı benekli, Bozüyük’ün ünlü adem salatasını…
Çocuğumun oluşu, elimi kolumu bağlıyor, çaresizliğimi katlıyordu. İş! İş… diye döneniyor, Tanrıya yalvarmaktan başka bir şey yapamıyordum.
Anasının hasta haberi gelince Sivrihisar’a gitti yengem. O gün evi dip köşe temizledim. Çocukları yıkadım. Akşam yemeğini yedirdikten sonra, yanıma oturttum. Masal anlatırken uyuyakaldılar. Yatağı serdim. Dördünü de yan yana yatırdım. Bu arada geldi ağabeyim. Ev makarnası pişirmiştim. Tepsiye hazırlayıp önüne koydum.
Yemekten sonra çayını verirken: “Bacım; dirliğimize katlan bakalım. Allah’ın güneşli günleri de vardır. Yengenle yeğenlerinin de kusurlarına kalma. Gerçi sana, ne söylense dokunur, çanını acıtır ya; elden gelen bir şeyimiz yok!.. dedi ılık bir sesle.
Onun bize olan sevgisini, bizim için üzüntüsünün derinliğini daha iyi anlıyordum…
Yengem gideli haftasını geçmişti. Biz olduğumuz için küs mü gitti babası evine diye endişelenmeye başladım. Bir bahaneyle sordum ağabeyime. “Biraz da kuru yiyecek tarhana, bulgur… getirmek için gittiğini söyleyince rahatladım. Her şeyleri yeri ve düzenince yapıyordum.
Hava güneşli ve ılıktı. Çocuklar avluda oynaşıyor. Komşumuz, Pancar Fen Memurunun hanımı, avlu duvarından başının gösterdi:
“Müsaitsen, öğleden sonra sana gelmek istiyorum.”
“Buyurun buyurun! Çok memnun olurum.”
Diğer Hanımlar gibi pasta börek yapamam ya; olanlardan ikram ederdim. Evin içini gözden geçirdim. Çaydanlığı, ispirto ocağına koydum. Geldi Lale Hanım da. Hoş geldinleştik. Sarılıp öpüştükten sonra, oturdu sedire. Tatlı, sevimli bir gülümseme ile gazeteye sarılı paketi verirken:
“Sana getirdim. Kabul eder misin?”
“Zahmet etmişsiniz. Teşekkür ederim.”
Utandım. Açamadım paketi. Sürdüm rafa. Şundan bundan konuştuk biraz. Çayı getirdim. Yanında ikram edecek bir şey olmadığını anladı herhalde:
“Bir şeyler getirme, sade çay içeceğim, kilo alıyorum…”
İkinci bardağı doldurdum. Akşam yemeğimizi yapmıştım.
Bir tabağa on kadar lahana sarması, bez peçete, çatalı tepsiye koydum Lale Hanım’a sunarken:
“İkramımı nasıl bulacaksınız bakalım?”
Sıcaktı, buğulanıyordu. Bir iki tane aldı.
“Ay! Ne değişik sarma bu?”
“Sivrihisar’ın ünlü kelem (lahana) sarması.”
“Nasıl yaptın, söyler misin?”
“Elbette. İnce bulgura kıyma, soğan, sarımsak, salça, karabiber, kimyon, nane, maydanoz katıp yoğurursunuz. Neyi ne kadar koyacağınızı kendiniz ayarlarsınız. Lahananın yaprağını haşlayıp, parmak genişliğinde uzunlamasına kesersiniz. Hazırladığınız ‘iç’ten ceviz kadar koyar, muska gibi katlayıp sıralarsınız tavaya. Suyunu koyduktan sonra da salçayı tereyağla kavurur, dökersiniz üstüne. Toprak tavada pişerse lezzetli olur!”
Beni dinlerken tabaktakini bitirdi. Biraz daha koydum.
“Bundan sonra, ben de böyle sarayım.”
Çocukların sesi geliyordu avludan. Biraz da onlardan konuştuk. Kalktı. Sokak kapısından çıkarken durdu:
“Ayy unutuyordum. Nazmiye, Ülker, Melahat, Zişan Hanımlar da gelmek istiyor.”
“Buyurun. Çok memnun olurum.”
“Ne zaman gelelim?”
“İstediğiniz gün.”
Perşembe öğleden sonra olur mu?”
“Beklerim.”
Giderken, hoş bir koku bıraktı arkasında Lale Hanım.
Paketi açtım. Birisi bordo, diğeri yeşil yünlü iki elbise ve iki çift de ten rengi çorap. Giyilmiş ama olsun. Sevindim. /

DEVAM EDECEK

ÖĞRETMEN BENİSA isimli 3 cilt kitabı temin etmek isterseniz:

HURİYE SARAÇ: 0533 779 06 06 – 0 236 715 47 70

www.huriyesarac.net

29 Temmuz 2015 - Gündem


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Hürriyeti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Hürriyeti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


İZMİR MARKALARI

Şehir Markaları arasındaki yerinizi alın, fırsatı kaçırmayın

+90 (232) 246 82 46
Reklam bilgi


Anket 2019 yılının en iyi dizisi sizce hangisiydi?